Sorun, bu hakikati saptamakta değil; bu hakikatle nasıl başa çıkılacağında düğümleniyor. Başka bir deyişle, bu hakikati topluma nasıl anlatacağımızda ayrışıyoruz. Yaşanan ayrışma, bu hakikate halkı ikna etmenin yollarını arayanlarla (“iknacılar” diyelim), bu zahmete hiç girmeden hakikati tebliğ eden –ve bunu yaparken zorlandıkları her noktada hakikati tahrif etmek zorunda kalanlar - (“vazediciler” diyelim) arasındadır.
Bu ayrışmanın “vazediciler” kısmındakiler için AKP gayrı-meşru bir partidir. Bu “gayrı meşruluğu” gösterdiği düşünülen hiçbir fırsatın kaçırılmaması gerekmektedir. Bu nedenle, sokaktaki her iki yurttaştan birinin oy verdiği partiyi “faşist” ve/veya “şeriatçı” olarak damgalamakta hiçbir beis yoktur. Hakikatin tahrifatı bir yana, her iki yurttaştan birinin oy vermiş olduğu, ama siyasal tarihin de gösterdiği gibi oy vermekten her an vazgeçebileceği bir partiyi gayrı meşru göstermeye çalışmanın, bizzat oy verenler nezdinde nasıl bir etki yapacağını düşünmemiş olabilirler mi? Elbette düşünmüşlerdir. Öyleyse niye bu anlamsız stratejide ısrar ediyorlar? Nedeni basit: Çünkü o koskoca kitleyi kazanamayacaklarına iman getirdiler. O kitle, kayıp kitle... Kendini muhafazakar olarak tanımlayan hiçbir insanın özgürlükçü ve demokratik fikriyata kazanılamayacağına çok eminler. Sahil şeridine sıkışmış, sıkıştıkça otoriterleşmiş burjuvalar, onlar için bir sorun oluşturmuyorlar. Onlar sola açık insanlar! Fakat emekçilerin ağırlığını oluşturduğu diğer kesim tümüyle AKP’nin hegemonyasına girmiş ve o hegemonyanın dışına davet edilemeyecek insanlar.
“Yüzde 58 sağcı, yüzde 42 solcu” formülasyonunu bizler yanlış yerden eleştirdik. O gazete başlığı yüzde 42’nin hepsinin solcu olduğunu ima etmiyordu. Ama şunu ediyordu: “Bizler sözümüzü sadece o yüzde 42’ye söyleyeceğiz.” Bu kadar yanlış bir analizi, ancak kendine bu kadar az güveni olan ve aslında bütünüyle “yenilgici” bir ruh haliyle dünyayı gözleyen bir özne becerebilir.
Yenilgicilik ve özgüven eksikliği birçok şeyi beraberinde getiriyor. Öncelikle, yeni bir şeyler söylemektense alıştığımız sulardan ayrıl(a)mama tercihini beraberinde getiriyor. Yenilgicilik, şeytanlaştırılan özneyle mücadele adına olası en geniş ittifak arayışlarını da beraberinde getiriyor. Genelkurmay ve –Referandum öncesinin- Anayasa Mahkemesi ve HSYK’sı, birlikte hareket edilebilen, edilemeyecekse de en azından itiraz edilmeyen kurumlar haline dönüşüveriyor. Haksızlık ettiğim düşünülmesin. Solun büyük bölümü –niyetleri farklı da olsa- Referandumda, bu 12 Eylül kurumlarının değişmemesi için oy kullanmakta garabet görmedi. “Hayır” oyunun pratikteki anlamı başka neydi ki? Dahası da var: Genelkurmay Başkanı, seçilmiş hükümete ayar vermeye çalıştığı bir dönemde Ufuk Uras ve arkadaşları mahkemeye suç duyurusuna gitmişlerdi. “Vazediciler”den birinin eleştirisi akıllardadır hâlâ: “Ne yani? Başbakan konuşacak da, Genelkurmay Başkanı konuşamayacak mı?”. Demek ki, özgüven eksikliği ve yenilgicilik, bir de parametrelerin şaşmasını beraberinde getiriyor.
“Vazediciler” için siyasal çalışmanın ana ekseni de böylece ortaya çıkıyor: Türkiye’nin müesses nizamının kurucularının çoğunluğunu oluşturduğu o yüzde 42’nin bilinen hassasiyetlerini okşayan ve bunun da en kolay yolunun muhafazakarlığı şeytanlaştırmaktan geçtiğini düşünen bir siyasal hat... (Bu hattın, esas olarak muhafazakarlığı işaret etmek için kullandığı “dinci gericilik” lafının da şeytanlaştırma operasyonunda kullanılan bir kavram olduğuna dikkat çekelim.) Bu hat üzerinde gereğinden fazla kalındığında ne olduğunu gösteren çok iyi bir örnek de var elimizde: Zamanında “özgürlükçü laiklik” kavramını Türkiye’nin gündemine yerleştirenler, “kahrolsun türban” cephesinde yer almaktan gocunmaz oldular. Onlar “özgürlükçü ama salak değiller”. Sadece başındaki başörtüsü nedeniyle üniversite kapısından döndürülen bir öğrencinin yaşadığı mağduriyet, nedense solun kaygısı olmaktan çıkmıştır artık!
Özgürlükçü bir sol zihniyete bu kadar aykırı bunca analizin nasıl olup da, bir zamanlar bu zihniyetin içinde olanlar tarafından bile dillendirilebildiğini anlamak zor. Aklıma gelen tek açıklama, çoğunluğu gençlerden kurulu örgüt kadrolarını elde tutabilmek ve konsolide edebilmek amacıyla, siyaseti mümkün olduğu kadar köşeli tanımlanmış düşmanlara karşı yürütülen bir faaliyet olarak tasarlama ihtiyacıdır. Bu ihtiyacın dayatmasıyla, farklı bir hat inşa etmeye çalışanların bir kısmının doğrudan düşman kategorisinin içine yerleştirilmesi, bir kısmının da “kuyrukçulukla” damgalanması gerekmektedir. Seçilen siyasal hat ile ortaya çıkan sonuç arasında zorunlu bir nedensellik vardır.
Bence “vazediciler” için bu kadarı yeterlidir. Bizim esas üzerinde durmamız gereken “iknacılar”. AKP ile gerçek, meşru ve “sol”un hakkını veren bir mücadelenin esas olarak bu anlayış üzerinden kurgulanabileceğini düşünüyorum. Bunu da bir sonraki yazıya bırakalım.
Fakat bu ve bir sonraki yazı arasında köprü oluşturacak temel bir saptamayı bu noktada yapmam gerekiyor. Benim “kategorik AKP karşıtlığı” olarak tanımladığım muhalefet hattının (“vazediciler” hattının) orta ve uzun dönemde solun entelektüel donanımını ciddi biçimde sekteye uğratıcı, geriye götürücü bir işlevi olacağından endişe ediyorum.
Şöyle ki; Türkiye solu olarak hepimiz en azından 1980’lerin ortalarından itibaren geçmişimizde derin kökleri bulunan Kemalizm ile aramıza mesafe koymak için çok uğraştık. Bu dönemin politik olarak yenilgi, ama entelektüel olarak özgürleştirici ikliminden solun büyük bölümü, farklı bileşenleriyle sonuna kadar yararlandılar, kendilerini geliştirdiler, teoriyi zenginleştirici birçok düşünce akımına kapılarını açtılar. Ve nihayet geçmişte o devletçi ve otoriter yorumuyla tevarüs edilmiş olan Kemalizmle aralarına mesafe koymayı başardılar.
Ta ki AKP iktidarının kolay kolay halk oyuyla uzaklaştırılamayacağını düşünmeye başladıkları güne kadar... AKP iktidarına karşı çok farklı bir biçimde muhalefet edilebilecekken solun büyük bölümü –benim hâlâ anlamakta zorlandığım bir akıl tutulması sonucunda- kategorik AKP karşıtlığına savruldu. Bu karşıtlık “kategorik” olunca, 20 yıldır emek harcayarak devletçi ve otoriter Kemalizmle aramıza koyduğumuz o mesafe de tekrar kapanmaya başladı. İşte Türkiye’de solun -politik geleceği falan bir yana- entelektüel geleceğine bundan daha büyük bir kötülüğün yapılabileceğini düşünemiyorum.
O halde en baştaki ayrışmaya dönerek bitirelim: Başka bir yanıyla da soldaki ayrışma Kemalizmle mesafesini korumaya kararlı olanlar ile kendi meşreplerince kurguladıkları “reel politik” kaygılar yüzünden bu mesafenin kapanmasından hiçbir endişe duymayanlar, dahası hedef seçtikleri kitleye ulaşabilmek adına o mesafeyi bilinçli bir biçimde kapamaya çalışanlar arasındadır.