Temelli’den seçim ittifakı ve 'çözüm süreci' açıklaması

Temelli, gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu

Temelli’den seçim ittifakı ve 'çözüm süreci' açıklaması

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, 2019’da yapılacak yerel seçimler ve gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

Seçim ittifakına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Temelli, “Türkiye'nin bugün acil sorunları var ve bu sorunları aşmak için Türkiye yan yana gelmelidir. Bunları aşmanın yollarını birlikte bulmalıdır. Bundan daha iyi ittifak çağrısı olamaz. Bu doğal bir ittifak çağrısıdır. Çünkü bu sorunlar hepimizi boğuyorsa, o zaman birlikte nefes almanın yolunu bulmamız lazım. Bizim çağrımız bir demokrasi zemininde buluşalım çağrısıdır. Bunun öncelikli ayaklarından biri de yerel seçimlerdir. Bu anlamı ile biz tüm toplumu bu anlayış çerçevesinde ortaklaşmaya, ittifaka çağırıyoruz. Güçlerimizi birleştirmeye çağırıyoruz. Peki, güçlerimizi nasıl birleştirebiliriz. O da halkın iradesine saygı göstererek olur” ifadelerini kullandı.

HDP’nin ‘çözüm sürecine dönelim’ çağrısının ardından ortaya çıkan ‘HDP ve AKP anlaşacak’ iddialarını değerlendiren Temelli, AKP ile masaya oturmayacaklarını yineledi.

Temelli, “Bir şeyi çok net tanımlamak lazım. Ben bu iktidara bir çağrı yapmıyorum. Bu iktidardan bir beklentim de yok. Bu iktidara şimdi geriye dönüp ‘nerede kaldık’ diyemezsin. Çünkü bu iktidar sadece masayı devirmekle kalmadı, aslında insanların içindeki duygu ve umutları da kırdı. Benim çağrım Türkiye halklarının barış çağrısına sahip çıkmasıdır. Bu iş sadece Kürt halkının omuzlarına bırakılacak bir iş değildir. Bu ülkede yaşayan herkesin, barış mücadelesine sahip çıkması gerekiyor. Asıl olan barış mücadelesidir. Barış mücadelesinin tabi ki müzakeresi de olacaktır, belli aşamaları da. Ama halk sahip çıkarsa, devletin zihniyetine, anlayışına ‘dur’ derse, ondan sonra barışın yolu açılır” dedi.

Temelli, MA’dan Selman Güzelyüz - Berivan Altan’ın sorularını yanıtladı.

Öncelikle ziyaretlerde bulunduğunuz Kürt illerinde yaptığınız çalışmalar nasıl geçti? Bu konudaki izlenimlerinizden biraz bahseder misiniz?

Roboski’ye gittim, Şırnak'a gittim, Cizre'ye, Uludere'ye, Silopi ve Batman’a... Her zaman olduğu gibi bu sefer de tur gerçekleştirdim. Özellikle Roboski’yi ziyaret etmek istedim. Roboskililerin acıları hala çok canlı.  Bu toprakların yaşadığı en acı anılarından biri orada. Herkes her sabah 34 canla uyanıyor, onları her akşam tekrar tekrar toprağa veriyor. İnsanların tüm günleri böyle geçiyor. Türkiye'nin anlaması lazım. Çünkü yaşanan bu katliamın sorumluları hesap vermeli. Bu konunun üstü kapatılmış ve örtülmeye çalışılıyor.

Bildiğiniz gibi Şırnak'ta da onca yıkım oldu, insanlar yerinden, yurdundan edildi. Halkın hiçbir talebi karşılanmadığı gibi, hak gaspları da devam diyor. İnsanlar yerine yurduna dönemiyor. Dönse bile karşılaşacağı tablo çok vahim. Çünkü Şırnak'ta hem TOKİ'leşme nedeniyle yaşam alanları tahrip edilmiş, hem de işsizlik ciddi boyutlara varmış ve tabi ki ciddi bir abluka söz konusu. Cizre'de de aynı sahneleri yaşadık. Polis araçları, akrepler... Böyle bir kentte girdiğinizde insanlara dayatılan zulmü görüyorsunuz. Yaşananlar, şiddetin teşhiridir. İki mahalle arasında insanlara GBT, sorgulama yapan, insanları tedirgin eden, onların günlük, normal, olağan yaşamlarını ellerinden alan bir zihniyetle karşılaşıyorsunuz.

Türkiye bu konuda duyarlı olmalıdır. Türkiye eğer barışını arıyorsa, toplumsal barışın bir yolu da Cizre, Şırnak, Uludere, Hakkari'yi görmekten geçiyor. Dolayısıyla Türkiye'nin batısındaki yaşam ile bu bölgedeki yaşam arasındaki farklılık ortaya çıkmadığı sürece, günlük yaşama dair farklılık iyice ortaya konmadığı sürece, Türkiye barışına kavuşamayacak ve Türkiye'de gerçek anlamda barış inşa edilemeyecek.

Aktardığınız bu baskılar karşısında halkın izlediği tutum ve gösterdiği tepkiler ne yönde?

Baskılar halkın duruşunu kırmaya yönelik. Nedir o duruş, tarih boyunca Kürt halkının neredeyse genlerine işlenmiş bir duruştur. Bunu solumanız lazım, bunu gidip yaşamanız lazım. Diyor ki; 'Ben kimliğime, özgürlüğüme düşkün bir halkım. Bundan taviz vermem. Sen istediğin kadar şiddet, baskı uygula ama ben bu konuda sana baş eğmem. Çünkü dilim bu, kimliğim bu, yaşam anlayışım bu ve ben bunun mücadelesini vererek var olmuş bir halkım.' Gerçekten tüm baskılara rağmen çok güçlü duruşun, iradenin, mücadelenin olduğunu açık şekilde görüyorsunuz. Tam da bu iradeyi kırmaya çalışan devlet şiddetini de madalyonun öbür yüzünde görüyorsunuz.

KAYYIM ATANAN BELEDİYELER

Peki, halkın şikayet ve rahatsızlıkları nerelerde yoğunlaşıyor?

Halkın en çok rahatsızlık duyduğu şey kayyım. Çünkü kayyım özellikle yerine, yurduna sahip çıkan, kendi yerelinde var olmayı öncelik gören ve o varoluşu da bir yaşam biçimi haline dönüştürmüş olan iradeye atanmak istenmiştir. Hani diyoruz ya; ‘kendimizi de kentimizi de biz yöneteceğiz’. Halkın yerelde kendisini var etmesi, bu iradeyi tüm çıplaklığıyla ortaya koyabileceği alanlar belediyelerdir. Yani halkın kendi belediyesi. Kapısını açıp, belediye başkanına derdini söyleyen, birlikte gülen, kavga eden ama rahatlıkla kapıdan girip, çıkabilen... Mahallesinde, köyünde doğallıkla yaşayan bir halkı düşünün. Şimdi bu halka kayyım atıyorsunuz. Bu kayyımın kapısını açıp, giremezseniz. Bırakın kayyımın kapısından içeri girmeyi, belediyenin kapısından içeri giremezsiniz. Belediyenin önünde beton bariyerler ve silahlı güçler var, emniyet, jandarma var. Yani halk belediyelere gidemiyor, önünden geçemiyor. Bugün belediye binası fotoğrafıyla, karakol binasının fotoğrafı aynı.

SAYIŞTAY RAPORLARI

 Sayıştay raporları ile yolsuzluklar gündemde geldi. Özellikle kayyım atanan belediyelerde ortaya çıkan yolsuzluk ve usulsüzlükleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunlar kayyım atamışlar ama kayyımlara da görev vermişler; “Oraya gidin ne var ne yok satın” diye. Sayıştay raporlarında böylesi bir tablo çıkıyor. Özellikle Silopi'ye ilişkin belgeleri ortaya koydum. Belediyelerin taşınmazları değerinin 50'de birine, değerinin 30'da birine yandaşlara satılıyor. Bu tamamen bir talan icraatı. Belediyeler tamamen borçlandırılarak, anlamsız, gereksiz hiç kimsenin ihtiyaç duymadığı ihaleler yapılıyor. İhale yapılmadan yandaşlara işler veriliyor. Belediyelerin kasası boşaltılmış, taşınmazları satılmış, ihtiyaç olmayan alımlar ve ihlallerle belediyeler borçlandırılmış.

Aslında bu zihniyet kendisini teşhir ediyor. Afrin'de nasıl ki zeytin talanı yaşanıyorsa, ÖSO çeteleri, ne kadar zeytin varsa el koyup, Türkiye'de satıyorsa, aynı şeyi kayyımlar da yapıyor. Halkın kendisine ait taşınmazların üzerine konup, onları satıyorlar. Bunun üzerine diyor ki; 'İşte bunlar gelirlerse bu belediyeleri yönetemez ve bu borçları ödeyemezler.'

Bunu çok net olarak söylüyorum, bu borçları bu halkın seçtiği, halkın temsilcisi olan eş başkanlarımız yapmadı. Borçları senin atadığın valililerin ve kaymakamların yaptı. Hatta o denli yaptılar ki, sen bunların içinden birçoğunu, yolsuzluktan dolayı görevden almak zorunda kaldın. Kendi kendini ifşa ettin. Maden bunları sen atadın, bu borçları da sen ödeyeceksin. Biz de taşınmazları geri alacağız.

 Sayıştay raporlarıyla ortaya çıkan bu usulsüzlükler ve yolsuzlukların yerel seçimlere yansıması nasıl olur?

Öncelikle Türkiye'de ne oluyorsa, herkese anlatmalıyız. Herkes bu kötülüğe karşı ortak bir tepki vermeli. Bizim de görevimiz bu itirazları örgütlemek, herkesin bir arada yaşayabileceği yeni yaşamı, Demokratik Cumhuriyet'i var etmek.

Sayıştay hala görevini yapmaya çalışan bir kurum. Sayıştay direniyor fakat denetlemeden sorumlu Sayıştay Başkan Yardımcısı görevden ayrıldı. Kendi isteğiyle ayrıldığını söylüyorlar. Kendi isteğiyle falan ayrılmadı. Sen onun ayrılması için baskı yaptın ve ayrıldı. Şimdi her şey tüm çıplaklığıyla ortada ve görünüyor. Zaten AKP, iktidara geldiği günden beri yolsuzluklarla anılıyor. Bunun öncesi de vardı. Bugün AKP'nin başındaki kişi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı iken icraatlarından dolayı yargılanmıştır. Bugün Ankara Büyükşehir Belediye eski Başkanı Melih Gökçek hakkında bir sürü dava vardır. Yolsuzluk, rüşvet, haksız zenginleşme, ihaleler, bunlar için siyaset yapma biçimidir. Bu tüm çıplaklığıyla kayyımlarla birlikte bir kez daha teşhir olmuşlardır. Sayıştay raporları aslında buz dağının görünen küçük kısmıdır. Gerisini siz tahayyül edin.

2019 Mart’ında yapılacak yerel seçimleri, öncekilerden ayıracak fark nedir?

 Belediyelerimizi geri alacağımız, yerelden yönetim anlayışımızı hakim kılacağımız. Yerel demokrasisi için önemli adım atacağımız yönüyle önemli. Aynı zamanda önemli bir başlangıçtır. Bu başlangıcı bu kritik aşamada yapmak, büyük önem taşıyor.

16 Nisan Referandumu ile Türkiye'de rejim değişikliğine gidildi. Cumhurbaşkanlığı denilen sistem inşa edildi. Dünyanın hiçbir yerinde yok ve olması da mümkün değil. Olamayacağını da şu anda yaşıyoruz. Türkiye bu sistemle yürümüyor. Bütün yaşam alanlarımız krizin altında çürüyor. Ekonomide, siyasette, toplumsal yaşamda... Bütün bünye hastalandı, çünkü bu sistem bu toplumun kimyası değil. Bir ülkenin kimyasını belirleyen o coğrafyada yaşayan halklardır. Onların kültürleridir, dilidir, yaşam anlayışlarıdır, geleneği, göreneğidir.

ÖĞRENCİ ANDI

Hiçbir şeye uymayan bir rejim var. Sabahtan akşama kadar ‘tek tek tek’ diyor ama bunu çoğulcu bir ülkeye söylüyor. Andımız meselesinde de öyle. Şimdi baktığınızda burası nasıl bir ülke ki, sen böyle bir şeyi topluma dayatıyorsun. Toplum dönüp 'vay sen Türksün, Ermenisin, Pomaksın, Kürtsün' demiyor ki. İşte bu tekçi sistemden kurtulmak için önemli bir başlangıçtır yerel seçimler.

Yerel demokrasiler konusunda atılan adımlar, ülkenin merkezi sisteminin de demokratikleşmesi için başlangıç olabilir. Yerel seçimlerde eğer toplumsal muhalefet, emek demokrasi güçleri, halklarımız başarılı sonuç alırsa, parlamentonun aslında kendisini yeniden takvimlendirmesi için önemli bir sürecin ilk adımı olacaktır. Parlamento iktidara rağmen, yasama gücünü kullanarak demokratik Anayasa yapma konusunda bir adım atabilir.

Anayasanın hazırlanabilmesi, toplumsal barış adımının gerçekleşmesi ile olur. Tüm toplumu terörize eden Terörle Mücadele Kanunu'ndan  (TMK) bu ülkeyi kurtarmak, barışmak, demokratik siyasetin önünü açmak, birlikte bir Anayasa yapıp, ülkeyi demokratikleştirecek bir yöne çevirmek ile olur. Bu yapılabilir. Yeter ki halkın iradesine saygı gösteren parlamenter sistem var edilsin.

SEÇİM İTTİFAKI

Parti olarak yerel seçimlerdeki ittifak ilkeleriniz ve aday belirleme kriterleriniz nasıl olacak?

Türkiye'nin bugün acil sorunları var ve bu sorunları aşmak için Türkiye yan yana gelmelidir. Bunları aşmanın yollarını birlikte bulmalıdır. Bundan daha iyi ittifak çağrısı olamaz. Bu doğal bir ittifak çağrısıdır. Çünkü bu sorunlar hepimizi boğuyorsa, o zaman birlikte nefes almanın yolunu bulmamız lazım.

Bizim çağrımız bir demokrasi zemininde buluşalım çağrısıdır. Bunun öncelikli ayaklarından biri de yerel seçimlerdir. Bu anlamı ile biz tüm toplumu bu anlayış çerçevesinde ortaklaşmaya, ittifaka çağırıyoruz. Güçlerimizi birleştirmeye çağırıyoruz. Peki, güçlerimizi nasıl birleştirebiliriz. O da halkın iradesine saygı göstererek olur. Formül bu kadar basittir. Yoksa belediye başkanları her şeyi çözecek değildir. Halkın kendisini orda hissetmesiyle sorunlar çözülür. Buralarda güç birliği sağlanacaksa, halkın ne dediğine bakarak isimlerin belirlemesini kolaylaştırabilir. Yoksa ‘senden bu olsun, bende bu olsun’ yöntemi Cumhur İttifakı’nın yöntemidir. Onlar bile bu konuda çatladı.

Sağlıklı bir buluşmanın yolu toplumu dinlemekten geçer. Biz şimdi kulaklarımızı sonuna kadar açacağız, toplum ne diyor diye. Bu konuda çalışmalar yaptık. Yerellerde çok önemli zemin etütleri gerçekleştirdik. Dolayısıyla toplum, içinde bulunduğumuz kriz ortamında öncelikli çözüm olarak ittifaklara sıcak bakıyor. Bu ittifaklar halka rağmen değil, bizzat demokrasi ve barış ilkeleri çerçevesinde olmalı.

Aday havuzlarımız oluşacak. Tüm yerel dinamikler bu havuza, aday belirleme sürecine katılacak. Aday havuzu, ilkeler, güç birliği, buluşmalar, ortaklaşmalar çerçevesinde hem yerel hem de merkezi komisyonlarımız aracılığıyla çeşitli filtrelere tabi tutulacak. Daha sonra herkesin uzlaştığı adaylar üzerinde uzlaşabiliyorsak, mesele yok. Ama ortaklaşamıyorsak dönüp tekrar halka soracağız.

2019 yılı bütçesi, Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülüyor. Hazırlanan bütçe taslağını nasıl değerlendiriyorsunuz, eskiye göre farklar var mı?

Oldum olası AKP bütçeleri hep savaş bütçesiydi. Yolsuzluk ve israf bütçeleriydi. Bu bütçenin önemli farklarından biri, Cumhurbaşkanlığı bütçesinin 3 katı artmasıdır. Onun dışında halkın ve toplumun dertlerine derman olacak bir şey bütçede yok. Tam tersine yoksullara,  emekçilere ve kadınlara daha çok yük getirecek zihniyet var. Dolayısıyla  bütçe yolsuzluğun, yoksulluğun, savaşın devamı demek.

Cumhurbaşkanı bir bütçe hazırlamış Meclis’e yollamış ve kendi ihtiyaçlarını öncelemiştir. Örtülü ödeneği iki kat arttırmış, Diyanet bütçesini hepsinden fazla arttırmış ve bütçenin önemli kaynağını silahlanmaya ayırmış. Cumhurbaşkanı zihniyetini ortaya koyan bir bütçe var karşımızda.  16 yıldır bunu yapıyor. O yüzden hiçbir değişiklik yok.

Kuzey Doğu Suriye Yönetimi’ne bağlı kimi bölgelere yönelik son günlerde saldırılar söz konusu. Türkiye’nin Suriye politikasını ve buradaki Kürtlere dönük yaklaşımını nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye, iç ve dış siyasetini Kürt düşmanlığı üzerinden yapılandırmış durumda ve bunda da ısrar ediyor. İttihatçı bir zihniyet, hiç değişmedi. Cumhuriyet, 95 yıl boyunca bu ıstırapla yaşamış. Hatta meşruiyet ilanından bu güne kadar. Ermeni meselesinde de Kürt sorununda da aynı tavır. Kobani’ye top atışı, ‘Rojava'ya gireriz, onu yaparız, bunu yaparız’ gibi bir zihniyet var.

Hatırlarsanız 24 Haziran seçimleri öncesinde Kandil mevzusu önümüze geldi. Amacı kamuoyunda kahramanlık öyküsü yaratıp, oylarını arttırmaktı. Çözümsüzlüğü daim kılacak, savaşla birlikte milliyetçilik ve ırkçılık üzerinden beslenecek. Yine aynı şey. Afrin'de de aynı şeyi gördük. Kürtlerle barışın var edilmesi lazım, hem içeride hem dışarıda. Bu gerçekliği kabul etmeden, siyaset yapamazsınız. Bunlara bir an önce son vermek lazım.

Bu tablo içerisinde Kürt Ulusal Birliği’nin toplanmasına dönük kimi çabalar mevcut.  HDP Eş Genel Başkanı olarak bu konuda siz neler söylersiniz?

Kürt Ulusal Birliği çok geç kalınmış bir durum. Dört coğrafyadaki Kürtler, dayanışma göstermezse, bütünlüklü olarak tabloyu ortaya koymazsa, Kürtler aleyhine pazarlıkların önü kesilmez.

Kürtlerin kendi ana dillerinde, yaşam anlayışlarında, kendilerine statü sağlayacak demokratik ulus çerçevesinde yaşamı var etmesinin yegane yolu, ortaklaşmalarıdır. Farklılıklar tabi ki olacak, 45 milyonluk nüfus var. Tabi ki farklı siyasetler, eğilimler ve anlayışlar olacak. Bundan daha doğal ne olabilir? Ama bu farklılıklar dayanışmayı, yan yana gelmeyi engellememeli. Eğer böyle olursa o farklılıkların yaşanacağı zemin de kalmayacak.

‘KÜRT SORUNU, KÜRESEL BİR SORUNDUR’

Diğer tarafta PKK Lideri Abdullah Öcalan’a dönük uygulanan tecrit politikası var. Uygulanan bu tecrit politikası ne anlam ifade ediyor?

Tecrit, bir kere insanlık suçudur. Hukuk devletinin olduğu bir yerde böyle bir yöntem olamaz. Ama bunlardan öte bir şeyden bahsediyorum. Kürt sorunu, küresel bir sorundur. Küresel ölçekte ele alıp, değerlendirmek gerekir. Kürt sorunu herhangi bir coğrafyaya sıkıştırılacak bir sorun değildir. Bugün Çin de bu sorunla ilgileniyor, ABD, Rusya, Avusturalya’da. Neden küreseldir? Çünkü Kürt sorununun olduğu coğrafya, Ortadoğu'dur. Ortadoğu'da şu anda dünya siyasetinin ağırlık merkezidir. Çok uzun süredir böyle ve çok uzun sürede böyle kalacak. Bu siyasete yön veren de Kürtlerdir. Dolayısıyla hem Ortadoğu'nun barışı hem dünya siyasetinin geleceği hem de Türkiye açısından çözüm Ortadoğu.

Peki bu çözüme dair bugüne kadar eskiyi tekrar etmeyen, yeniyi söyleyen kim?

Sayın Öcalan. Tecridi kaldırırsınız Ortadoğu’nun önünü açarsınız. Bu kadar basit, aritmetiği bu kadar net. Bunun ötesinde istediğiniz kadar laf edin, laf ü güzaf. Çünkü Sayın Öcalan yeni bir model öneriyor. Bir varlık meselesine çözüm getirirken, birlikte var olmayı ortaya koyuyor. Bu açıdan kıymetli. Tecrit, insan hakları ve hukuk devleti açısından önemini koruyor. Ama felsefi, ideolojik ve siyasi anlamları kaybedilmeden tecride yaklaşmak gerekiyor.

Sayın Öcalan  2013-2015 yılları arasında bunları fazlasıyla dile getirdi. Ancak o dönemde Türkiye'nin entelektüel dünyası yeterince bu konularla ilgilenmedi. Halbuki Türkiye'deki üniversiteler, entelektüeller, yazarlar, gazeteciler o iklimde yararlanarak, fikri tartışmaya açıp konuşabilirdi.

HDP’NİN BARIŞ ÇAĞRISI

Geçtiğimiz günlerde yeniden barış masasına oturma önerisinde bulundunuz. Bu çağrınız bazı kesimlerce ‘AKP ile ortaklık kuracaklar’ şeklinde okundu. Çağrınız kimeydi tam olarak?

Bir şeyi çok net tanımlamak lazım. Ben bu iktidara bir çağrı yapmıyorum. Bu iktidardan bir beklentim de yok. Bu iktidara şimdi geriye dönüp ‘nerede kaldık’ diyemezsin. Çünkü bu iktidar sadece masayı devirmekle kalmadı, aslında insanların içindeki duygu ve umutları da kırdı. Benim çağrım Türkiye halklarının barış çağrısına sahip çıkmasıdır. Bu iş sadece Kürt halkının omuzlarına bırakılacak bir iş değildir. Bu ülkede yaşayan herkesin, barış mücadelesine sahip çıkması gerekiyor. Asıl olan barış mücadelesidir. Barış mücadelesinin tabi ki müzakeresi de olacaktır, belli aşamaları da. Ama halk sahip çıkarsa, devletin zihniyetine, anlayışına ‘dur’ derse, ondan sonra barışın yolu açılır. Yoksa öbür türlü AKP ile masaya oturmak, çözüm süreci diye bir şey söz konusu değil. Olmaması da hayırlıdır. Çünkü bu zihniyetin ne olduğunu biz Çöktürme Planı’nda gördük, Kobani'de, Cizre'de, Suruç'ta, Ankara Gar Katliamı'nda, Sur'da gördük. Bu bir kez daha tekrarlanmayacak.

Bu ülkede yaşayan herkes barış iradesine sahip çıkmalı. Yani biz nasıl bir ülkede yaşadığımızın mücadelesini vermeliyiz. Kimseye havale edilecek bir iş değil.

Son olarak ABD'nin, PKK'li kimi üst düzey yöneticiler hakkında aldığı ödül kararına dair neler söylemek istersiniz?

Bunlar herhalde Texas sanıyorlar. Eskiden böyle filimler vardı, insanların başlarına ödül konulurdu. Tabi ki bu tür yaklaşımların hiçbirinin Ortadoğu'ya çözüm getirecek bir tarafı yok. Bir tarafıyla da komik. Ortadoğu bu hale getirenler, Rusya, Çin, ABD, Tepsi birer süper güç.  Dünyanın en büyük savaş harcamalarını yapıyorlar. Akşam haberlerinde insanların başına ödül kondu diye bir şey duyuyorsunuz. Şimdi olsa olsa bu bir orta oyunu olur. Ciddiyete davet etmek lazım.

Bakın söz konusu olan Ortadoğu halklarınız geleceğidir. Mülteciler, göçmenler, açlıktan ölen binlerce insan var. Her yer inanılmaz bir şiddet girdabında. Siyasettin gelip, buralara sürüklenmiş olması aslında bir acze düşmeyi gösteriyor. Bunlar artık ne denli gayri ciddi bir durum olduğunu bize gösteriyor. Bu gayri ciddiliğin nedeni de siyaset üretememe halidir. Bakın biraz önce dedim ki, ‘Kürt sorunu, küresel bir sorundur’. Küresel bir sorunu ancak küresel yöntemle aşabilirsiniz. Ama karşınızdaki tablo ödül! Bu mudur siyaset. O yüzden çok gayri ciddi bir durum olarak görüyorum.

Kaynak: Mezopotamya Ajansı

YORUM EKLE