Türkiye’de 2000’lerden itibaren mevcut yapının çözülmeye başladığı ortada. Bu tarihten itibaren yaşananların değişim mi, reform mu, yoksa restorasyon mu olduğu tartışıladursun bir dönemin kurumsal yapısının çözüldüğü gerçeği karşımızda duruyor.
Bu anlamda Türkiye demokrasisi asker ve bürokrat elite dayanan Kemalist vesayetten kendisini kurtardı. Yalnız bu vesayet yerini evrensel demokrasi ölçüleri yerine AKP demokrasisine bırakıyor. Türkiye demokrasisi kurumsallaşarak kendini var etmek yerine devlet içinde kendi sistemini kurgulayarak kendi rejimini kurumsallaştıran başka bir gücün eline geçiyor.
Kemalist elitlerin kendine özgü demokrasi biçimi şimdi AKP’li muhafazakârların kendine özgü demokrasilerine doğru evriliyor. Bu geçiş aşamasında samimi olarak özgürlük alanlarının genişletilmesine yönelik sivil toplum hareketlerinin çabaları da artıyor.
Kendini sistemin mağduru olarak algılayan, ötekileştirildiğini düşünen, yaşam biçiminin tehdit altında olduğunu var sayanların sesi artık daha gür çıkabiliyor.
AKP ise bu gücü demokrasi için evrensel standartlara dönüştüreceğine kendi gücünü pekiştirmenin aracı kılıyor.
Yaşanan dönüşüm siyasal alanda değil ekonomik alanda da gözlemleniyor. Bir tarafta asgari ücretli bir işte çalışmak için çabalayan insanlar diğer tarafta ise mantar gibi türeyen yeni burjuvalarımızın lüks yaşamını sergileyen son model jeepler, villalar…
Şimdi bu iki gelişmeden yani daha fazla özgürlük ve eşitsiz ekonomik etkenlerden sosyal demokrat hareketin kitlesel destek alacağı uygun koşulların bulunduğunu çıkarabiliriz.
Çünkü dünyanın her tarafında sosyal demokrasi değişim talebinin ve toplumsal kaynakların eşitsiz bölüşümün ortaya çıkardığı sonuçlardan hareket ederek güç kazanır. Ki sosyal demokrasinin temel ilkeleri olan fırsat eşitliği, gelir adaleti, çalışma hakkı, eşit işe eşit ücret, insanca çalışma koşulları, özgürlük, adalet, dayanışma gibi değerlere toplumun şu anda olan ihtiyacı hissediliyor.
Yani siyasal olarak temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi ekonomik olarak da eşit bölüşümün toplumsal tabana yayılmasını sağlayacak bir sosyal demokrat hareket için Türkiye koşulları uygun.
Ama buna rağmen sosyal demokrasinin merkezi olarak değerlendirilen CHP, kendini Anayasa Mahkemesi’nin kapısından, Silivri duruşmalarından kurtaramadığından sosyal demokrat hareket yerinde sayıyor.
Şimdi kendini karanlık dönemin faillerinin kurtarılmasına adayarak siyaset yapmaya çalışan sosyal demokrat CHP, bir zamanlar asgari ücretin getirilmesi, iş yasasının değiştirilmesi, ücretli yıllık iznin uygulanması, memurlara sendika hakkı tanınması gibi geniş kesimlerin desteğini alacak önerilerle evrensel sosyal demokrasinin ilkelerine uygun girişimlerde bulunmuştu.
Ama tüm bunlar CHP’nin Mehmet Ali Aybar’ın liderliğini yaptığı Türkiye İşçi Partisine karşı kendini “Ortanın Solu”nda konumlandırmasıyla sekteye uğradı.
“Ortanın Solu” aynı zamanda sosyal demokrat hareketin Ecevit’in “demokratik soluna”, oradan SODEP’e, SHP’ye kadar uzanan umutsuz iktidar mücadelesinin başarısızlığa uğramasının temel nedenini de ortaya koyar.
Çünkü Türkiye sosyal demokrasi hareketi “Ortanın Solu” kavramıyla sosyal demokrasinin esin kaynağı olan Marksizm’in Türkiye’de güçlenmesini engellemek istedi. TİP’in radikalizmi bu kavramla törpülenmeye çalışıldı. Bu durum Türkiye’de sosyal demokrat hareketin çelişkisini de gösterir.
Dünyada Marksizm’in güçlenmesi sonucu iktidara ulaşmanın farklı yolu olarak gelişen sosyal demokrasi bizde Marksizm’i zayıflatmanın yöntemi olarak doğdu.
Bunun yanında sosyal demokrat hareket Türkiye’yi geleceğin yeni değerlerine taşıyacak liderlerden hep yoksun kaldı. Toplumsal duyarlılıkları gözeten politikalardan kaçındı.
Statükoyu aşarak yeniden yapılanmayı gerçekleştirecek dinamikleri oluşturamadı. Kentlerin varoşlarına yığılan nüfusu etkileyecek politikalar üretemedi.
Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunun tarımla uğraştığı dönemlerde kentlerde sınırlı kaldı. Kentleşmenin yoğun yaşandığı yıllarda ise sadece kıyı kentlerden oy alabildi.
Özellikle 1990’lı yıllarda etkisi hissedilen küresel ekonomik bütünleşmeye Türkiye özelinde küresel emek hareketini bir türlü katamadı. Hareketin gücünü simgeleyecek küresel ve yerel örgütlenme biçimlerinde özne olmayı başaramadı.
Son yıllarda sağ partilerin popülist kaygılarla sosyal demokratik değerlere sahip çıkması ise sadece teorik değil bireysel kopuşları da getirdi. En sosyal demokratlar önce nihilizme sarıldı sonra sağ politikalara eklemlendiler bu yetmediğinde ise siyasal geçmişlerine yönelik pişmanlık yazıları döktürüldü.
Tabi bu arada kimi merkez medyada yazar kimi büyük işletmelerde CEO kimi de bir zamanlar işçilere ait kılacağı fabrikaların acımasız sahibi oldu. Geriye şairin dediği gibi geçmişe dönük ”hoş bir seda kaldı.”