HDP'den Kılıçdaroğlu'na 'dokunulmazlık' yanıtı: Günahını böyle çıkaramazsın

Temelli partisinin grup toplantısında konuştu

HDP'den Kılıçdaroğlu'na 'dokunulmazlık' yanıtı: Günahını böyle çıkaramazsın

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli partisinin grup toplantısında konuştu.

Bursa'da muhtarların kaleşnikoflu eğitimine değinen Temelli,  "Muhtarlar Beştepe’de teorik eğitimi tamamladılar. Şimdi ellerinde silahla atış talimi yapıyorlar. Neyin hazırlığı bu? Yoksa 686 nolu KHK’deki maddeyi muhtarlarla mı başlatıyorsunuz?" diye sordu.

Kılıçdaroğlu'nun dokunulmazlıklarla ilgili sözlerine de değinen Temelli, "Biz size çok anlattık. Ama siz bizi dinlemediniz. Şimdi bunun günahını böyle çıkaramazsınız. Biz size o tarihte dedik ki, dokunulmazlık düzenlemesi sadece dokunulmazlıkların geçici olarak kaldırılması değildir. Tek adam rejimini kurmak, muhalefeti sindirmek için yapılmaktadır. Siz bunları dinleyeceğinize “evet” dediniz. Anayasa Mahkemesi’ne de götürmediniz. Şimdi kalkıp diyorsunuz ki, “HDP’lilere anlattık, CHP’lilere anlatamadık”. Bence herkes anladı, bir tek siz anlamadınız. Ama hala bir şansınız var, Edirne Cezaevi’ne gidebilirsiniz. Selahattin Demirtaş size tane tane bunu anlatır. Giderken Kandıra’ya uğramayı da unutmayın" diye konuştu.

Temelli'nin konuşmasından satırbaşları şöyle:

Cezaevlerindeki son duruma baktığımızda yaşananların AKP iktidarının cezaevi siyaseti olduğunu görüyoruz. AKP iktidara geldiğinde Türkiye’de cezaevlerinde 55 bin kişi varmış. Bugün 230 bin kişi var. AKP 16 yıl boyunca, sadece cezaevi nüfusunu artırmakla kalmamış. Adli kontrol denetiminde yaklaşık 490 bin kişi var. Ya imza atıyorlar ya da yurt dışına çıkış yasakları var. Bazen haftada bir, bazen haftada iki. Yani memleket cezaevi olmuş durumda.

Tam da bu noktada bakanlar açıklama yapıyor. Yatırım yapıyoruz diye. 38 tane cezaevi yapmakla övünüyorlar. Cezaevi yatırımıyla övünen iktidarlara faşist iktidar denir. Bugünkü de bunu yapıyor.

Sadece bununla da kalmıyor. 5 Nisan 2015 tarihinden beri Sayın Öcalan’a uygulanan tecrit artık yaygınlaştı. Türkiye kuşatma altında, insanlar tecrit koşullarında yaşamaya zorlanıyor. Aslında bu tecrit, demokrasiye ve barışa yönelik bir tecrittir. Bugün yaşadığımız olaylar nerede başladı sorusunun yanıtını ararsak, başladığı yer 5 Nisan 2015’tir. İmralı’ya tecrit uygulamak savaş politikasıdır. İmralı’ya tecrit uygulamak, faşizmin kurumsallaşmasıdır.

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrencilerimiz savaşa hayır dedikleri için tutuklandılar. Cezaevlerinde 70 bin öğrenci var. Birçok ilçeden daha fazla bir nüfus, birçok üniversite nüfusundan daha fazla öğrenci cezaevinde. Ve bu 16 yıldır devam eden siyasetin, savaş politikasının, baskı rejiminin sonucu buralara geldi. Öğrencilerin birçoğu 12 yıl, 16 yıl hüküm almış durumdalar. Bu anlamıyla da cezaevi politikası sistematik bir AKP politikasıdır. Bu politikaya karşı da mücadelemizi yükseltme ve tüm tutsaklarımızın özgür kalmasını sağlayana kadar mücadelemizi sürdürme kararlılığındayız.

SAVAŞ POLİTİKALARINDAN VAZGEÇMİYOR

Artık bu iktidarın vazgeçemediği bir politikadır savaş politikası. Suriye’de yaşananlar bütün çıplaklığıyla bunu bize anlatmaktadır. Dün gece, kimyasal silahla ilgili BMGK olağanüstü toplantısı oldu. ABD’nin karar çıkmazsa bile Suriye’ye müdahale edeceğini açıklaması, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın Trump ile konuşması ve kimyasal silah kullanılmışsa müdahale edilmesini istemesi... Tabii bu görüşmeyi yaparken araya da gümrük vergileri mevzusunu sıkıştırıyor. Suriye’de ölen insanların değeri açısından çok önemli bir not. Yani siz oraya dair hassasiyetinizi belirtiyorsunuz, telefon açıyorsunuz, arada da çelik endüstriyle ilgili gümrük işini konuşuyorsunuz.

Bu nasıl bir hassasiyet, sizin gözyaşlarınız timsah gözyaşları. Kaldı ki, kimyasal silah kullanılıp kullanılmadığını bilmiyoruz. Ama daha önce kullanıldığını biliyoruz. Bu kimyasalların nereden gittiğini biliyoruz. Günü geldiğinde, bu belgelerle aslında bütün dünya aydınlanacak. Günü geldiğinde, bu kimyasalları oraya yollayanlar da yargılanacak.

Bugünkü iktidar, Suriye’de çözüme kavuşulması için adım atmıyor. Tam tersine, savaşı yükselterek kendi iktidarını sürdürmeyi düşünüyor.

İnsanlar kimyasalla ölmesin, topla tüfekle ölsün mü? İnsanlar hava saldırısında ölünce meşru, topla tüfekle ölünce meşru, kimyasalla ölünce mi meşru değil. Çocuklar ne kimyasalla ölsün, ne bombayla ölsün, ne kurşunla ölsün.

LAVROV 'AFRİN'DEN ÇIKIN' DEYİNCE TRUMP'I ARIYORSUNUZ

Afrin meselesi, en az Duma meselesi kadar önemlidir. Afrin’e yaklaşımınızla Duma’ya yaklaşımınız aslında sizin tüm zihniyetinizi ortaya koyuyor. “Afrin’den çıkın, Afrin Afrinlilerindir” dedik. Geçen gün bunu Lavrov da söyledi. Halbuki siz üçlü olarak bir araya geldiniz. Pazarlıklar yapmış, halletmiştiniz. Ama Lavrov bunu söyleyince Trump’ı arıyorsunuz. Bu nasıl bir siyaset, bu nasıl bir dış politika? Çünkü aslında bu dış politika seçim hesaplarına odaklı bir dış politika.

Suriye’de, demokratik çözümden bahsedenler, ÖSO’nun talanını, yağmasını görmezden geliyor. Bir de ÖSO komutanlarını ödüllendiriyorlar. Afrinliler yerinden yurdundan edilirken, Suriye’deki demokratik çözümün nasıl imkansızlaştırıldığını izlemiş oluyoruz. Bu IŞİD artıklarını, ÖSO’cuları alıp Suriye’den çıkın. Bir an önce herkes Suriye’den çıksın. Suriye’nin çözümü Suriye halklarının özgür iradesiyle mümkün olur. Suriye’de halklar var. Kürtler, Ezidiler, Süryaniler var. Bu coğrafyadaki çözümü de ancak halklar sağlayabilir. Yoksa sizin emperyal heveslerle oraya yerleşmeniz, ÖSO’cuları oraya taşımanız çözüm olmaz.

SURİYE'DE HUZURU BOZAN SENSİN

Geçen gün diyor ki, Suriye’de huzur olmazsa Türkiye’de huzur olmaz. Huzuru bozan sensin. Sen Suriye’den çıkınca huzur da gelecek. Suriye’den çıktığın gibi iktidardan gideceksin!

Bu kayyumcular o kadar akıllarını kayyumla bozmuşlar ki, Suriye’ye kayyum atıyorlar; vali, kaymakam atıyorlar. Hızlarını alamıyorlar, Meclis Başkanı bile kendini kayyum atıyor. Meclis’te bile Meclis Başkanı kendini kayyum olarak atıyor. Bu kayyumcu akılla her şeyi halledebileceklerini sanıyorlar. Halledemeyeceklerinin sonuçlarını da kısa sürede yaşıyorlar.

Bakın bu üçlü işine alıştılar. Yenikapı üçlüsü; Ruhani geliyor Suriye üçlüsü; Akkuyu üçlüsü... Bu Akkuyu meselesinde Ruhani, Putin geldi bir üçlü oluşturdular. Bu üçlü, Akkuyu meselesiyle de birlikte gündeme geldi. Tam 20 milyar dolarlık bir proje Akkuyu. Akkuyu’yu yapan firma Çernobil’i yapan firmadır.

Akkuyu’yu yapan firma, Çernobil’i yapan firmaysa, Çernobil’de olanın, Akkuyu’da başımıza gelmeyeceğini kim garanti edebilir? Kaldı ki, bu firma henüz mali sorunlarını da çözmüş değil. Kaldı ki, Akkuyu fay hattında. Kaldı ki, Mersin’de yaşayanlar bu santrali istemiyor. Ama kimse Akkuyuluları, Mersinlileri dinlemiyor. Kimse Türkiye’nin bu risklerine dikkat etmiyor.

AFRİN ÖZGÜR OLACAK

Varsa yoksa bu kayyum zihniyeti. Özgür insanların iradelerine ipotek koymak, kayyum budur. Bu, savaş politikalarının bir sonucu olduğu kadar, yolsuzluk ekonomisinin de bir sonucudur. Aynı zihniyet birkaç hafta önce Afrin’le ilgili konuşurken, inşaat sektörüne ilişkin fırsatlardan bahsetmişti. Şimdi de öğrendik ki, Afrin serbest bölge olacakmış. Ben söyleyeyim. Afrin serbest bölge olmayacak. Afrin özgür bir bölge olacak!

Suriye’nin geleceğine karar verecek olan Suriye halkları, Suriye’nin her yerini özgürleştirecek. Bu savaş politikaları ile ayakta duramayacaksınız.

MUHTARLAR ATIŞ TALİMİ YAPIYOR

Savaş politikaları açık savaşın sürdüğü yerlerde değil sadece. Artık her yerde. Bakın, silahlanma yarışı. Artık önüne geçilemez bir silahlanma furyası var. En son muhtarları gördük. Muhtarlar Beştepe’de teorik eğitimlerini tamamladılar. Şimdi ellerinde silahla atış talimi yapıyorlar. Neyin hazırlığı bu? Yoksa 686 no’lu KHK’deki şeyi muhtarlarla mı başlatıyorsunuz? Neyin hazırlığı bu diye ısrarla sormaya devam edeceğiz.

Bu silahlanma yarışının nelere mal olduğunu geçen hafta gördük Eskişehir Üniversitesi’nde.

10 Ağustos 2016’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ihbarcılığı teşvik etmiş: “O camiadan dostlarınız, arkadaşlarınız olabilir. Bu bir vatanseverlik borcudur.’’

Volkan Bayar; bu katil 103 akademisyeni ihbar etmiş, FETÖ’cü diye. Bu 103 akademisyeni mağdur etmiş. İlginç bir şey, Volkan Bayar belinde silahla Eskişehir’de dolaşırken, Eskişehir Emniyet Müdürü Engin Dinç hiç oralı değil. Fakat Engin Dinç Hrant Dink öldürülürken de hiç oralı değildi. Dönemin Trabzon İstihbarat Daire Başkanı. Bu insan Hrant Dink davasından 22 yılla yargılanıyor. 22 yılla yargılanan insan Eskişehir’de emniyet müdürü. Volkan Bayar 4 kişiyi katlediyor.

REKTÖRÜ İSTİFAYA ÇAĞIRIYORUZ

Bu silahlanmanın da ötesinde, aslında nasıl bir yönetim anlayışının hakim kılındığını gösteriyor. Volkan Bayar’dan şikayetçi olan akademisyenler var. Defalarca rektöre dilekçe veriyorlar. Bu konunun ele alınmasını, soruşturma açılmasını istiyorlar. Rektör oralı değil. Çünkü üniversite rektörleri de kayyumdur. Seçilerek değil atanarak oraya gelenlerdir. 4 akademisyenin cenazesini kaldırıp hiçbir şey olmamış gibi görevlerine devam etmişlerdir. Rektörü istifaya çağırıyoruz.

Bu savaş, militarizm, silahlanmadır. Bunu diğer ayağı ekonomidir. “Yolsuzluk ekonomisi” diyorduk, artık “talan ekonomisi” diyebiliriz.

Dün herkes demokrasi konusunda gelişme beklerken bir teşvik paketi, talan paketi daha açıklandı, iyi bir törenle. Törende, Başbakanlık’ta çalışan Binali Yıldırım söz aldı önce. Paketten haberi yok. Çünkü Endüstri 4.0 devriminden bahsetti. Endüstri 4.0’ı yakalayabileceğimizden bahsetti. Binali Bey ya Endüstri 4.0’ı bilmiyor ya da paketi. Ben iyi niyetli yaklaşıyor, “paketi bilmiyor” diyorum. Çünkü İbrahim Kalın bir gün önce paket hakkında çok daha ayrıntılı bilgi verdi. Başbakan’ın haberi yok. O hala Endüstri 4.0 diye konuşuyor.

Endüstri 4.0 devrimi olmadı, ama Binali Bey üzülmesin, çünkü tam o sırada Euro devrimi oldu, Euro 5.0 oldu. Şirketlere yönelik bir teşvik paketi ortada. 19 şirkete 23 teşvik. Bir kısmı önceden kullandırılmaya başlanmış bile. Hangi şirketlere yansıyacak diye baktığımızda, bunun 4.0 ile bir alakası olmadığını görüyoruz. Bunun endüstriyel gelişmelerle de bir alakası yok. Bu, bildiğiniz kayırmacılık. Organize bir talan paketi.

5 MİLYON İŞSİZ VAR

Cari işlem açığı 19 milyar dolar azalacakmış. Yani siz 135 milyar lira teşvik vereceksiniz, bu 19 şirket öyle bir mucize yaratacak ki, cari açık 100 milyar azalacak. Azalt, para sende. Niye bu 19 şirketle kaynakları çarçur ediyorsun? 35 bin kişiye iş sağlayacakmış. 5 milyon işsiz var bu ülkede, 35 bin ne ki? Dolaylı yolla bu 135 bine çıkarmış. Bunun aslında nasıl bir talan olduğunu teşvik paketinde görüyoruz.

Peki, nereden bulacaklar bu parayı? Gazetecilik yapan bazı arkadaşlar vardı eskiden, şimdi gazetecilik ceketlerini çıkardılar, AKP’de işe girdiler. Ama gazetecilik yaparken, biz ne zaman işçiler, emekçiler için bir paket açıklasak, sosyal politikalar konusunda adım atsak bize sordukları ilk soru, “kaynağı nereden bulacaksınız”. Sorsanıza şimdi kaynağı? Kaynağın yeri belli, ama soracak gazeteci kalmadı.

Kaynak aslında bizim vergilerimiz. Bu ülkenin haysiyetli vatandaşlarının, emekçilerinin, çiftçilerinin,  köylülerinin ödediği vergiler. Paket baştan sona vergi istisnası, muafiyeti ile dolu. Yani diyor ki, ben almam gereken 135 milyarı vergi olarak almayacağım. Şimdi KDV istisnası ile ilgili maddenin Meclis’ten neden apar topar çekildiğini anladık. “Kimlere istisna getirileceğine de ben karar vereceğim” diyor.

Bu talanın bir maliyeti var. Kim ödeyecek bunu. Yakında göreceğiz, zamlarla hepimiz ödeyeceğiz. Emekçiler ödeyecek, çiftçiler, doktorlar, öğretmenler ödeyecek. Bu maliyetin toplumsallaştırılmasıdır. Tutturulan yol budur. Teşvik adı altında, AKP iktidarının kaçıncı teşviki? İpin ucu kaçtı, hiçbirinin bu ülke ekonomisine bir yararı olmadı. Tam tersine yoksulluk ve işsizlik yaygınlaştı. Enflasyon, işsizlik ve bir de zenginler çift haneli.

Tabii bütün bunları yaparken, kurda düşme bekleniyor. Kur-faiz meselesi olumlu yönde gelişecek deniyor. Faizler düşecek deniyor. Bu kur-faiz meselesinin en başarılı (!) örneği Çiller zamanıdır. Çiller, ‘94 yılında bu faiz-kur ilişkisinden bihaber olduğu için, ki iktisat profesörüdür, faizleri indirdi, kıyamet koptu. 5 Nisan kararlarıyla nominal faiz yüzde 406’ya çıktı. Onun sonuçları, 7-8 yıl sürdü. 2001’e geldiğimizde yine büyük bir kriz yaşadık. O zaman koalisyonda ekonomi doktoralı Bahçeli vardı, şimdi de var. O yüzden kriz emareleri deyince, anlamanız için Bahçeli’ye bakmanız lazım. O zaman da Türkiye’de gecelik faizler yüzde 2000’lere vurdu. Ne zaman bu ilişkileri atlayıp hamle yapsanız, faizler coşuyor.

Bunu Mehmet Şimşek bilmiyor mu? Biliyor, ama gerçekleri söylemekten korkuyor. Naci Ağbal bilmiyor mu? Biliyor. Ama vekilimiz Garo Paylan’ın soru önergesine halen cevap vermiş değil. Siz böyle gizli görüşmeler mi yapıyorsunuz, faizleri düşürmek için birileriyle pazarlık mı yapıyorsunuz? Sorularımız hala havada duruyor. İktisat 3. sınıf öğrencisinin bile halledebileceği bir meseleyi halledemeyen bir iktidarla karşı karşıyayız. 

ŞEKER FABRİKALARININ SATIŞINDA ŞAİBE HAT SAFHADA

Tabii, bu talanın etkileri tüm ülkeyi kaplıyor. Tarım alanını, esnafı kaplıyor. Devlet Su İşleri’nin su havzaları üzerindeki yaptırımları görüşülecek. Bugün 14 bin 487 meclis üyesi bulunan çiftçilerin sulama birlikleri artık DSİ’nin yaptırım alanına geçiyor. Yani, buralar da özelleştirilebilir. Buralar da sanayi havzalarına dönüştürülebilir. Bu temiz su kaynakları bugün Ergene’de olduğu gibi kanserojen vahaya dönüşebilir.

Tıpkı şeker fabrikalarının satılma telaşı gibi. Şu ana kadar 4 tane şeker fabrikası satıldı, alan firmaların bazılarının firma olup olmadığı belli değil. Şaibe hat safhada. İhale rakamlarına baktığımızda; şeker fabrikalarının 1 yıllık ekonomiye katkılarıyla aynı para. Alan şirketler 1 yılda amorti edecekler. Kaldı ki, alan şirketler ne kadar tarım işine devam edecekler şüpheli, çünkü alan firmalar arasında katı yakıt üreten firmalar var. Şekerden katı yakıt üretmek demek, kimya sektörünü tarım arazilerinin ortasına kurmak demek.

Bütün bunlar olup biterken en çok konuşulan şey ittifaklar. Seçim odaklı bir görüşme trafiği var. Cumhur ittifakı oldu, bir kirli koalisyon karşımızda. Bunun hangi pazarlıklarla olduğunu çok net görüyoruz.

İlke sözcüğünü de çok kullanıyorlar. İlkeli olmak iyi bir şey. Fakat bunun altını doldurmak lazım. Hangi ilkelerde buluşacağız? Bu ilkelerin ne olduğunu artık konuşma zamanı. Demokrasi ilkeleri… Hangi demokrasi? Nasıl bir demokrasi? Bahsettiğiniz şey bu tek adam rejiminden önceki demokrasi ise bunu tekrar düşünmemiz gerekiyor. Çünkü o parlamenter demokrasiye gönderme yaptığımızda, şunu unutmamalıyız, o vesayetçi sistem kendini ürete ürete bugünler başımıza geldi. Eğer biz şimdi demokrasi ilkelerinden konuşacaksak, bu demokrasi ilkelerinin yeniden bu tür vakalara yol açmaması için çok iyi şekillenmesi lazım.

Biz bunları söylediğimizde kimse bu konuya girmiyor. Çünkü biz bunları söylediğimizde yerel demokrasiyle güçlendirilmiş bir parlamenter demokrasiden söz ediyoruz. Akkuyu’dakiler Akkuyu’dan söz edebilsinler diye güçlü, radikal bir demokrasiden söz ediyoruz.

Bu olduğu zaman, ancak demokrasi önümüzde bir daha bu sıkıntılara yol açmadan kendisini geliştirebilir. “İlkeler” diyenlere bir bakıyorsunuz, o kabaran milliyetçilik duygusuna teslim oluyorlar.

KÜRT DÜŞMALIĞI SÖZ KONUSU OLDUĞUNDA İLKELERDEN ESER KALMIYOR

İlkelerin bir sınırı varmış demek ki; Kürt düşmanlığı söz konusu olduğunda, bir bakıyorsunuz ilkelerden eser kalmıyor. Afrin söz konusu olduğunda, ilkelerden eser kalmıyor. Yolsuzluklar söz konusu olduğunda, savaş ekonomisi söz konusu olduğunda ilkeler kalmıyor.

Bu nasıl demokrasi, nasıl mücadele olacak? Bu ilkeleri arayacağınız yer meclis salonları değil. Bu ilkeleri arayacağınız, üreteceğiniz yer demokrasi mücadelesini sırtlayan halklardır. Üretmezseniz ne olacak? Alanlaerda, fabrikalarda olmazsanız, olacağınız yer Meclis salonlarında hamasettir.

Şu üsluba bakın, birbirlerine sürekli hakaret diyor, birbirlerini aşağılıyor. Onlar hakaret ediyor, benim arkadaşlarım hapis yatıyor. Bu nasıl bir akıldır? Birbirlerine ağza alınmayacak sözleri seçim yatırımı olsun diye bu kadar rahat kullanıyorlar. Bu ülkenin savaş karşıtları, vergi ödeyenleri, demokrasi mücadelesini yükseltenleri ilkeleri de belirleyenlerdir. Bunu öğrenmenin yolu, onların arasında olmaktır. Yoksa gizli pazarlıklarla bu iş olmaz.

Yarın Ankara’da bir duruşma var, sevgili Selahattin Demirtaş’ın duruşması. Biz herkesi duruşmaya davet ediyoruz. Çünkü orada sadece bir duruşma yok. Orada bu ilkeler konuşuluyor. Demokrasi ilkeleri konuşuluyor. Herkesi davet ediyoruz. Oraya gelin ve bu duruşmaları izleyin.

KILIÇDAROĞLUU SUÇ MAHALİNE GERİ DÖNÜYOR

Bunu izlemek yerine Sayın Kılıçdaroğlu suç mahalline geri dönüyor. Bizde fil hafızası var Sayın Kılıçdaroğlu. Bak size bir şey hatırlatayım. Diyorsunuz ki; tarih 7 Mart 2016, dosya falan yok ortada; diyorsunuz ki, “Ben dahil tüm dosyaları getir”. 12 Nisan’da AKP getiriyor. Yeşil ışığı yakıyorsunuz. Biz iktidar olunca da böyle bir muhalefetin bize nasip olmasını istiyoruz. Yine bir televizyon programında,  “Anayasa’ya aykırı, ama evet diyeceğiz” diyorsunuz. Şimdi de diyorsunuz ki, “biz dokunulmazlıklara ilişkin tavrımızın sebebini HDP’lilere anlattık”. Biz böyle bir şeye ikna olmadık ki. Tam tersine, biz size çok anlattık. Ama siz bizi dinlemediniz. Şimdi bunun günahını böyle çıkaramazsınız.

Biz size o tarihte dedik ki, dokunulmazlık düzenlemesi sadece dokunulmazlıkların geçici olarak kaldırılması değildir. Tek adam rejimini kurmak, muhalefeti sindirmek için yapılmaktadır. Siz bunları dinleyeceğinize “evet” dediniz. Anayasa Mahkemesi’ne de götürmediniz. Şimdi kalkıp diyorsunuz ki, “HDP’lilere anlattık, CHP’lilere anlatamadık”. Bence herkes anladı, bir tek siz anlamadınız.

Ama hala bir şansınız var, Edirne Cezaevi’ne gidebilirsiniz. Selahattin Demirtaş size tane tane bunu anlatır. Giderken Kandıra’ya uğramayı da unutmayın.

FETÖ İLE İTTİFAK SÜRÜYOR

Yarınki duruşma bu açıdan büyük önemde. Çünkü salona girdiğinizde başka bir şey daha görüyorsunuz. Fezlekeleri FETÖ davasından yargılanan savcılar hazırlamış. AKP iktidarı her seferinde FETÖ ile mücadelenin devam ettiğini söylüyor. Kendi bakanları açıklama yapıyor, diyorlar ki, FETÖ ile mücadele tamamdır, ama OHAL devam edecek diye. FETÖ ile mücadele ettikleri yok. Mahkeme salonlarında FETÖ ile ittifakları sürüyor. Bunun örneği yarın Sincan’da, 16 Nisan’da Silivri’de. Gelirseniz bu ittifakı da görürsünüz.

“Anayasa’ya aykırı ama evet” dediniz. Anayasa Mahkemesi’ne götürmediğiniz için bu uygulama sürüyor. Hiçbir yargıç da cesaret gösterip Anayasa Mahkemesi’ne taşımadığı için Anayasa’ya aykırı yargılamalar sürüyor. Bu, yargının düştüğü çıkmazdır. Ana muhalefet partisi Anayasa Mahkemesi’ne götüremiyor, OHAL rejimi her yerde kendini var ediyor.

Buna karşı mücadelemizi yükselteceğiz, alanlarda olacağız. Emekçiler, Türkiye halkları, kadınlar, işçiler, köylüler yan yana gelecek. Emek ve demokrasi güçleri, savaş karşıtları alanlarda buluşacak. Bu yol, mücadeleyle açılır. Bu yolu açınca seçim meselesi açılır. Bunu bildiğimiz için Newroz alanlarında gücümüzü gösterdik, 1 Mayıs alanlarında da gücümüzü göstereceğiz.

Güncelleme Tarihi: 11 Nisan 2018, 10:01

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER