Sokma Akılla Bir Yere Kadar

İstanbul Sözleşmesi ilgili bir röportaj okudum. Hepsini okumadım aslında. Çünkü ruhum sıkılıyor bu aralar işime gelmeyen her şeyi yarım bırakıyorum. Başlık altındaki ilk açıklama şöyle, tarikatların yoğun baskısı yüzünden İstanbul Sözleşmesi kaldırılacakmış. Bu cümleye şüpheyle yaklaştım. Yok artık dedim, burası Muz Cumhuriyeti mi? Röportaj yapılan feminist avukat diyor ki ilerleyen sohbette, zaten sözleşme yürürlükte değil ki. Heh dedim, avukat hanım ağzından öpeceğim. Doğru, sözleşme hayata geçmiş değil ki.

Cumhurbaşkanı bilmem hangi tarihte bir genelge yayınlamış, Diyanet işleri; kadınları, çocukları koruyan açıklamalar yapacak, bu konuda paneller vs. faaliyetler düzenlenecek demiş.

Bizim sosyal medyada gördüğümüz şey çok daha farklı açıklamalar. Bunun nedeni sokma akılla bir yere kadar gidiliyor olması herhalde.

Ergen yıllarımda etrafımdaki yakın insanlar çok muhafazakardı. Ben de evimin dışında, kendime has bir yerlere ait olmak istiyordum. Evimizde bir din kitabı buldum. Kadınlara ait bilgiler vardı içinde. Ben de bir giriş yapayım dedim şu din meselesine kadın tarafından. Kadınlardan ne istiyor Allah.

Kitabı kapattığımda -yine hepsini okumadım tabi içim daralmıştı- Aman tanrım dedim, her şey günah. Hiç bana göre değil.

Benim okuduğum kitaba göre kadın olmak günah.

Banyoda çıplak yıkanmak sakıncalı.

Bir kadının sözüne güven olmaz. Yanına bir kadın daha katmalı şayet şahitlik edecekse bir olaya.

Bir sürü şey. Hatırlamıyorum. İşime gelmeyen şeyleri unutma huyum var bazen.

Sonradan dehşetim azaldı tabi. İnsan aklının bulaştığı her şeyde bir şeytanlık olduğunu öğrendim. Ben de kendi aklımı kullanmaya karar verdim. Kendi şeytanımı eğitmek en iyisi.

Bu İstanbul Sözleşmesi anladığım kadarıyla sadece kadını ve çocuğu kapsayan bir anlaşma değil erkeğe uygulanan şiddeti de önleme çabası ile hazırlanmış.

Ev içi her türlü şiddeti önlemek için hazırlanmış bir sözleşme.

Bizde insanlık tarihi kadar eski olan iliklerimize işlemiş bir anlayış var. Kol kırılır yen içinde kalır. Burada yen elbise demek. Yani ev içi şiddet, aile içindeki şiddet/sırlar öyle topluma ifşa edilmez. Özeldir.

Kanunların gözünde de durum aynı. Sonuçta bu kanunları da bu toplumun içinden çıkmış adamlar yapıyor.

Polis kapıya dayandığında, kadının kafasına kocası silah dayamış bir halde sözgelimi “Bir şey yok polis bey biz gürültülü bir aileyiz” dese. Memur eyvallah, diyerek kapıdan ayrılıyor. Sinirlenen koca da kadının beyninin haritasını kapıya çıkarıyor, ama olsun. Polis görevini yaptı. Kadın görevini yaptı. Koca hayvan.

Kısmet işte ne yapacaksın.

Ensest, koca dayağı hep evin içinde kalır. Kimseye anlatılmaz. Bu evin ayıbıdır ya da kişinin ayıbı. Yüksek sesle dillendirildiği zaman bir felaket olur.

Bu çocuklara nasıl kodlanıyor? Onu hiç anlamıyorum.

Çok fazla ayıpla, az konuşmayla üretilen bir duygu herhalde.

İnsanlar hisselerini paylaşsa belki ortadan yok olacak bir sorun.

“Seni kaybetmekten korkuyorum. “

“Canım acıdı. “

“Bugün iyi misin?"

“Keyifsiz görünüyorsun? “Gibi cümleleri kurmaktan aciz ve cevabını hiç duymayan tipleriz.

Konuşmayı ve dinlemeyi bilmediğimiz kesin.

Kadınlar için en tehlikeli alan evlerin içiymiş. En çok sevdikleri tarafından öldürülüyorlarmış

Evet en çok erkekler ölüyorlar toplamda ama onlar yabancılar tarafından öldürülüyormuş.

Bir kadın öldürüldüğünde kadının hikayesi konuşulur. Resimleri boy boy her tarafta yer alır.

Katil polislerin arasında başı önde bazen hızlıca arabaya biner gider. Vay efendim sonra kanunlar bir hassas olur. Daha önce karakolda kadının sırtını sıvazlayayıp babacan davranan komiserler vardır. Hadi aile arasında olur öyle itiş kakışlar yapmayın böyle deyip, kadını o cehennem çukuruna geri gönderirler. Aslında İstanbul Sözleşmesi gereği ya da daha önce yeni çıkmış kanunlar bir takım işlemler yapmalarını gerektirir. Ama şimdi her fiske yemiş kadına böyle hammaliye ile uğraşşalar adamlar evine gidemeyecek. Bu da genel düşüncedir. Örnekleri vardır. Her karakolda elbette hep aynısı olmaz.

Kadın ölür. Adamı aklamak için mahkeme bin dereden yüz bin kova su getirmeye kalkar. Vay efendim bu adamın psikolojisi nasıl. Sanki psikolojiden çok anlar bu insanlık. Açık öğretimle alacaklar geliyor yakında. Acaba o an kadın ne giymiş ne söylemişte adamı dellendirmiş. Konuyu lastik gibi uzatır bir sürü örnek veririm de neyse.

Adamın hikayesi davanın gidişatını etkilemesin diye bir de basın sansürüne maruz kalabilir. Ama Şule Çet olayında olduğu gibi raporun en ince detayları basının eline geçip halkın diline düşer o başka. Kadın ne anüsü kadın ne vajinası. Dedim ya o başka.

Ama kadın adama seninkisi bamya kadar olum anca giderse dediyse bunu da biri duyduysa o kadın ölmeyi hatta cehennemde yanmayı hak etmiştir. Adam beş sene belki yatar. Çıktığında baya bir uzuvlu karşılanır

Bunun nedenlerini en kökler de aramak gerek.

Farkındalık ve değişim sürecinin olduğu kesin yoksa şimdi oturmuş bunları yazıyor olmazdım. Böyle fütursuz da olmazdım.

Bugün gencecik, pırıl pırıl, ışık saçan bir üniversite öğrencisinin haberi var sosyal medyada. Pınar Gültekin. Beş gündür ondan haber alınamıyordu.

Onu boğmuşlar, yakmışlar, bir varile koymuşlar. Üzerine beton dökmüşler. Sonra evlerine gidip hayatlarına devam etmişler.

Görünürde bu vahşeti yapan eski sevgilisiymiş.

Bu bir öfke cinayeti sanki.

Bir güzelliği, bir varlığı, bir bilgiyi yeryüzünden silmek istemiş cinayeti işleyen.

Biz kadınlar sevdiklerimiz tarafından öldürülüyoruz. Çünkü duvarlarımızı indiriyoruz. Duygusal ya da fiziksel şiddeti kalbimizde, kimliğimizde, evimiz de yumuşatıyoruz. Fakat o yumuşaklık de sonumuz oluyor.

Bugün felsefe hocası Kaan H. Ökten attığı twitte “İyimserlik göze perdedir” demiş. Ardından devam etmiş “Umut bundan farklıdır, kaygıyla ilgilidir çünkü”

Güzel günlerde görüşelim ve görüşmelerimiz iyiliklere vesile olsun.

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >