HDP’nin Şubat ayındaki kongresinde mevcut eş başkanlar değişecek mi?

Ağustos ayından bu yana 24 belediyesine kayyım atanan HDP, sine-i millet çağrısını ve yol haritasını geniş katılımlı bir toplantıyla değerlendirdi

HDP’nin Şubat ayındaki kongresinde mevcut eş başkanlar değişecek mi?

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, 20 Kasım’da HDP’li belediye başkanları, milletvekilleri, parti bileşenleri ile Ankara’da gerçekleştirilen geniş katılımlı toplantıda yayınlanan deklarasyon ve erken seçim çağrılarına ilişkin açıklamalarda bulundu.

HDP’nin belediye başkanları, yöneticileri ve parti üyelerine yapılan operasyonlara yönelik tutumunun ‘sert’ olmadığı eleştirilerine yanıt veren HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, “Olağanüstü hâlin, istisna halinin süreklileştirilmesi hedefleniyor” ifadelerini kullanarak “Tüm bu mücadelemize rağmen, bize karşı yapılan hukuksuzluklara alıştığımıza dair bir algının da olduğunu biliyorum” dedi.

Temelli, “Medyasıyla, devletin diğer vasıtalarıyla bize karşı çok büyük bir psikolojik savaş da yürütülüyor. Haber kanallarında neredeyse hiç yokuz. Sesimizi duyurabileceğimiz birkaç mecra dışında eldeki tek alan sosyal medya. . Ama sosyal medyanın yankı odalarına, herkesin orada sadece kendi sesini duyduğu bir alana dönüşmesi de bir sorun. Herkes, sosyal medyanın o albenisi yüksek diliyle konuşmaya meylediyor. Muhalif sosyal medya kullanıcıları bu mecrayı ne yazık ki etnik kullanmıyor. Oysa bu alanı daha etkin kullanmak, örgütlemek, burada kurulan sözü yaygınlaştırmak üzerine daha fazla kafa yormamız gerekiyor. Çünkü baskılar karşısında sosyal medya, insanların soluk alabildiği yegâne alan halini aldı. Hukuksuzluğa karşı bu alanı aktif olarak kullanmak, boş bırakmamak gerekir” dedi.

Sine-i Millet” çağrılarını uzun süredir değerlendirdiklerini ifade eden Temelli, Türkiye’nin erken seçim sürecine girdiğini söyledi.

Temelli,“Tabandan çok güçlü bir çağrı gelseydi, Meclisten çekilirdik. Çünkü biz, diğer partilerden farklı olarak, halkımızla beraber bir örgütsel hayat biçimlendiriyoruz” ifadelerini kullandı.

HDP’nin Şubat ayındaki kongresine değinen Temelli, gündemlerinde eş başkan değişikliği olmadığını ifade ederek, “Kurulduğumuz günden beri komisyonlarımızın, kurullarımızın çalışmaları sonucunda kararlar alıyoruz. Ona göre parti yönetimimiz belirleniyor. Şu an için bir şey söyleyemem ama eş başkanlık düzeyinde bir değişiklik düşünmüyoruz. En azından bizim ve kurullarımızın, tabanımızın, halkımızın şu aşamada böylesi bir talebi yok. Ama önümüzde daha üç ay var” dedi.

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, Gazete Duvar’dan İrfan Aktan’ın sorularını yanıtladı.

Hemen her gün partinizin üyeleri, belediye başkanları, il başkanları gözaltına alınıp tutuklanıyor. Genel merkezinizin bazı tutuklamalara yönelik sert tepki bile vermediği görülüyor. Siz bu tutuklama furyasına alıştınız mı?

Hayır, sadece biz değil, siyaset yapan hiç kimse bu hukuksuzluğa alışmamalı. Ortadaki gerçeklik yeni bir hukuk yaratma değil, var olanın askıya alınmasıdır. Olağanüstü hâlin, istisna halinin süreklileştirilmesi hedefleniyor. Herhangi bir alanda hukuk askıya alınmaya başlandığı an, bir virüs gibi her alana sirayet eder. Dolayısıyla en ufak hukuksuzluğu kabul etmek, buna alışmak, bünyeyi ölüme yatırmaktır. O nedenle demokratik siyasetin içinde bir gelecek tasavvurunda bulunanların, en ufak bir hukuksuzluğa dahi şiddetle karşı çıkması gerekir ki, bu da en meşru haklarıdır. Biz de tam bunu yapıyoruz. Alışmak ne kelime; toplumun reflekslerinin yok edilmemesi için büyük bir mücadele yürütüyoruz. Sürekli çağrılar, eylemler yapıyoruz. Sorunuzu anlıyorum; tüm bu mücadelemize rağmen, bize karşı yapılan hukuksuzluklara alıştığımıza dair bir algının da olduğunu biliyorum.

Bu algı neden oluşuyor sizce?

Medyasıyla, devletin diğer vasıtalarıyla bize karşı çok büyük bir psikolojik savaş da yürütülüyor. Haber kanallarında neredeyse hiç yokuz. Sesimizi duyurabileceğimiz birkaç mecra dışında eldeki tek alan sosyal medya. Ama orada da ciddi sıkıntılar var.

‘HERKES SOSYAL MEDYANIN ALBENİLİ DİLİYLE KONUŞMAYA MEYLEDİYOR’

Sosyal medya paylaşımlarından çok sayıda insanın tutuklanmasını mı kastediyorsunuz?

Elbette, meselenin bir boyutu bu. Ama sosyal medyanın yankı odalarına, herkesin orada sadece kendi sesini duyduğu bir alana dönüşmesi de bir sorun. Herkes, sosyal medyanın o albenisi yüksek diliyle konuşmaya meylediyor. Muhalif sosyal medya kullanıcıları bu mecrayı ne yazık ki etnik kullanmıyor. Oysa bu alanı daha etkin kullanmak, örgütlemek, burada kurulan sözü yaygınlaştırmak üzerine daha fazla kafa yormamız gerekiyor. Çünkü baskılar karşısında sosyal medya, insanların soluk alabildiği yegâne alan halini aldı. Hukuksuzluğa karşı bu alanı aktif olarak kullanmak, boş bırakmamak gerekir. Hele ki, hiçbir soruna hiçbir çözüm üretemeyen, siyaseten tükenmiş bir iktidar varken…

Evet ama sorunları çözmeyerek de insanların kaderini, geleceğini belirleyebiliyor…

Sorunları çözmemek, insanların geleceğini yeni sorunlarla ipotek altına almak zaten siyaseten tükenmişliğin göstergesi. İktidar, tükenmişliğini şiddet politikalarıyla ikame ediyor. Kayyım politikası mesela, açık bir şiddettir. Bu uygulamanın hiçbir meşruiyeti olmadığı için, iktidar Kürt düşmanlığını meşruiyet zemini yapıyor.

Sizce anti-Kürtlük, toplum nazarında bir meşruiyet zemini olarak kabul ediliyor mu?

İktidarın uzun süredir yaptığı aritmetiğe göre yüzde 50 artı 1’e ihtiyacı var ve bunun konsolidasyonunu karşıtlık üzerinden sağlayabileceğini düşünüyor. Bu karşıtlığın en elverişli zemini milliyetçilik ve mezhepçilik. Dolayısıyla Kürt düşmanlığı, savaş politikaları, kayyım rejimi, iktidarın yegâne siyaset yapma yöntemi haline geldi. Elinde kalan tek şey bu. O yüzden de Kürtlerin en yoğun temsil edildiği parti olarak HDP’ye saldırılıyor. Bu karşıtlık siyaseti çok tepki topladığında “Kürtler kardeşimizdir” söylemine başvuruluyor.

‘AKP’DE KÜRT VEKİL OLMASI, KÜRT KARŞITLIĞI YAPILMADIĞI ANLAMINA GELMİYOR’

Erdoğan, son ABD seyahati sırasında partisinde 50 Kürt milletvekili olduğunu vurguladı…

Erdoğan bunu söylerken bile, kendi partisindekilerle diğer partilerdekiler arasında bir ayrıştırmaya gidiyor. Bu söylem bile birleştiricilik bağlamında kullanılmıyor. Kaldı ki, partinde Kürt milletvekilleri olması, Kürt karşıtı siyaset yapmadığın anlamına gelmiyor. Zaten bu ülkede demokrasiye, birliğe doğru atılan her adım, Erdoğan’ın iktidarda tutunamaması demek. HDP’yle esas meseleleri de bu. HDP var oldukça, demokratik siyaset, demokratik çözüm, demokratik cumhuriyet, yerel demokrasiyle güçlendirilmiş bir parlamenter sistem adına ihtimal var demek. Mevcut iktidar bu seçeneği ihtimal dahilinde bile bırakmamak istiyor. O yüzden bunca baskı, şiddet ve saldırı altındayız.

Baskılar karşısında HDP’nin siyaset yapamaz hale getirildiği söyleniyor. Milletvekilleriniz sokakta polis kalkanlarıyla bir nevi gözaltına alınıyor. Parlamentodaki sesinizin dışarı çıkmasını sağlayacak medya olanakları çok kısıtlı. Sizce HDP’nin sokakta veya parlamentoda belirleyici olabildiği herhangi bir konu, sorun var mı?

Daha iyi bir muhalefeti nasıl yapabiliriz, toplumsal muhalefeti nasıl güçlendirebiliriz gibi soruları zaten kendi aramızda sürekli tartışıyor, halkımıza danışıyoruz. Ama faşizm koşullarında HDP’den daha güçlü, daha etkin muhalefet yapan bir başka odak yok.

Bu tespiti neye göre yapıyorsunuz? Sizce etkili olup olmamanın kriteri ne?

Türkiye siyasetinde bugün en temel gündem nedir ve iktidarın karşısında sözü kuran kimdir? Bu soruya tarafsız yaklaşan herkes “HDP” yanıtı verecektir. İktidar, Kürt sorunu karşısında savaş politikaları dışında bir şey üretemezken, HDP dışındaki tüm muhalefet partileri Meclis’te tezkereye “Evet” demiştir. Kürt sorununun çözümü konusunda, bugüne yön veren iktidar ve devlet aklının dışında konuşan yegâne siyaset HDP ve bileşenleridir.

‘DEVLET AKLINI YİTİRMİŞ BİR İKTİDAR VAR KARŞIMIZDA’

Devlet aklı demişken… Varsa böyle bir akıl, şu an kimin beyninde şekilleniyor?

Aslında devlet aklını yitirmiş bir iktidar var karşımızda. Devlet aklı denen şeyi hiçbir zaman bir “üst akıl” olarak okumamak gerek. Devlet aklı üretilen bir şeydir. Nasıl üretilir? Toplumun ortaklaşmaları, oradan siyasete akan meseleler ve bunların ışığında kurumsal yapıların ürettiği akıl… Şu anda tüm bu mekanizmalar dağılmış, birbirinden kopmuş durumda.

Prof. Hamit Bozarslan, “rasyonel devlet aklının” yitirilmesinin bir nedeni olarak da kurumsuzlaşmayı gösteriyor…

Ben kurumsuzlaşmayı kurumların tasfiyesi değil, dönüştürülmesi olarak okuyorum. Kurumlar yozlaşmış, çöküntüye girmiş, dejenere olmuş olabilir. Fakat esas kurumsuzlaşma, kurumlarla toplum arasındaki ilişkinin kopmuş olmasıdır. Siyasetin esas ilişkiye geçeceği alanlar, kurumlarla bağını yitirmiş durumda. Toplumdaki bütün dinamikler, hareketler birer politik mesajdır. Bunların toplanması, ortaklaştırılması ve yeniden biçimlendirilmesi siyaset ve devlet kurumları arasındaki temel ilişkiyi oluşturmalıyken, Türkiye’de artık bu yok. Bugün kurumlar eliyle sadece topluma yapılan dayatmalar ve şiddet var. Bu da bizi kayyım rejimine, savaş politikalarına ve tecrit hukukuna götürüyor.

‘İKTİDAR YOLUNA DEVAM EDEBİLMEK İÇİN TECRİT HUKUKU UYGULUYOR’

Tecrit hukukundan kastınız ne?

Bu iktidar, yoluna devam edebilmek için hukuku askıya alıyor ve bunu da tecrit hukukuyla gerçekleştiriyor. Tecrit sadece Sayın Öcalan’a uygulanmakla kalmadı. Demokratik siyaset adına ne varsa, hepsi tecrit altında. Hukuk nasıl askıya alınır ve bunun yerine ne ikame edilir diye baktığınızda, arkadaşlarımızın dava dosyalarına yansıyanları görürsünüz. En bilinen örnek Selahattin Demirtaş’ın karşı karşıya bırakıldığı durumdur. Bırakın AİHM’in kararını, mevcut iç hukuk bile hem Demirtaş hem de Figen Yüksekdağ’ın tahliyesini gerektirirken, daha hapisteyken yeniden tutuklandılar.

Aynı karar geçtiğimiz hafta Hakkâri eski milletvekili Abdullah Zeydan’a da uygulandı…

Tabii. Keza Osman Kavala’ya yapılanlar… Bunlar bilinen isimler ama aynı durumu yaşayan ve kamuoyunda ismi bilinmeyen binlerce insan var. Bunların sırf 5 bini HDP’li. En son Suruç Belediye Eşbaşkanımız Hatice Çevik tutuklandı. Neden tutuklandığına dair hiçbir gerekçe yok. Savcının kanaati, bir gizli tanık, yasaların keyfi yorumu ve neticede “tutukluyorum”, bitti!

‘İNSANLAR RETWEET’TEN, BEĞENİ BUTONUNA BASMAKTAN KORKUYOR’

Bugün itibariyle kaç HDP üye ve yöneticisinin hapiste olduğuna dair elinizde rakamlar var mı?

Tutuklu arkadaşlarımızın sayısı 5 bin 200’ü geçti. 2016 yılından beri tutuklanıp bırakılan arkadaşlarımızı da dahil ettiğimizde bu sayı 10 bini geçiyor. Türkiye’de 500 bine yakın insan hakkında denetimli serbestlik uygulanıyor ve bunların da önemli bir kısmı siyasi davalardan kaynaklanıyor. Keza binlerce insan hakkında yurtdışına, hatta bulunduğu şehrin dışına çıkma yasağı var. “Tecrit hukuku” derken tüm bunları kastediyordum işte. Türkiye’ye yapılan açık cezaevi benzetmesinin uymadığı hiçbir alan yok. Faşizm sadece yasal yaptırımlarla değil, hayatın her alanında hareket tahditleri koyuyor. Sosyal medyada bir tweet’i retweet etmek istediğinizde bile bu tahditlerle, kısıtlamalarla karşılaşıyorsunuz. İnsanlar “beğeni” butonuna bile basmaktan çekinir noktaya getirilmiş durumda. Herhangi bir paylaşıma verdikleri ceza, aslında milyonlarca insanın hareket alanını kısıtlıyor. HDP’yle ilişki kurulmaması, HDP’lilerin sözünün paylaşılmaması bu şekilde sağlanmaya çalışılıyor. Psikolojik savaş, algı yönetimi dediğimiz de bu.

Tecritten söz etmişken, Hakkâri milletvekiliniz Leyla Güven’in başlatıp cezaevindeki binlerce mahpusun dahil olduğu, sekiz insanın yaşamına son verdiği açlık grevi süreci sonunda Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit kısmen kalktı. Fakat 23 Haziran İstanbul seçimlerinden sonra tecrit tekrar yürürlüğe kondu. Tecride karşı yürütülen mücadele boşa mı gitti?

Hayır, boşa gitmedi. Bir kere Türkiye’ye tecritin ne olduğunu anlattık. Bu da maalesef 200 günü bulan bir açlık grevi pahasına mümkün olabildi. İmralı’da 21 yıldır tecrit var ve son beş yıl mutlak tecrit uygulanıyor. Mutlak tecrit 5 Nisan 2015 tarihinden itibaren başladı. O tarihten sonra Türkiye’de yaşananlara bakıldığında, tecritle siyasetin arasındaki ilişkinin ne kadar belirgin olduğu görülür. Oysa tecridin kısmen kalktığı, Kürt sorunu konusunda demokratik çözüm imkânlarının ortaya çıktığı 2013-2015 yılları arası dönem ülke genelinde bir rahatlama yaratmıştı. Türkiye’nin tecritin manasını anlayabilmesi için 200 günlük açlık grevi çok belirleyici oldu. Kamuoyu, yaratılan tahditler, korkular nedeniyle ne yazık ki bu süreçte yeterli duyarlılık göstermedi. Demokrasi mücadelesinin yol kat edebilmesi için her şeyden önce bu korkuların aşılması gerekiyor. Öte yandan bu süreçte herkes, iktidarın İmralı’ya yaklaşımını, ne tür spekülasyonlara başvurabildiğini de görmüş oldu.

Öcalan gönderdiği son mesajında, kendisiyle yeniden başlatılan görüşmelerin yeni bir müzakere süreci anlamına gelmediğini, ama sürecin neye evrileceğinin, “tüm çevrelerden nasıl bir karşılık verileceğinin” 30-40 günlük süreçte anlaşılacağını söylemişti…

Evet, herkes Öcalan’ın bu mesajını 23 Haziran seçimine yordu. Oysa kastı seçimler değil, Rojava’ya yönelik tutumdu. Öcalan 7 Ağustos’ta açıklanan mesajında rasyonel devlet aklını aradığını ifade etmişti. İktidar hem tavrını hem de nasıl bir akılla hareket ettiğini 9 Ekim itibariyle net bir biçimde ortaya koydu.

‘ÖCALAN, ‘TÜRK KÜRTSÜZ, KÜRT TÜRKSÜZ YAPAMAZ’ DİYOR’

Sizce iktidar neden Öcalan’ın sözünün dışarı çıkmasını istemiyor?

Öcalan, Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz yapamaz diyor ama iktidar tam tersine, Kürt düşmanlığıyla ayakta kalmaya çalışıyor. Bu iki fotoğrafı yan yana getirince, Öcalan’ın sözünün neden dışarıya çıkmasının istenmediği daha net anlaşılır. Bakın, Öcalan mesajlarında Rojava Kürtlerine açıkça “Türkiye’nin hassasiyetlerini gözetme” çağrısı yapıyor. Fakat bir kere Türkiye, hassas olması gereken konuyla hiç ilgilenmemiş ki!

Hangi konudan söz ediyorsunuz?

Bağdadi, Türkiye’nin 5 kilometre ötesinde oturuyormuş. IŞİD meselesiyle ilgilenilmesi, Suriye’de demokratik bir çözüm yolu için çaba sarfedilmesi gerekirken, hâlâ Kobani’nin düşmesi üzerinden hesaplar yapılıyor. Öcalan, Türkiye’nin hassasiyetlerinden söz ederken, iktidardaki üç-beş insanın İttihatçı yaklaşımlarını kastetmiyor. Türkiye toplumunu, tarihini, kültürünü beraberce ele alıp bir değerlendirme yapıyor. Fakat buna mukabil iktidardakiler, kendi çıkarları uğruna yapay hassasiyetler yaratıyor.

‘CHP, TEZKERE VERDİĞİ DESTEK YÜZÜNDEN KENDİ TABANINDAN DA TEPKİ ALDI’

CHP’nin son savaş tezkeresine verdiği desteğin muhalefete maliyeti ne oldu?

CHP’nin tezkereye destek vermemesinin hem muhalefete hem de Türkiye’ye çok katkısı olurdu. Dolayısıyla bir kere muhalefet ve demokrasi güçleri, bu katkıdan yoksun kaldı. Fakat buna mukabil CHP’nin tezkereye onay vermesi, bizim dışımızda da, demokratik kamuoyundan, toplumdan, kendi tabanından, CHP’nin içinden bile çok sayıda tepki aldı. Kaldı ki Türkiye toplumunun önemli bir kısmı aslında bu savaşa, Afrin’den farklı olarak destek vermedi. Afrin döneminde tek ses bizden çıkıyordu, uluslararası kamuoyu da çok duyarsızdı ve toplumun önemli bir kesimi iktidarın arkasına dizilmişti. Ama bu sefer öyle olmadı. Belki bir savaş karşıtı hareket yükselmedi ama iktidara büyük bir destek de olmadı.

Geçtiğimiz gün açıkladığınız 12 maddelik deklarasyonda erken seçim çağrısı da yaptınız. Kemal Kılıçdaroğlu bu çağrınızı haklı bulduğunu söyledi ve ekledi: “Demokrasinin kuralları var. Demokrasi isteyenlerin bir araya gelmeleri işin doğası gereği. Erdoğan bizim yaptığımız ittifakı bozmak istiyor.” Kılıçdaroğlu, “demokrasi isteyenlerin bir araya gelmeleri işin doğası gereği” derken, size de bir mesaj mı veriyor?

Bir kere ne zaman olacağını bilmiyoruz ama erken seçim sath-ı mailine girildi. İktidar tükendi ve çözümsüzlükten beslenmek üzere topluma şiddet dayatıyor. Siyasi tükenmişliğe bir de iktisadi krizi eklediğinizde, seçimlerin 2023 kalma olasılığı yok. Biz bundan da öte, bir an önce erken seçim yapılması için hodri meydan dedik. Çünkü tükenmiş siyasette ısrar, çok daha büyük yıkımlar yaratır. Toplumun da buna hazır olduğunu düşünüyoruz. Seçim ne kadar erken olursa, bu tükenmiş siyasetin maliyetini daha az çekeriz.

‘STRATEJİMİZ OLMASA, MİLLET İTTİFAKI’NIN KONUŞACAĞI BİR BAŞARI OLMAZDI’

Kılıçdaroğlu’nun açıklamasına gelirsek…

Cumhurbaşkanı’nın Millet İttifakı’nı dağıtmak istediği açık. Fakat biz bu ittifaka dahil değiliz ve içinde de olmadık. Zaten iki kutuplu siyasete de başından itibaren karşı çıktık. Biz demokrasi ittifakından yanayız. İki-üç partinin bir araya gelip aritmetiği düzeltmeye çalışmasının, pazarlıkların, sağlıklı ittifaklar doğuramayacağını düşünüyoruz. Üstelik 31 Mart’ta cesaretle o stratejik kararımızı almasaydık, bugün Millet İttifakı’nın konuşacağı bir başarı da olamazdı. Biz demokrasi ittifakını 31 Mart öncesinde de, dün erken seçim çağrısı yaparken de dile getirdik. Demokrasi ittifakı yeni bir anayasa, gerçek anlamda bir yargı reformu ve yerel demokrasiyle güçlendirilmiş bir parlamenter sistem mutabakatına çağrıdır.

Bu çağrınız, CHP’yle bir ittifak ilişkisine girip girmeyeceğinize dair bize ne söylüyor?

Sadece CHP’yle değil, parlamentoda temsil edilen veya edilmeyen partilerle, bir seçim atmosferinde yan yana gelme koşullarını bugünden konuşmak çok anlamlı değil.

Neden anlamlı olmasın?

Bugün yapmamız gereken toplumu, toplumsal muhalefeti demokrasi ittifakı için harekete geçirmek, bu yöndeki talepleri açığa çıkarmak, o buluşmaları sağlamaktır.

‘CHP’NİN KÜRT SORUNU, ROJAVA VE KÜRDİSTAN İÇİN NE SÖYLEYECEĞİ BELİRLEYİCİ OLACAK’

Şu an söz konusu değil ama farz edelim ki yerel seçimler erkene alındı. CHP’nin, 9 Ekim’de başlatılan savaşa verdiği destek ortadayken 31 Mart-23 Haziran “ruhunun” tekrar dirilmesi söz konusu mu? Yine olsa yine CHP’li adaylara destek verir misiniz?

Siyaset bütün o meseleleri birbirine ekleyerek yol almıyor. 31 Mart’ta biz öncü rolü oynayarak bir strateji ortaya koyduk ve Türkiye’de çok önemli bir değişim, dönüşüm sürecinin önünü açtık. İnsanlar büyük bir umutsuzluktan çıktı, “bu iktidar değişebilir” umudu yeşerdi. Şimdi erken genel veya yerel seçimler geldiğinde, orada ortaya çıkacak ilişkiler geçmişin bakiyeleri veya yaşanmışlıklar üzerinden değil, gelecekte neler yapılacağı üzerinden biçimlenir. Dolayısıyla Rojava’da, Suriye’de, Türkiye’de ne yapmalı sorularına yanıtlar üretmek ve bu yanıtlar üzerinden buluşulup buluşulmayacağına bakmak gerekiyor. Bu yanıtları üretebilecekler mi? Türkiye’deki Kürt meselesi için, Rojava için ne diyecekler? Irak’ta, Kürdistan Bölgesel Yönetimi için ne diyecekler?

CHP’yi mi kastediyorsunuz?

CHP’yi de diğer muhalefet partilerini de kastediyorum. Ne diyecekleri ve ne yapacakları belirleyici olacak.

Yani CHP, savaş tezkeresine verdiği desteğin Kürtlerde yarattığı kırılmayı, geleceğe dair vaatleriyle telafi edebilir mi?

Her yeni ilişki, elbette geçmişi de kapsayarak kurulur.

CHP PM Üyesi ve eski milletvekili İlhan Cihaner, Bir+Bir için yaptığımız söyleşide parti yönetiminin savaşa destek kararının affedilemez büyüklükte bir yanlış olduğunu ve mevcut yönetimin bu yanlışı telafi edemeyeceğini söylüyordu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tezkereye verdiği desteğin kabul edilemez olduğunda herkes hemfikir. Görüldüğü gibi CHP’liler de, toplum da aynı kanaatte. Fakat bizim özellikle Kürt meselesine dair bir çözüm üretmek, toplumsal mutabakat yaratmak, bunun zeminini sağlamak gibi bir sorumluluğumuz da var. Demokratik bir anayasa, eşit yurttaşlık diyoruz… Bu konuda adım atılabilecek bir siyasi iklim ortaya çıkarsa, bunun gereğini bütün siyasi partiler yapmak zorundadır. CHP de, diğer partiler de her şeyden önce topluma, halklara duyarlı olmak zorundadır. “Ben duyarlı değilim, bildiğimi okurum” derseniz, yol kat etmeniz mümkün olmaz.

‘TABANDAN GÜÇLÜ BİR ÇAĞRI GELSEYDİ, MECLİSTEN ÇEKİLİRDİK’

Belediyelere kayyım atanması, milletvekillerinizin fiilen hareket edemez noktaya getirilmesi, binlerce üye ve yöneticinizin tutuklanması… Bu baskılar karşısında çoğunluğu dost cenahtan olmak üzere pek çok insan size “sine-i millete” dönme, parlamentodan çekilme çağrısı yapıyor. Siz ise 12 maddelik deklarasyonunuzda parlamentodan çekilmeyeceğinizi de ilan ettiniz. Bir kere tabanınızdan aldığınız sine-i millet çağrıları ne kadar yoğun?

Tabandan çok güçlü bir çağrı gelseydi, Meclisten çekilirdik. Çünkü biz, diğer partilerden farklı olarak, halkımızla beraber bir örgütsel hayat biçimlendiriyoruz. Bunca tutuklamaya, baskıya rağmen HDP’nin nasıl hâlâ ayakta kaldığını merak edenlere de yanıt vermiş olalım, tam da bu nedenle, yani halkımızla birlikte hareket ettiğimiz için ayaktayız. Öte yandan daha 4 Kasım 2016 darbesinden (HDP eş başkanlarıyla birlikte 12 milletvekilinin gözaltına alındığı gün) iki gün sonra, partimizin tüm yetkili organları toplanıp sine-i milleti tartıştı. O tartışma sürecini biz halkımızla beraber üç ay sürdürdük. İlçe ilçe, il il toplantı yaptık, cezaevlerindeki, sürgündeki arkadaşlarımızla görüştük. Ve o sürecin sonunda, siyasette bir kişi bile kalsak mücadeleye devam etme kararı aldık. 19 Ağustos’ta üç büyükşehir belediyemize kayyım atanan siyasi darbeden sonra sine-i millete dönme tartışması tekrar önümüze geldi. Biz ertesi gün Diyarbakır’daydık ve konuyu tartışmaya başladık. Ama bu tartışmayı da sine-i millet bağlamında değil, nasıl mücadele edeceğimiz üzerinden yürüttük. Elli günü aşan sokakta, çok yoğun saldırılara rağmen eylemler yaptık. Milletvekili arkadaşlarımız ölüm tehlikesi atlattığı halde direndik. Kayyım rejimini tüm Türkiye’ye bir kez daha teşhir ettik. İşin sadece kayyımların yediği kadayıflardan, kuruyemişlerden ibaret olmadığını herkese anlattık. Maalesef hem Türkiye hem de uluslararası kamuoyunu bazı konularda bilgilendirmek bile, medyanın malum hali dolayısıyla ağır bedellerle mümkün olabiliyor.

Çekilmeniz yönündeki önerileri nasıl değerlendiriyorsunuz peki?

Bu öneriyi yapan arkadaşların haksız veya yanlış olduğunu söylemiyorum. Bu da bir seçenektir. Ama içinde bulunduğumuz koşulları değerlendirdiğimizde, bu seçeneğin bugün için mücadelemize katkı sağlamayacağı sonucuna ulaştık.

‘AKP, MEŞRUİYET ZEMİNİ OLMADIĞI İÇİN İSTİSNA HUKUKU YARATAMIYOR’

Söyleşinin başında “daimi istisna hâli”nden söz ettiniz ki, bu söz akla Alman siyaset kuramcısı ve hukukçu Carl Schmitt’i getiriyor. Fakat Schmitt’in buna ilişkin meşhur makalesi “egemen, olağanüstü hâle karar verendir” cümlesiyle başlıyor. Mevcut iktidarın artık ülkeyi yönetemediğini söylüyorsunuz ama AKP-MHP uzun süredir “olağanüstü hâle” karar verebiliyor. Bu onu aynı zamanda egemen de kılmıyor mu?

Carl Schmitt normun yerine bir başka hukukun geçici süreliğine yapılandırıldığını söylüyor. Fakat AKP-MHP iktidarı istisna hâlini süreklileştirmeye çalıştığı halde bunun hukukunu yaratamıyor. Bu hukuku var edecek bir toplumsal meşruiyet zeminine de sahip değil. Naziler, olağan hukukun yerine başka bir hukuku koyarken, onun etrafında inanılmaz bir toplumsal destek yarattılar. O yüzden Nazi Almanyası, faşizmin ulaşabildiği en uç nokta olabildi. Ama Türkiye’nin mevcut iktidarı, sağ popülizmden beslenerek yaratmaya çalıştığı post-faşizmi, bir hukuk yaratamıyor.

Hukuktan kastınız kanunlar mı?

Hayır, aynı zamanda geniş kitlelerin dahil olduğu, desteklediği bir daimi olağanüstü hâl hukukundan söz ediyorum. AKP-MHP, faşizmde toplumsal mutabakatı sağlayamadı. Toplum rıza göstermedi için şiddete bu kadar başvuruyorlar.

‘KİTLELER ORTAK ZENGİNLİKTEN PAY İSTİYOR’

Korkut Boratav, ekonomik krizlerin illa olumlu dönüşümlere sebebiyet vermeyeceğini, beraberinde faşizmi de getirebileceğini söylüyor…

Korkut hocaya katılmamak mümkün değil. 1929’daki büyük kriz Nazilere kaynaklık etti, İtalya’da faşizmi yarattı, bütün Avrupa’da baskı rejimleri yarattı. Keza 1970’lerden sonraki kapitalizm bunalımı Türkiye’de 12 Eylül’ü, bütün Latin Amerika’da diktatörlükleri beraberinde getirdi. Naziler, bütün muhalifleri yok ederek bir artı değer üretim mekanizmasını yeniden düzenledi ve oradan elde edilen pastayla da toplumda rıza mekanizmasını üretti. Fakat bugün sırf Türkiye’de değil, dünyada da bunun olanağı yok. Sağ popülizmin finansmanı, sosyal yardımlarla yapılıyor. Peki sosyal yardımlar, o ailelerin yoksulluklarını aşmasını mı sağlıyor, yoksa onları yoksulluk girdabına sabitliyor mu? Ortalama sosyal yardım, insanları açlık sınırının çok aşağısında tutuyor. Oysa kitleler ortak zenginlikten pay almak istiyor ve Türkiye’de inanılmaz bir servet birikimi var. İnanılmaz zenginleşmiş bir azınlığa kitleler artık tepki gösteriyor.

Buna AKP tabanı dâhil mi?

Tabii. Mesele tam da bu! AKP tabanı ve toplumun yüzde 50’si, 60’ı rıza gösterseydi, zenginleşmiş azınlığa tepkili olmasaydı, iktidar demin sözünü ettiğimiz istisna halinin hukukunu kalıcılaştırabilecekti. AKP-MHP birlikteliği küçülüyor. Çünkü tabanlarındaki küçük bir azınlık zenginleşirken, geri kalanı herkes gibi yoksullaşıyor.

Peki bu kesim niye hâlâ AKP-MHP’ye oy veriyor?

İktisadi kaygılar oy davranışını etkiler ama bu davranışı belirleyen yegâne faktör değildir. Korkut hocanın da ifade ettiği budur. İktidar da bunu bildiği için, yoksulluk derinleştikte kutuplaşmayı, kamplaşmayı derinleştiriyor ve oy davranışını bunun üzerinden belirlemeye çalışıyor. Ama son bir yıl içinde artık bunun da sonuna gelindi.

‘GÜNDEMİMİZDE EŞ BAŞKAN DEĞİŞİKLİĞİ YOK’

31 Mart’tan sonra hem AKP hem MHP, erken seçimin gündemde olmayacağını ısrarla vurguladı. Sizin erken seçim çağrınız üzerine açıklama yapan Kılıçdaroğlu da “biz çağrı yapmayız ama önümüze gelirse de ‘evet’ deriz” yollu bir açıklama yaptı…

Ee, önlerine getirdik işte (Gülüyor). Erken seçim, hatta seçimin kendisi AKP’nin hesabına gelmiyor. Çünkü yapılacak ilk seçimde kaybedeceğini biliyor ve o yüzden bunu olabildiğince ötelemeye çalışıyor. Fakat siz bir takvim belirlediniz diye siyaset ona uymak zorunda değil. Sandık bize hızla yaklaşıyor.

Söyleşinin tamamı burada.

Kaynak: Duvar

Güncelleme Tarihi: 23 Kasım 2019, 14:21

Demokrat Haber'e Bağış Yap >>>

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER