Soraya'yı Taşlamak: "İlk Taşı Günahsız Olanınız Atsın"

Film eleştirisi üzerine yazı yazarken, insanın kendisini ölümün kıyısında ölesiye bir arayış ve çırpınışın içinde bulması ölümden beter bir trajediye işaret eder. Böyle bir durumda yazılanlar film eleştirisinin ötesinde bir anlam taşır. Çünkü dile gelmez olaylar, travmaya dönüşen acılar ve bu acıları besleyen acımasızlıklarla iç içe geçmiş hayatlara dokunur kimi hikayeler.

İranlı yazar Freidoune Sahebjam'ın 1994 yılında yazdığı, İran asıllı yönetmen Cyrus Nowrasteh'in senaryosunu yazıp yönettiği, kocasının attığı iftira nedeniyle 1986 yılında taşlanarak öldürülen İranlı Soraya'nın öyküsünü konu alan "Soraya'yı Taşlamak", filminden bahsediyorum.

Filme konu olan hikaye, her ne kadar kusursuz bir iyilik ve mutlak kötülük sarmalında ilerlese de "olumsuz" manada eleştiri yöneltmek çok güç. Öyle ki hikayeyi okurken küçülüyor insan, un ufak oluyor. Bu bakımdan Soraya'yı Taşlamak filminden bir biçimde kendimize de sorumluluk atfederek ders çıkarmak acı çekenlerin anısına hürmetin gereğidir diye düşünüyorum.

13 yaşındaki Soraya, küçük suçlardan sabıkalı 20 yaşındaki Ghorban Ali ile evlendirilir. 23 yıl süren evliliğinde yedi çocuğu olur. Kocasının dayaklarından dolayı iki bebeği de ölü doğar.

Komşu kasabada gardiyan olarak çalışan Ghorban Ali, orada 14 yaşındaki bir kıza göz koyar. Soraya'yı boşamak ister ve nafaka vermemek için onu sadakatsizlikle suçlar.

Bu sadakatsizliği kanıtlamak için Ghorban Ali'nin uğraşları tüyler ürpertici. Bu noktada ünlü Rus yazar Fyodor Dostoyevski'ye sözü devredeceğim: "Erkek için kötü davranışlarda bulunmak namus ve şerefe zarar getirmez. Tam aksine erkeklere bir çeşit üstünlük verir." Bu sözü inanç gibi benimseyen toplumlar var. Özellikle Müslüman doğu toplumları inanç tahkimli bu suç örgütü mantığına sıkı sıkıya bağlılar. Tabi bu inancın gücünden değil, menfaatin büyüklüğünden dolayıdır.

Hergün onlarca insanın acımasızca öldürüldüğü coğrafyalarda bir insanın hayatı üzerinden yaşamın anlamını dile getirmek, koca evrende bir noktanın izini sürmek gibi gelebilir çoğu kimseye ancak, bireysel trajedileri anlamadan, yaşayanlar için toplumsal faydalar sağlamamız çok daha zordur.

Acı hikayelerin içi içe geçtiği toplumların derin travmalarını gözler önüne sermek için bu hikayeyi filmden alıntılarla aktaracağım. Okuyucunun hikayeyi anlaması bakımından faydalı ve bir o kadar sarsıcı olacaktır.

Kemikleri su yüzüne vurmuş Soraya'nın. Berrak suyun yıkadığı kumun üzerinde dağılmış kemik parçalarını köpekler kemiriyor.

Kadın sesinin anlamını yitirdiği, kıymet görmediği toplumlarda "dünya erkeklerindir", bunu asla unutmamak gerekir. Filmde bunu en sahici ve yalın haliyle girebiliyor insan.

"Toplum, birbirini kollayan erkekler yumağıdır."

- Soraya, akıl baliğ iki erkek tarafından suçlanıyorsun; anneliğe ve karılığa yakışmayan ameller işlemekle suçlanıyorsun. Masum olduğunu kanıtlayabilir misin?

- Masum olduğumu nasıl kanıtlayabilirim ki? Beni suçlayan onlar, suçumu onlar kanıtlasın.

- Bir koca karısını itham ederse... Suçsuzluğunu kanıtlamak vazifesi kadına düşer. Şayet kadın, kocasını itham ediyorsa... O durumda da kadın, kocasının suçunu ispat etmelidir.

- Ortada ciddi bir suç var. Bir kocaya karşı, bir babaya karşı, iki oğluna karşı, tüm köye karşı işlenmiş bir suç var. Ve İslâm'a karşı işlenmiş bir suç!

Birbirini kollayan erkekler yumağına karşı bir başınadır Soraya. Yatağın kenarına ilişir. Kendisini öldürmek için çırpınan kocasıyla çektirdikleri çerçevelenmiş düğün fotoğrafına bakar. İçinden bir parçanın koptuğunu ve olanca şiddetiyle acıdığını hisseder. Baştan ayağa bütün vücudunu sarsan bir acı.

Aynada kırık bir görüntü belirir, yüzünün bir tarafı karanlıktır. Çok daha karanlık bir yer var oysa! Recm kararı almak için toplanmış erkeklerin karanlığı...

Soraya, kendisini bekleyen sonsuz karanlığa hazırlanırken, dışarıda avını parçalamak için çırpınan yırtıcı hayvanları aratmayan kalabalığın sevinç çığlıklarını duymaktadır.

Kaçıp kurtulmak da mümkün değil. Ölüm dışında yol yok. Olanı da erkekler kuşatmış.

Kız çocukları, annelerinin şefkatine sığınıp usulca ağlarken, erkek çocukları, annelerini öldürmek için taş biriktirmekte... Bağışlanamaz en büyük vebal bir çocuktan katil yaratan bu bitimsiz karanlıktır.

Taşı taşa vurarak hayatına son verecekleri "avı" bekliyorlar.

Müslüman doğu toplumları taşı taşa vurmayı iyi bilirler. O taşlar kimi zaman bilenmiş bir kılıç, kimi zaman boyuna geçirilen bir ip oluyor.

İmam, kararı açıklamak için sahneye çıkıyor. Son söz ona düşüyor. Son riyakârlığı o yapacak, son günahı o işleyecek.

- Bu kadın, köyümüzün haysiyetini kirletmiştir. İşlediği günahların cezasını çekmelidir. Kendisine atacağınız her taşla, haysiyetinizi tekrar kazanmış olacaksınız.

Bütün bu yol ve yöntemler, kendi kötülüklerini gizlemek için. Yüzyıllardır süregelen bir vahşet halidir bu. İlk ayeti "oku" olan İslâm dininin "okumayan", sorgulamayan, temizlikten, sanattan ve ahlâktan yoksun olan kimi mensupları, yüzyıllardır kadınların canını alarak kendi iktidarlarını tahkim ediyorlar.

İnsanları insanlıktan çıkararak vahşi birer yırtıcı hayvana dönüştüren şey nedir?

Günahın ve kanın cazibesi mi?

Kötülüğün tutkusu mu?

Din mi?

Dini kendi menfaatleri için kullanan, sorgulayanı olmadığı için de bu kepazeliği kolayca pazarlayan bir avuç din taciri mi?

Yoksa "dinimiz var, vicdanımız ve ahlâkımız olmasa da olur" diyen sevgisiz kalabalıklar mı?

İslâm öncesinde Yahudilik'te de var olan bir ceza olan recm, İslâm hukukunda en tartışmalı konulardan birisidir. Çünkü Kuran'da zina suçunun karşılığı olarak geçmeyen bu ceza hadislere dayandırılmaktadır.

Zaman içinde birçok toplum evlilik dışı cinsel ilişkiyi cezalandırarak caydırma yoluna gitmişleridir. Antik Yunan yasalarına göre zina edenler ölüm cezasına çarptırılırken, Hammurabi Yasaları'nda bu kişiler suda boğarak öldürülürlerdi.

Zina suçuna verilen recm cezası ise tarihin belli bir döneminde özellikle Ortadoğu'da uygulanmıştır. Bu bağlamda recm dini bir ceza olarak ilk olarak Tevrat'ta geçmektedir. İncil'de açık olarak geçmeyen bu ceza, Kur'an'da geçmemesine rağmen İslam Hukukuna girmiş ve uygulanagelmiştir.

Yahudi şeriat kitabı olan Talmutta konuyla ilgili hüküm şöyledir; Eğer bir adam başka birinin karısıyla yatarken yakalanırsa, hem kadınla yatan adam, hem kadın, ikisi de öldürülecek.

Yahudiler, İsa Peygambere zina ederken yakalanmış bir kadın getirmişler ve Musa peygamberin bu gibilere recm cezası verdiğini ileri sürerek buna ne diyeceğini sormuşlardır. İsa Peygamber onlara, "İlk taşı günahsız olanınız atsın" deyince başta yaşlılar olmak üzere, birer birer dışarı çıkarlar. İsa Peygamber doğrulup ona, kadın, nerede onlar, hiçbiri seni yargılamadı mı diye sorar. Kadın, hiçbiri, efendim... İsa Peygamber, ben de seni yargılamıyorum der. Git, artık bundan sonra günah işleme!

Kur'an'da zina suçunun cezasını belirten ayetler şunlardır: Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini hususunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın! Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.

Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkardırlar.

Görüldüğü üzere İncil'de ve Kuran'da zina suçunun cezası olarak "recm" geçmemektedir. Bir tek Yahudi şeriat kitabında geçmektedir. Günümüzde ise bir tek İslâm ülkelerinde uygulanmaktadır.

Sorulması gereken can alıcı soru şu; bu kan donduran ağır cezalandırma yöntemini huşuyla uygulayan Müslümanlar, Kuran'da geçen kesin buyrukları neden görmezden gelmektedir?

"Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olmaksızın kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanların hayatım kurtarmış gibi olur." Kuran'nın bu ayeti neden Müslümanların ilgisini çekmez?

Bir insanı taşlarla parçalayıp öldürmek, Tanrı katında, okumaktan, ilim öğrenmekten, insanlara yardım etmekten, ahlâklı yaşamaktan daha mı muteber sayılıyor?

Canını almadan evvel konuşması için Soraya'ya söz verirler. Gözleri ağlamaklı, yüzü solgundur Soraya'nın. Yorgun bedeni ayakta olsa da ruhu çoktan ölmüş. İçindeki ölü ruhun ağırlığıyla kalabalığa doğru bir iki çelimsiz adım atıp konuşmaya başlıyor.

- Nasıl yaparsınız bunu? Evlerinize girip çıktım. Rızıklarımızı paylaştık, bizler dostuz.

- Bana bunu nasıl razı görürsünüz? Komşunuzum, annenizim, kızınızım, senin karınım...

- Bunu bir insana nasıl yaparsınız?

Bu yakarış, İran'da tecavüzcüsünü öldürdüğü gerekçesiyle idam edilen Reyhaneh Jabbari'nin annesine gönderdiği mektubu hatırlattı bana.

Mektup şöyle başlıyor:

Sevgili Sholeh,

Öğrendim ki bugün kısasla tanışma sırası benimmiş. Yaşam kitabımın son sayfasına geldiğimi senden öğrenemediğim için kırgınım. Bilmem gerektiğini düşünmüyor muydun? Üzgün olduğun için ne kadar mahcup olduğumu biliyorsun. Neden senin ve babamın elini öpme şansını bana vermedin?

Dünya bana yaşamak için 19 yıl verdi. O uğursuz gecede ölmeliydim. Bedenim şehrin bir köşesine atılmalı ve birkaç gün sonra polis beni teşhis etmen için seni tecavüze uğradığımı da orada öğreneceğin adli tıp doktorunun ofisine götürmeliydi. Biz onların gücü ve servetine sahip olmadığımız için, katilim asla bulunamayacaktı. Hayatına utanç ve ızdırapla devam edecek, birkaç yıl sonra da bu ızdırap seni öldürecekti.

Her nasılsa bu lanetlenmiş hikaye değişti. Bedenim bir köşeye atılmadı, ama Evin Hapishanesi ve onun tek kişilik hücresine gömüldü, şimdi de mezarlığa benzeyen Şehr-e Ray hapishanesine. Ama kaderim buymuş, şikayet etme. Sen benden iyi bilirsin ki ölüm yaşamın sonu değildir.

Sen bizlere okula giderken bir kavga ya da şikayet karşısında bir hanımefendi gibi olmamızı öğretmiştin. Nasıl davranmamız gerektiğinin altını ne kadar çok çizdiğini hatırlıyor musun? Senin deneyimlerin yanlıştı. O kaza başıma geldiğinde, öğrendiklerimin bana yardımı olmadı. Mahkemede beni soğukkanlı ve zalim bir suçlu gibi anlattılar. Hiç gözyaşı dökmedim. Hiç yalvarmadım. Kanunlara güvendiğim için ağlamadım.

Ama kayıtsız olmakla suçlandım. İşte, sivrisinek bile öldüremez, hamam böceklerini antenlerinden yakalayıp dışarı atardım. Taammüden cinayetle suçlanıyorum. Hayvanlara yaptığım muamele bir erkeğe eğilim olarak yorumlandı ve hakim kazanın yaşandığı sırada tırnaklarımın uzun ve ojeli olduğu gerçeğine bile bakma zahmetine katlanmadı.

Kendisinden adalet beklenen bir hakim için ne kadar da iyimser! Ellerimin sporcu kadınlar gibi, özellikle de boksörler gibi, iri olmadığını sorgulamadı. Ve içime sevgisini ektiğin bu ülke beni hiçbir zaman istemedi, beni sorgulayanların hakaretleri yüzünden ağlarken, en adi sözlerini dinlerken hiç kimse bana destek olmadı. Güzelliğimin son işareti saçlarımı kazıdığımda 11 gün hücre cezasıyla ödüllendirildim.

Duydukların yüzünden ağlama. Karakoldaki ilk günümde, yaşlı bekar bir görevli canımı yakmak için tırnaklarımı kullandığında, güzelliğin burada aranan bir şey olmadığını anlamıştım. Güzel görünmek, güzel düşünce ve dilekler, güzel el yazısı, güzel gözler ve görüş, hatta hoş bir sesin güzelliği…

Anneciğim, düşüncelerim değişti ve bunun sorumlusu sen değilsin. Sözlerimin sonu gelmeyecek; onları, senin yokluğunda ve senden habersiz beni infaz ederken sana ulaştırması için birine veriyorum. Sana miras olarak pek çok el yazımı bırakıyorum.

Şunu çok içten söylüyorum, gelip yas tutarak acı çekeceğin bir mezar istemiyorum. Benim için siyahlar giymeni istemiyorum. Zor günlerimi unutmak için elinden geleni yap. Rüzgar beni alıp götürsün.

Dünya bizi sevmedi. Kaderimi istemiyorum. Ve şimdi ölümü kucaklayarak buna bir son veriyorum. Çünkü Allah'ın mahkemesinden, beni sorgulayanlardan ben davacı olacağım. Hakimden; beni taciz etmekten geri durmayan Yüksek Mahkeme'nin hakimlerinden davacı olacağım.

Yaratıcının mahkemesinde Dr. Farvandi ve Kasım Şabani'den davacı olacağım; tüm o bilgisizlerden, yalanlarıyla bana haksızlık eden, benim haklarımı çiğneyen ve gerçeğin bazen görünenden farklı olduğuna dikkat etmeyenlerden davacı olacağım.

Sevgili iyi kalpli Sholeh, diğer bir değişle sen ve ben suçlayanlar, diğerleri ise sanık. Bekleyip Allah'ın ne istediğini görelim. Ölene dek seni kucaklamak isterdim. Seni seviyorum.

Bir kadının annesinden öğrendiği deneyimlerin yanlış olduğunu ölümden önceki durakta serzenişle dile getirmesi ne hazin!

Tecavüz eden erkek, suçlayan erkek, yargılayan erkek, hüküm veren erkek... Dünyada cehennemi yaşasınlar diye mi kadınları yarattın Tanrım?

Soraya'nın masumiyetini kana bulayıp toprağa gömmenin vakti gelmiştir.

Kalabalıktan bir ses; "Allah'ın emri bu" diye haykırmakta.

- Soraya, ölümden korkuyor musun?

Ölümden değil... Taşlanarak ölmek, acı verici olsa gerek!

Taşlanarak ölmenin acısını duyumsamaya başlayan o solgun yüz, o mecalsiz beden, hafiften ürperiyor.

Babası, kızını öldürmek için Allah'ın yardımını istiyor. Attığı taş düştüğü yerde küçük bir toz bulutu kaldırıyor ancak.

Masum bir kadını duymayan Allah, öz evladının canını almak isteyen bir katili neden duysun ki!

Kocası görevi devralıyor bu sefer. Taşı kavrıyor ve küstah bir sırıtışla fırlatıyor. Taş Soraya'nın alınının ortasına gömülüyor. Bir kan pınarı, bereketli topraklara dökülen çağlayan misali yüzünden süzülüp toprağa akıyor. Taşların ve tekbirlerin ardı arkası kesilmiyor artık.

Güvercinler havalanıyor. Ölümün sükûneti, gözyaşlarına ve çığlıklara dönüşüyor.

Bütün bu tartışmaları gündeme getirdiği için, masum bir insanı öldürmek niyetiyle atılan taşların acısını bize hissettirdiği için, yalanın gücüyle bir araya gelmiş kalabalıkların kirli ruhlarına ışık tuttuğu için bu eşsiz filmi defalarca izlemeli insanlar.

Bir Soraya daha ölmesin diye...
YORUM EKLE

Tıkla, Demokrat Haber’e Şimdi Destek Ol >>>