Demirtaş'ın 3. gün savunmasının tamamı

Demirtaş tutuklu bulunduğu davada savunma yapmaya devam etti

Demirtaş'ın 3. gün savunmasının tamamı

Eski HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuklu bulunduğu dosyadan ilk kez hakim karşısına çıktığı duruşma üçüncü gününde devam etti.

Demirtaş’ın tutukluluk halinin devamına karar verildi.

Sincan Cezaevi Kampusü Duruşma Salonu’nda yapılan duruşmada Demirtaş, 31 fezlekenin birleştirilmesiyle oluşturulan dosyanın geneli üzerindeki beyanda bulundu.

AVUKATLARA FOTOĞRAF ELEŞTİRİSİ

HDP milletvekilleri ile yaklaşık 50 avukatın izlediği duruşmanın 3’üncü günü mahkeme başkanının fotoğraf tepkisiyle açıldı. “Bir üzüntümü dile getirmek istiyorum” diyerek söze başlayan Mahkeme Başkanı, duruşma salonunda müdafii sıralarından çekilmiş bir fotoğrafın internet sitelerinde yayınlandığına dikkat çekti ve “bunu bir avukat arkadaşa yakıştıramıyorum” dedi.

Nergis Demirkaya'nın Gazete Duvar'da yer alan haberine göre Mahkeme Başkanı avukatlardan duruşma sırasında cep telefonlarını dışarı çıkarmamasını talep etti.

Mahkeme Başkanı daha sonra dosyanın tamamının taralı olarak içinde yer aldığı 3 DVD’yi Demirtaş’a teslim etti. Demirtaş, duruşmanın ilk gününde dosya eklerini görmediğini, talep etmesine karşın verilmediğini, verildiğinde de ücret talep edildiği yönünde değerlendirmeler yapmıştı.

Mahkeme Başkanı bunu hatırlatarak “200 TL kardasınız” dedi. Demirtaş bu ekleri incelemek için zaman talep edeceğini söyledi.

Daha sonra Demirtaş, savunmasına devam etti. Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) savunduğu ‘demokratik özerklik’le ilgili değerlendirmeler yapan Demirtaş, bu çerçevede ‘Ortak Vatan Demokratik Cumhuriyet’ sloganını kullandıklarına dikkat çekti.

Demokratik Toplum Kongresi’nin yasa dışı olmadığını, gayri resmi çalışması bulunmadığını anlatan Demirtaş, bu çalışmanın “Dağa çıkmayın, sivil, barışçıl başka yollar var” anlamı taşıdığını, “Şiddet örgütü değil şiddetin alternatifi bir örgüt” olduğunu söyledi.

Demirtaş’ın 16 Şubat günü görülen duruşmada yaptığı savunma şöyle oldu:

Günaydın, herkese teşekkür ve selamlarımı iletiyorum.

31 fezlekemin içeriğine dair kapsamlı bir değerlendirme yapıp, her bir fezlekede ayrı ayrı savunmaya geçmeden önce bir alt bilgi oluşsun diye Türkiye’deki demokrasi sorununun, Kürt sorununun alt planını, tarihi geçmişini anlatmaya çalışmıştım; bunun kısmen bölgesel sorunlarla bağlantısını anlatmaya çalışmıştım.

Çünkü fezlekelerde bana itham edilen, iddia edilen suçlamaların bir kısmı toplantı gösteri yürüyüşleridir, ki aslında bunlar da ifade özgürlüğü kapsamındaki suçlamalardır. Çünkü sadece sözle değil yürüyüşle de, protestoyla da, mitingle de insanlar düşüncelerini açıklayabilirler. Dolayısıyla fezlekelerin neredeyse tamamı düşünce, ifade meselesiyle ilgili konulardır.

O halde bu düşüncelerim neyi ifade ediyor, neyi anlatmaya çalışmışım, tam olarak neye tekabül ediyor, hangi siyasi gelişmelere tekabül ediyor? Biraz daha kaldığım yerden devam etme ihtiyacı hissediyorum. Dün özellikle Türkiye’nin nasıl bir toplumsal yapılanma ile yeni yüzyılda yoluna devam etmesi gerektiğine dair hem kendi şahsi hem de partimin görüşlerini paylaşmaya çalıştım. Tabii ki bu görüşler bir günde oluşmuş görüşler değil. Her insanın görüşü uzun bir süreç çerçevesinde oluşur. Partiler için de bu böyledir. Partiler de görüşlerini, programlarını oluştururken tartışmalar yürütürler, çalışmalar yürütürler, çalıştaylar yaparlar, konferanslar yaparlar, araştırmalar yaparlar.

Nitekim hem DTP, yani benim ilk görev yaptığım, milletvekili seçildiğim partim DTP, daha sonra Eş Genel Başkanlığını üstlendiğim BDP ve son olarak da şu anda milletvekili olduğum ve bir müddet de Eş Genel Başkanlığını yaptığım HDP’nin görüşleri, hepsi birbirinden uzun tartışmalar, deneyimler, çalıştaylar sonucunda oluştu. İstikrarlı bir şekilde savunduğumuz görüşler de vardı. Tabii zaman zaman değişime uğrayan güncel, aktüel gelişmelere göre, ihtiyaçlara göre revize ettiğimiz parti programımız ve görüşlerimiz de oldu. Nitekim Türkiye değişiyor, dünya değişiyor, insanlık değişiyor, ihtiyaçlar beklentiler değişiyor; partiler de programlarını, kişiler de düşüncelerini buna göre değiştirmeli ve yenilemeli düşüncesinden hareketle bunları yaptık. Nitekim bazı fezlekelerde, bazı çalıştaylar, bazı toplantılar, bazı konferanslarda yaptığım konuşmalar, hatta o toplantıya katılmış olmamın kendisi bile terör örgütü üyeliği veya yöneticiliği olarak gösterildiği için özellikle bunu belirtiyorum.

DTK son derece meşru, legal, yasal bir yapıdır, bir platformdur

Partimin, şahsımın ve topluma aleni bir şekilde açıkladığımız görüşlerimizin gelişme aşamaları toplumdan bağımsız olmamıştır. Toplumun her kesimiyle yapılan tartışmalar neticesinde şekillenmiştir. Fezlekelerin büyük bir kısmı yapılan konuşmalar itibariyle demokratik özerklik üzerinedir.

İddia şudur ki; bu PKK’nin, Öcalan’ın talimatıyla uygulanmıştır. DTK, Öcalan’ın talimatıyla kurulmuştur. Bu bir terör yapılanmasıdır. Buna üye olanlar da veya toplantısına katılanlar da bu şekilde terör örgütünün yöneticiliğini, üyeliğini, destekçiliğini yapmışlardır. Hali hazırda Türkiye’nin birçok mahkemesinde benzer davalar sürdürülüyor. DTK ile şu veya bu şekilde ilişkili olan herkes hakkında bir soruşturma yürütülüyor. Kimileri işte hazırlık aşamasında, kimileri kovuşturma aşamasında.

Tabii ki, DTK son derece meşru, legal, yasal bir yapıdır. Bir platformdur. STK’ler, siyasi partiler, şahsiyetler, kanaat önderleri, akademisyenlerden oluşan ve AB ile uyum yasasındaki bir değişikliğe istinaden oluşmuştur. Nedir o değişiklik? “Sivil toplum örgütleri bir araya gelerek tüzel kişiliğe haiz olmayan platformlar oluşturabilirler.” Şu anda Dernekler Kanunu’nda bu yasa duruyor.

AB uyum yasalarında bu değişiklik yapılırken çıkarılma nedeni şuydu: O dönem Türkiye’nin çeşitli yerlerinde platform adı altında faaliyet yürüten kuruluşlar vardı, yapılanmalar vardı. Gerek kolluk güçleri, gerek soruşturma makamları, gerekse mahkemeler bu konuda tereddüt içerisindeydiler. “Nasıl değerlendireceğiz bunu, tüzel kişiliği yok, bu yapılanmayı nasıl alttan alacağız, suç oluşturuyor mu bu örgütsel yapı?” gibi tartışmalar vardı. Yargı birbiriyle çelişki halinde kararlar da veriyordu.

Örneğin demokrasi platformları, çevre platformları, kadın platformları, düşünce, inanç platformları; İstanbul’dan Diyarbakır’a, Hakkari’ye kadar her yerde bu tür platformlar faaliyet yürütüyordu. Bu çelişkiyi ve yargıda kararlardaki bu uyuşmazlığı gidermek üzere kanunda bu değişiklik yapıldı ve platform tarifi yapıldı. DTK de o dönemde Diyarbakır’da faaliyette olan Diyarbakır Demokrasi Platformu’nun aslında çok daha gelişmiş, genişlemiş, büyümüş bir yapılanmasıydı. Diyarbakır Demokrasi Platformu, Demokratik Toplum Kongresi oluştuktan sonra sönümlendi. Onun yerini DTK aldı.

İnsanları veya toplumu yasalarla demokratikleştiremezsiniz

Dün ifade etmeye çalıştığım toplumun demokratikleşmesidir. Devletin demokratikleşmesi ise başka bir şeydir. O yasalarla olur, yönetmeliğiyle, kurum kuruluşların demokrasiye uygun işleyişiyle, hukukun üstünlüğü ile olur. Toplumdaki demokrasi ise yaşayarak, pratikte hayata geçirilerek inşa edilir. Kültüre dönüştürülür. İnsanları veya toplumu yasalarla demokratikleştiremezsiniz. Üstten bir toplumsal mühendislikle yapamazsınız. Hiçbir toplum bu şekilde demokrasiyi kültür haline dönüştürmez ve demokratik bir topluma dönüşmez. Bunun için bizatihi bunun pratikle yaşanması lazım. Bu ikili ilişkilerde de, aile içinde de böyledir, kadın erkek arasındaki ilişkide de böyledir. Medeni Kanun’da, “kadın ve erkek arasındaki ilişki demokratik olmalıdır” yazsanız da bu otomatikman böyle olmuyor. Bunun yaşayarak, deneyerek, yanılarak öğrenilmesi gerekir. Bizim demokratik toplumdan kastımız budur.

DTK demokratik yaşam deneyimidir

Nasıl öğrenecek peki toplum demokrasiyi? Devlet kendi içerisinde hukukun egemenliği konusunda bir demokrasi revizyonuna tabi tutulurken, toplum nasıl demokrasiyi tanıyacak, öğrenecek? Sözde, lafta biz demokrasiyi biliyoruz. Yani demokrasiden hiç nasibini almamış bir insana da sorsanız, demokrasiyi biliyordur, kendini demokrat olarak tanımlar, ama gerçek öyle midir? “Her birimiz kendimizi bu aynada görmeliyiz” dedik. Toplumla ilişkilerimizde, birbirimizle ilişkilerimizde, öteki diye tanımlanan kimliklerle, inançlarla ilişkilerimizde, devletle ilişkilerimizde demokrasi ilkeleri yaşama geçiyor mu? “Bunu ancak şu şekilde biz hayata geçirebiliriz ve topluma bir mekanizma yaratabiliriz; demokrasiyi yaşayabileceği, deneyimleyebileceği mekanizmalar yaratarak bizler STK’lar, siyasi partiler olarak bunun öncülüğünü yaparak, yaşadığımız toplumda hep birlikte demokrasiyi deneyimlemeye çalışabiliriz” tartışmaları üzerinden oluşmuş platformlardır bunlar. DTK de bütün bu sivil toplum örgütleri, platformlar, bahsettiğim bileşenlerin bir araya gelerek oluşturduğu bir demokratik yaşam deneyimidir.

Burada kastettiğim nedir, biraz daha açmaya çalışayım. Toplumun her alanında sabah uyandığınızda evinizdeki insanlarla başlamak üzere sürekli ilişki halindeyizdir. Esnafla, şoförle, okulda arkadaşlarla, iş yerinde meslektaşlarla, kamu görevlileriyle, herkesle ilişki halindeyiz. Bu ilişkiler de normal olarak her gün rutin bir şekilde yürümeyebilir. Sorun çıkabilir, arıza çıkabilir, ki nitekim bu olduğu için hukuk doğdu. Toplumun içinden hukuk doğdu. Toplumsal hukuk bu şekilde oluştu. Bu işin devleti oluşunca da, devlete bağlı mahkemeler vs. oluştu.

Fakat toplum bütün sorunlarının devlet tarafından çözülmesini beklemek zorunda değil. “Kendi arasında çözebileceği, diyalog yoluyla, uzlaşarak çözebileceği her türlü sorununu, ekonomik sorununu, işsizlik sorununu, kanalizasyon sorununu, çevre sorununu, park sorununu, aklınıza ne gelirse doğrudan devletin yargı makamlarının yetki alanlarına girmeyen, kriminal suçlar dediğimiz ceza mahkemeleri ya da Yargıtay üst derece mahkemeleri gibi mahkemelerin yetki alanına girmeyen, fakat toplumda sulhla, uzlaşma ile çözülebilecek her türlü sorunun çözümü için diyalog kanalları yaratılmalıdır” dedik. Bunun için insanların bir araya gelebilme imkanları olmalı. Nerede bir araya gelecekler? Şimdi sendikalar var, ama onlar belirli meslek gruplarını bir araya getiriyorlar. Dernekler var, o derneğin tüzüğüne ve amacına uygun davranmak isteyenler o dernekte bir araya geliyor. Toplum içinde değişik örgütlenmeler var, fakat bunların kendi aralarında işbirliği, diyalog, sorun çözme konusunda mekanizmaları yeterince yok. DTK bu konuda bir rol üstlenmek üzere bir araya gelmiş bir yapılanma olarak kendini tanımladı.

“Sivil meclislere şeklinde halk kendisini örgütleyebilir” dedik

Nasıl? Bizler bir mahallede yaşayan topluluk olarak farklı etnik kimliklerden, farklı siyasi partilerden, farklı ideolojilerden olabiliriz. Fakat o mahallede yaşadığımız için o mahalledeki her türlü sorunun çözümü ile ilgili söz hakkımız olmalı. Mahallemize bir park yapılacaksa, mahallemize bir cami yapılacaksa, mahallemizin cemevi ihtiyacı varsa, mahallemizin kilise ihtiyacı varsa, okul ihtiyacı varsa; bunun karşılanması açısından devletin belediyesi var, ilgili il müdürlükleri vs. var. Fakat bunların o mahallede tüm yaşayanlar, topluluk tarafından ortak bir kanaat haline getirilebilip oralara iletilmesinin de bir yolu yöntemi yok. Dilekçe sunulabilir, ama bu da bireyseldir.

Dolayısıyla burada aslında toplumun içinde var olan köy meclisleri, aile meclisleri, geçmiş yıllarda aşiret meclisleri var. Çok daha gerilere giderseniz, toplum hep meclisler şeklinde bir araya gelerek kendi sorununu çözmeye çalışmıştır. Bizler de sivil meclisler şeklinde halk kendisini örgütleyebilir dedik. “Bizim mahallemizin şu sorunu var, belediye meclisine mahalle meclisi olarak şu sorunun şöyle çözülmesini istiyoruz” diyebileceği bir yapı acaba toplumda o demokrasiyi işletme, “biz mahallemizi kendimiz yönetiyoruz, sorunlarımızı bir arada çözmeye çalışıyoruz” duygusunu güçlendirir mi? Aynı zamanda kamu yönetimi, devlet yönetimi dediğimiz mekanizma hizmet sunarken, toplumun kendisi de hem hizmet sunma hem de denetleme mekanizmasına bu şekilde daha fazla katılabilir mi? Bir faydası bu olur dedik.

İnsanlar birbirine dokunacaklar, temas edecekler

İkincisi, bu tür platformlarda bir araya gelecek insanlar birbirine dokunacaklar, temas edecekler.  Çünkü tanımadığın şeyden korkarsın. Aleviler örgütlü, kendi içinde örgütlü. İslami hareketler örgütlü, kendi içinde örgütlü. Gayrımüslimler kendi cemaatlerinde örgütlü. Birbirine temas eden, dokunan çok az topluluk var. Bu da toplumun birbirine karşı sürekli bir önyargı, korku beslemesini sağlıyor; bu da toplumsal birleşme dediğimiz birbirinden korkmadan bir arada yaşama duygusunun gelişmesini engelliyor. Sorunların da çözümünü engellediği gibi, sürekli büyümesine yol açıyor.

Bir mahallede, bir şehirde bizim il genel meclislerimiz var, belediye meclislerimiz var; onlar da seçimle iş başına geliyorlar fakat temsilidirler. TBMM gibi temsili demokrasidir. Bizim doğrudan demokrasi dediğimiz yerel meclisler yoluyla bu insanlar bir yerde, işte belediyenin yapacağı halk evi, halk toplantı salonu olabilir, haftada bir, ayda bir, iki ayda bir mahallede yaşayan herkes bir araya gelip orada temas da etmiş olur dokunuş olur.

Toplum bu kadar paramparça olursa demokratik bir yaşam inşa etmek mümkün olmaz

Konuşmalarımızda uzun uzun anlatılmış, iddianamede yazılmamış; şu örnekleri verdik hep: Alevilerle ilgili önyargı vardır, kimde vardır sünni Müslümanda vardır. 500–600 yıllık geçmişi var, karşılıklı önyargılara dönüşmüş. Kürt’le Türk arasında önyargı vardır. Laikle dindar arasında önyargı vardır. Çoğu da birbiriyle ikili ilişkilerden kaçınırlar. Giderek de bu artıyor. Kutuplaşma dediğimiz şey mahallelerde gettolaşmaya kadar gidiyor. Kız alıp vermelerden, evini kiraya vermeye, işe alıp çıkarmaya kadar herkes artık kendisine yakın olanı istiyor; kimlik olarak, inanç olarak, hatta oy verdiği partiye kadar ayrışmaya doğru gidiyor. Bunu da önlemenin bir yoludur, çünkü başka türlü toplumda demokrasi inşa edemezsiniz. Toplum bu kadar paramparça olursa, o toplumda artık demokratik bir yaşam inşa etmek mümkün olmaz. Böyle bir toplumun demokratik yönetimi de mümkün olmaz. Devlet de giderek bu kamplaşmaya uygun bir şekilde pozisyon alır. Siyasi partiler kamplaşmaya uygun pozisyon alır. Bu pozisyon alma kamplaşmayı giderek derinleştirir. Ve iç çatışmaya kadar, her türlü sıkıntıya kadar gidebilir. O nedenle demokrasiyi tabanda inşa etmek lazım.

Muhafazakar Sünni Müslümanların yoğun olduğu bir mahallede Alevi bir aile oturuyor olabilir. Bu tür aylık haftalık, artık hangi periyodlarla bir araya gelirlerse, tartışacakları meclislerinde bir Alevi yurttaş o toplantıya katılıp, çoğunluğun muhafazakar, Müslüman, Sünni olduğu bir toplantıya katılıp kendini ifade ettiğinde mahalleli komşuları onu daha iyi anlayabilir. “Benim yaşadığım sorun şu, sıkıntı şu, şu nedenle ben bu ihtiyacımın karşılanmasının iyi olacağını düşünüyorum, siz komşularımın da buna destek olmasını istiyorum. Ben mahallede azınlığım, ama sizler de şu kolaylığı gösterirseniz, hep birlikte çözüm için kendimiz çözebiliyorsak kendimiz, değilse ilgili yetkililerden taleplerde bulunalım.”

Sorunun bu şekilde çözümü, mikro düzeyde bir araya gelişler özgür bir ortamda yapılabilirse, bu toplum artık giderek kendi sorununu özgürce tartışabilen, çözebilen, birbirini anlayabilen, birbirine saygı duyan ve demokrasiyi özümseyen, yaşayarak kültüre dönüşen bir topluma dönüşür. Toplumsal sivil örgütlenme dediğimiz budur.

Devlet artı demokrasi

Bu devletin alternatifi değildir. Devletle birlikte toplum örgütlüdür. Devlet artı demokrasi deriz biz buna. Bizim jargonumuzda, söylemimizde budur. Devlet artı demokrasi. Devlet kendi içerisinde demokrasisini kuracak, bu bir yapıdır, bunun dışında toplum da kendi içinde sivil yapısını kuracak. Her yerde, isteyen herkes yasaların, Anayasa’nın belirlediği sınırlar çerçevesinde bu tür örgütlenmelerini, tartışma platformlarını, meclislerini oluşturacak. Kendilerini ilgilendiren, kendi sorunlarını konuşacaklar, bir mahalle meclisi olarak oturup da anayasayı değiştirelim diye tartışacak değil. Kendi mahalle sınırları içerisindeki sınırlarla ilgili, yetkili veya ehildir veya hâkimdir. Öbür mahallenin sorunu onu ilgilendirmeyebilir, ama beş mahalleyi ilgilendiren bir kanalizasyon sorunu ise, beş mahalle kent meclisinde bir araya gelip o sorunu tartışır.

Kent meclislerinin temsilcileri de bölge meclislerinde bir araya gelebilir. Bunların hepsi önerme ve biz bunları denedik, olabilir mi, toplum bu şekilde sorunlarını çözebilir mi. İki tane temel ihtiyacı veya sorunu karşıladığımı söyledim.

Birincisi, kendi sorunlarını doğrudan çözmek konusunda hâkim olma, doğrudan karar mekanizmalarına katılma, kamu yönetimini etkileme, denetleme. İkincisi, birbirini tanıma, birbirinin bu konuda önyargılarını kırma ve toplumsal bütünleşmeye katkı sağlaması.

Üçüncüsü de, bu aynı zamanda kendini o devlete, o yönetime daha fazla bağlı hissetme, aidiyet duygusu geliştirme.

Bakın, bizim demokratik özerklikte tanımladığımız demokratik kısmı budur. Özerklik kısmını dün anlattım. Yerel meclisler, seçimle işbaşına gelmiş belediyeler veya il genel meclisleri, bunlara merkezin, anayasanın tanıyacağı özerklik yetkileri; 81 il olur, 7 bölge olur bunların hepsi tartışılır. Bunlar kamu yönetimidir.

Bir de işin demokratik kısmı dediğimiz, halkın kendi sorunlarını çözebileceği, birbirleriyle tartışıp, tanışıp, kaynaşmayı sağlayabileceği ve aynı zamanda “Ben de kendi ülkemi yönetiyorum. Mahallemi yönetmek suretiyle veya şehrimde söz hakkı olmak suretiyle ülkenin yönetimine katılıyorum” duygusunu geliştirmek. İşte o devlet o zaman bütün yurttaşların ortak devleti halini alır. Herkes kendini o devletin özgür bireyi, yurttaşı gibi hissedebilir. Bu devlet ve vatandaş arasındaki bağı güçlendirir, aidiyeti güçlendirir ve birçok sorunu çözer.

Şiddet arttıkça sözün, lafın yerini silah sesleri aldı

Kürt sorunun çözümüne nasıl bir katkısı var? Her Kürt yurttaş da bu şekilde yönetime katılmış olur. Dün ifade ettim, Kürt halkı Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar bir yönetim, bir devlet, bir mekanizma arayışına girdi. İsyanlar oldu, sadece burada değil; Irak’ta, Suriye’de, İran’da, şiddet olayları oldu, halen devam eden Kürt sorunuyla bağlantılı bir sürü sorun, sıkıntı var. Çözülmedi. Bizler bunu toplum olarak herkesle tartışmaya çalıştık.

Yani devletimiz budur, bir Kürt olarak bizim devletimiz budur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hukukun üstünlüğü ilkesi çerçevesinde herkese eşit hizmet sunan bir devlet olacak, her Kürt de hem devlet yönetimine doğrudan seçim yöntemiyle veya işte kamu yönetimine katılmış olacak, hem de her Kürt kendi mahallesinde, meclisinde, şurada burada kendi sorunlarını çözerek aynı devletin yönetimine sivil yurttaş olarak katılacak. 

Bu Kürdün de devleti, Türkün de devleti. Böylece Türkiye Cumhuriyeti Devleti hepimizin ortak devleti, bu vatan hepimizin ortak vatanı duygusu pekişmiş olur. Bu nedenle biz ‘Ortak Vatan, Demokratik Cumhuriyet’ sloganları kullandık seçim kampanyalarımızda. Ve istikrarlı bir şekilde Demokratik Toplum Partisi ve BDP ve HDP’de de seçim beyannamelerimizde, programlarımızda bunu savunduk.

Kısaca ifade ettiğim görüşümü buralarda kapsamlı bir şekilde savunduk. 2007’de parlamentoya girdiğimizde bir kitapçık halinde bunu basıp, 550 milletvekilimize dağıttık. Bu hiçbir zaman bir sağlıklı tartışma ortamı bulamadı ne yazık ki. Çünkü Türkiye’de çok az dönemlerde şiddet durdu ve tartışmanın önü açıldı. Şiddetin olmadığı dönemlerde, ölümlerin, çatışmaların olmadığı dönemlerde bizler tartışmaların önünü açabildik, büyütebildik. Şiddet arttıkça da bütün bu fikirler-tartışmalar maalesef bir kenara itildi ve sözün, lafın yerini silah sesleri aldı. Bu nedenle mesele ne anlatılabildi ne anlaşılabildi. Fezlekelerle ilgili, sırası gelince tek tek anlatacağım, işte hendek-barikat tartışmaları, işte şehir savaşları, müdahaleler ve bizim o zaman yaptığımız konuşmaların anlamı nedir? Daha iyi anlaşılabilmesi için bu altyapıyı oluşturmaya çalışıyorum, ki tam anlaşılsın.

Mıhallemileri ilk kez DTK toplantılarında tanıdım

Demokratik Toplum Kongresi, bir alternatif meclis olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin veya belediye meclisinin, il genel meclisinin alternatif meclisi değil. Destekleyen bir sivil platform olarak kendini örgütlüyor ve bugüne kadar tek bir şiddet eylemine dair ne pratiği vardır, ne kararı vardır, ne de eylemi vardır. Örneğini bulamazsınız.

Yaptığı faaliyetler çalıştaydır, mitingdir, konferanstır. Kamuoyu oluşturmak, toplantılarla herkesi bir araya getirmek, herkesin özgür fikrini özgürce ifade edip birbirini tanımasını sağlamaktır. Benim katıldığım Demokratik Toplum Kongresi’nin toplantılarında, hayatımda ilk defa tanıştığım insanlar oldu, kesimler oldu. Yani Türkiye’de yaşıyorlar, örneğin Mıhallemi diye kendini ifade eden, bizim Arap diye tanımladığımız, ama nüfusları neredeyse Ortadoğu genelinde 500 bini bulan, Türkiye’de ise yüzbinlerce yurttaşımızın olduğu, kendini farklı etnik kimlik olarak tanımladığı bir topluluk var. Biz hep Arap diye tanımlıyoruz. Fakat kendileri ‘hayır’ diyor, biz Arap etnik kimliğinden farklıyız.

İşte Mardin, Siirt, Batman o bölgelerde yaşayanlar. Mesela ben o toplantılarda tanıdım onları. Çıktılar, kendilerini ifade ettiler. Şu anda bizim bir milletvekilimiz var, kendini o kimlikten ifade eden milletvekilimiz var. Müslüman bir topluluk, ama Arap değiliz diyorlar, konuştukları dil-lehçe Arapça’ya benzese de, Mıhallemice diye farklı bir dil konuşuyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları bunlar. Demokratik Toplum Kongresi’nde tanıdım ben onları. Kürsüye çıktılar, konuştular, kendilerini anlattılar, sorunlarını anlattılar, beklentilerini anlattılar.

Buna benzer birçok toplumsal kesimle ben Demokratik Toplum Kongresi’nin toplantılarında tanıştım. Akademisyenlerle tanıştım, farklı siyasi partilerden insanlarla tanıştım. Yan yana gelmez, bir araya gelmez denilen siyasi partilerle biz Demokratik Toplum Kongresi’nin yaptığı çalıştaylarda bir araya geldik. Birazdan katılımcıların listesini size göstereceğim çalıştayların.

AKP’den DYP’ye, Cumhuriyet Halk Partisi’nden sosyalist partilere, İslami partilere, liberal kesimlere kadar. Bir masa etrafında toplandık, tartıştık, fikirlerimizi paylaştık. Son derece verimli oldu. Halen o günlerden kalan bizlerin dostlukları var. Çünkü dokunmak, temas etmek, birbirini tanımak önyargıyı kaldırdı. Hiç değilse, biz birbirimize düşman gibi bakmıyoruz. Birbirimizin fikrini beğenmesek de anlamaya çalışmanın kıymetli olduğunu anlıyoruz.

DTK bir şiddet örgütü değildir, şiddetin alternatifidir

Demokratik Toplum Kongresi böyle bir yapıdır ve halen faaliyetini sürdürüyor. Bizler onun üyesi olmakla, ”terör örgütü üyesi olmak, yöneticisi olmak”la yargılanırken, Demokratik Toplum Kongresi şu dakikada Diyarbakır’da bilinen adresinde faaliyetini yürütüyor. Çünkü yasa dışı değil. Çünkü gayri meşru bir çalışması yok. Kriminalize edip bunu bir terör örgütü gibi göstermenin de bahsettiğim çözüm anlayışlarına hiçbir faydası yok.

Bu nedir biliyor musunuz? Şiddet kullanmayın, silaha meyil etmeyin, dağa çıkmayın, başka bir alternatif var. Bir araya gelip sivil yöntemlerle, barışçıl yöntemlerle sorunlarımızı çözebiliyoruz, demokrasimizi inşa edebiliyoruz, başka yerlere meyil etmeyin demektir Demokratik Toplum Kongresi.

Bir şiddet örgütü değildir, şiddetin alternatifidir. Kendini tam olarak böyle örgütlemiştir. Ve Demokratik Toplum Kongresi’nin kuruluş dönemlerini ben çok iyi hatırlıyorum, hem İnsan Hakları Derneği’nin yöneticisiydim kuruluşun ilk zamanlarında, hem de kısa bir süre sonra milletvekili seçildim, siyasete girdim. Parlamentoda da, kulislerde de tartışmalar oluyordu. O zaman partimizin hükümetle doğrudan yönettiği bir çözüm süreci falan yoktu. Bütün siyasi partilerle ilişkilerimiz vardı.  Fakat anlayış şuydu; birçok bürokratla, emniyet müdürüyle ve başsavcıyla görüşmelerimizi ben hatırlıyorum. Aynen şu deniliyordu: “Bu son derece olumlu ve iyi bir gelişme. Şiddetten uzaklaşıp, şiddete meyil etmeden, insanların demokratik bir ortamda haklarını arayabilmeleri, fikirlerini özgürce söyleyebilmeleri. En radikal fikirler söylensin” ki söylendi ve soruşturma açılmadı o zaman. Çünkü devletin de hükümetin de yaklaşımı şuydu; biz ancak fikirlere geniş bir özgürlük alanı tanırsak, hatta bugüne kadar yaptığımızdan çok çok daha geniş bir özgürlük alanı tanırsak, yeri geldiğinde kanunları zorlayacak kadar, şiddetin alternatifini kalıcı hale getirebiliriz.

Bu nedenle Demokratik Toplum Kongresi sadece bizim tarafımızdan değil birçok siyasi parti, devlet ve hükümet tarafından da çok önemsendi, çok kıymet verildi. Çünkü gerçekten de biz toplumu şiddetten uzaklaştırmak, gençleri silahı bir alternatif olarak düşünmekten uzaklaştırmak istiyorsak, iyi bir alternatif sunmalıyız. Seçenek budur. Onu pratikleştirmeli ve onun başarılı olabilmesini göstermeliyiz. Anlayış buydu ve bu devlette de hâkimdi, yargıda da hâkimdi. Kim bundan rahatsızdı? Cemaat.

Bütün dinlemeler Cemaate aitti, çarpıtmalar Cemaate aitti. Çünkü bunun çözümü geliştirdiği ve güçlendirdiği o kadar görüldü ki, hızla bu dinlemeler yapıldı, birçoğu çarpıtıldı. Bana ait olmayan konuşmalar var, ortaya koyacağız daha sonra.

Bu gelişmelerden Cemaat rahatsızdı

Bu kadar komplo, kumpas sadece bize yapılsaydı yine anlaşılırdı da, Türkiye’nin her tarafında herkese yapıldı. Amaç neydi? Olası bir barışçıl çözümü önlemekti. Bunlar Milli İstihbarat raporuna dönüştürüldü. Milli Güvenlik Kurulu üyelerinin masalarına kadar gitti. Emniyet İstihbarat yapıyor bunu. MİT’te hâkim değillerdi bildiğimiz kadarıyla. Emniyet İstihbarat, kısmen Jandarma İstihbarat kırsal bölgelerde yürüttüğü faaliyetlerde.

Fakat Emniyet İstihbarat, adliyede kendilerine bağlı savcıdan, hakimden yasa dışı dinleme kararları alarak, usulüne aykırı olmasına rağmen dinleme kararları alarak ya da önce dinlemeyi yapıp sonra kararlar alarak, dinledikleri şeyleri cımbızlayarak, kelimeleri çarpıtarak, kişileri çarpıtarak, tarihleri çarpıtarak çalıştılar; benim dosyamda da var, hepsi çıkacak ortaya.

Bunları bir istihbarat raporuna dönüştürerek dediler ki, Demokratik Toplum Kongresi kendini bir paralel devlet olarak örgütlüyor. Ve bu bir KCK yapılanmasıdır. Dediler KCK’nin şehir yapılanmasıdır. Devlet için büyük tehlikedir. Bunlar devlet içinde devlet kuruyorlar. Bunu söyleyen Cemaat’in raporlarıdır. O kadar etkiliydi ki, bürokraside, parlamentoda ve hükümette. MGK’ya kadar herkesi etkilemeyi başardılar. Ve 2009’da ilk KCK operasyonunu yaptılar.

Başsavcı FETÖ itirafçısı

14 Nisan 2009’da 51 üst düzey parti yöneticimiz, belediye başkanımız gözaltına alındı. Ben ve o dönemki Eş Genel Başkanımız Ahmet Türk’ün de içinde bulunduğu bir milletvekili heyetiyle Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı’nı ziyaret ettik. Makamında kendisiyle görüştük.

Biz siyasetçileriz, ama yargı makamından da şöyle bir beklentimiz var diye ifade ettik açıkça: Bir toplumsal barış arayışı içindeyiz, zorlu bir dönemden geçiyoruz, sıkıntılar çok fazla. Siz de zorlanıyorsunuz yargı olarak, biz de, hükümet de, farkındayız. Ama bir şans yakalamış durumdayız. PKK ateşkes ilan etmiş o dönemde. Biz, alternatif demokratik siyaset seçeneğini güçlendirmeye çalışıyoruz, hükümetle bu konuda sürekli görüşme, diyalog arayışı içindeyiz. Gerçekten umutlar çok yüksek. Erken seçim yapılmış, belediye seçimleri yapılmış. Ülkede yeniden bir normalleşme havası esiyor. Bir gün önce de PKK ateşkesi, tam hatırlamıyorum ama, süresiz uzattığını açıklamış, öyle bir şey. Bir gün sonra siz, 51 Kürt siyasetçisini, seçilmişini, belediye başkanını gözaltına alarak aslında iyilik yapmıyorsunuz. Varsa elinizde bu belgeler neden bugünü beklediniz? Çünkü 2 yıldır dinleme yapıyoruz dediniz. 2 yıl niye beklediniz? Niye 2 yıl boyunca beklediniz ve böyle bir gün operasyon yaptınız?

‘Biz sizi izlemeye devam edeceğiz, konuşmalarınızı’ dedi başsavcı. Bize diyor. ‘Konuşmalarınızı, yaptığınız siyaset tarzınızı izlemeye devam edeceğiz’ dedi. Bu yargının işi değil. Nasıl siyaset yaptığımızı halk izler, halk karar verir. ‘Bundan sonra operasyonlara devam edip etmemeye ona göre karar vereceğiz’ dedi. Açık dedi. Beş altı milletvekiliyiz, Eş Genel Başkan Ahmet Türk ve Emine Ayna ile birlikte. Tartıştık tabii ki de… Böyle olmaz dedik, yargı siyasetin nabzına göre nasıl operasyon yapar.

‘Elimizde çok liste var’ dedi, ‘bu daha başlangıç.’ Daha sonra o dönem Diyarbakır Baro Başkanlığı yapan arkadaşlar da o başsavcı ile görüşmeler yaptılar, benzer izlenimler edindiler. En nihayetinde edindiğimiz izlenim şuydu; biz müsaade etmeyeceğiz sivil yapılanma falan adı altında örgütlenmenize müsaade etmeyeceğiz.

Biz, Ankara’ya gittik bakanlarla görüştük durum bu dedik. ‘Bakın bu iyi bir şey değil. Siz yaptığımız çalışmaların iyi olduğunu söylüyorsunuz, biz de iyi olduğuna inanıyoruz. Fakat Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı bunu yapıyor’ dedik. Başsavcının arkasında durdular, doğru yapıyor dediler, yargıdır müdahale edemeyiz dediler. Kim o Başsavcı? Durdu Kavak. FETÖ itirafçısı. Daha sonra İzmir’e başsavcı oldu. FETÖ’den açığa alındı, tutuklandı, şu an FETÖ itirafçısı.

Demokratik siyasetin güçlendirilmesine ve şiddetin, silahın yerini almasına geçiş dönemiydi

Böyle bir algı operasyonu, çarpıtma operasyonuyla karşı karşıya kaldık. Bakın, Demokratik Toplum Kongresi, bütün faaliyetleriyle mükemmel, kusursuz ve yüzde yüz yasalara uygun çalıştı demiyorum. Ama bir tolerans aralığı vardı ve o tolerans aralığına uygun çalışıyordu. Bir geçiş dönemiydi. Reel geçiş sivil, demokratik siyasetin güçlendirilmesine ve şiddetin, silahın yerini almasına geçiş dönemiydi.

Devlet, yargı, medya, toplum bu tolerans alanını geniş tutuyordu. Ciddi bir suç yoksa müdahale etmiyordu. Çünkü alışkanlıklar var, geçmişten kalma jargonlar var, yıllardır yürüttüğü çalışmalarla farklı bir siyasi çalışmaya angaje olmakta, adapte olmakta zorlananlar var. Böyle bir dönem.

DTK böyle bir dönemde kuruldu ve ayakta kalmaya çalıştı, bir suç örgütü olarak kurulmadı. Bir PKK’nin, KCK’nin kolu olarak kurulmadı. Yapmaya çalıştığı buydu. Oradaki arkadaşlarımız DTK’yi kuran, orada faaliyet yürüten herkes, AKP’nin birçok üyesi, il başkanı, milletvekilleri DTK toplantılarına katıldılar, görüş belirttiler, meclis toplantılarına katıldılar. İsimleri var burada tek tek anlatacağım.

Suç işlediler demiyorum, iyi yaptılar. Biz ancak böyle sorunlarımızı çözebiliriz. Şiddete alternatif oluşturmadan, efendim silahlar bırakılsın, şiddet dursun dediğinizde olmuyor, gerçekleşmiyor bu bir temenni olarak kalıyor. Bunun için bir şeyler yapmak lazım, pratik bir şeyler yapmak lazım. DTK de bunun bir parçasıydı. Bu barış sürecinin, toplumsal demokratikleşmenin bir parçasıydı, çabasıydı.

Az önce bahsettiğim, toplumda demokrasiyi inşa etmenin yapılarından, platformlarından biriydi. Tamamı değildi, biriydi. Biz de onun bir parçasıydık parti olarak, esnaf örgütleri de bir parçasıydı. İş adamları veya sendikalar da, onların örgütleri de bir parçasıydı. Herkes kendi cephesinden bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Biz sorunlarımızı şiddet olmadan da çözebiliriz anlayışını güçlendirmeye çalışıyorduk.

Cemaat tuzak kurmuştur

Önünüzdeki dinleme, fezleke tümüyle Cemaat’in memleketi birbirine düşürme operasyonunun dinlemeleri ve fezlekeleridir. Samimiyetle söylüyorum, kendimi kurtarmak için söylemiyorum.  Dinlemelerin içeriğinde benimle ilgili öyle ahım şahım suçlanacak bir şey yok. Fikirlerim, konuşmalarımdır. Fakat art niyetlidir, kötü niyetlidir. Bizim yapmaya çalıştığımız şeyi çarpıtıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Kürtlerin özgür, eşit yurttaş olarak, barış içerisinde yaşamasını sabote etme çabasıdır.

Başarmışlardır. 2007’de DTK yavaş yavaş toparlanıp kendini tarif etmeye başladığında, aynı anda onlar da dinlemeler, izlemeler, bilmem neye başlamışlardır. Oysa devlet kurumlarıyla, hükümet temsilcileriyle yapılan görüşmelerde söylenen şudur; sadece bana değil, topluma, kamuoyuna aleni  söylenen şudur: Sizler Demokratik Toplum Kongresi benzeri çalışmaları yürütebilirsiniz. Son derece  meşru ve faydalıdır denmiştir. Örneklerini göstereceğim.

Meclis Başkanı’na kadar, bu çalışmalarda fikirlerinizi özgürce söyleyebilirsiniz, herkes düşüncesini özgürce açıklamalıdır. Şiddet silah olmasın. Ne söylüyorsanız, söyleyin. İsterse biri çıksın desin ki, “Ben Kürdistan’ın kurulmasını istiyorum.” Ama silah olmayacak, şiddet olmayacak. Amenna. Fikir özgür olsun. Bu denmiştir. Ve insanlar buradan aldıkları cesaretle bu toplantılara katılmış, kendini açıkça beyan etmiş. Kimi açık toplantılarda, kimi kapalı toplantılarda, kimi basın huzurunda.

Cemaat ne yapmıştır? Bunu bir tuzağa dönüştürmüştür, tuzağa. Kumpas budur işte. Devlet “gel” demiştir, “bu toplantılara katıl, sorun yok” demiştir, “fikrini özgürce açıkla” demiştir. Cemaat de aynı anda hepsini dinlemeye, izlemeye almıştır ve bütün bu dinlemelerin tamamını 2009’dan itibaren operasyona dönüştürmüştür. KCK Ana Dava, KCK Basın Davası, KCK Avukatlar Davası; davası da davası. Bize kadar geliyor işte.

Kürtlerin çıkışı Türkiye ile işbirliğindedir, Türkiye’nin çıkışı Kürtlerle işbirliğindedir

Eğer biz o dönem bu tür müdahalelerle karşılaşmasaydık, eminim siyaset çok daha doğru bir rotada ilerleyecekti. Şiddete karşı çok iyi bir alternatif oluşturacaktık biz. Demokratik siyaset inancı güçlenecekti. Ben bunu “oyumuz artacaktı” anlamında söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Partimizin oyu ile ilgili bir meseleyi tartışmıyorum. Toplumda bir arada yaşama, barış içerisinde yaşama, demokratik yollarla sorununu çözme inancı artacaktı. Ve belki PKK’ye silahları bıraktırmış olacaktık.

2007’den beri bu çalışmaları yürüttük, 2009’da sekteye uğradı. Çok önemli dönemlerdi o dönemler. Bakın neden önemlidir? Yargının bunu iyi anlaması lazım. Bugün Ortadoğu’da dönen operasyonlara bir bakın. Türkiye, kendi içindeki Kürt yurttaşlarıyla barışık bir sistemi kurmuş olsaydı, PKK tümden silahlarını Türkiye’ye karşı bırakmış olsaydı ve Türkiye’de tek bir silahlı eylem yapmamış olsaydı, bitseydi yani PKK’nin silahlı tüm faaliyetleri. Böyle bir sorun olmasaydı Türkiye’de. Ve Türkiye’nin Suriye’deki Kürtlerle diyaloğu, işbirliği güçlü olsaydı. 2009-2010. Bugün Türkiye bütün Ortadoğu’nun merkezinde ülke olacaktı. Değil Amerika’sı, Rusya’sı, dünyanın bütün güçleri bir araya gelse Suriye barış görüşmelerini Ankara dışında hiçbir yerde yaptıramazdı.

Soçi’de, Cenevre’de değil, Ankara’da olurdu. Çünkü Kürtlerin yüzü Şam’a, Bağdat’a, Soçi’ye, Cenevre’ye dönük değil. Suriye’deki Kürtlerin, dün anlattım. Onların milletvekili Meclis-i Mebusan’da iken Osmanlı sınırlarından ayrıldılar. Misak-ı Milli’nin parçasıydı. Bugün Afrin operasyonu tartışılıyor da kimse bu yönlerine bakmıyor. Türkiye’nin, Kürtleri her yerde Türkiye Cumhuriyeti’nin yanına alması lazım. Bin yıllık kardeşliğimizin gereği de budur. İttifak yapmaları lazım. Bütün Kürt hareketi, örgütlerinin de, silahlı, silahsız, Türkiye’ye karşı düşmanlık yapmaması Türkiye’ye karşı işbirliğini geliştirmesi lazım. Kürtlerin çıkışı Türkiye ile işbirliğindedir. Türkiye’nin çıkışı Kürtlerle işbirliğindedir.

Başka türlü, emperyal müdahaleler de önlenemez, başka türlü Ortadoğu’da barışın inşası da gerçekleştirilemez. İşte 2009’da, 2007’de kastettiğim bu gelişmeler bunların nüveleriydi. Başarabilseydik, bugün Türkiye Ortadoğu’da bambaşka bir güce dönüşmüş olacaktı. Kendi iç demokrasisi güçlü, toplumuyla barışık, komşu halklarla barışık…

Osmanlı Kürtleri hep sınır güvenliğinin teminatı olarak gördü, tehdit olarak görmedi

Türkiye’nin 900 kilometre sınırında Kürtler yaşıyor. Doğu sınırının yarısı resmi olarak İran’ın Kürdistan eyaleti, ismi Kürdistan eyaletidir. İran eyalet idaresiyle yönetiliyor. Yani Türkiye’nin sınırlarının üçte birinin etrafında Kürtler yaşıyor. Yani bu toplumun kardeşleri, binlerce yıl bir arada yaşamış kardeşleri yaşıyor. Osmanlı bunu hep sınır güvenliğinin teminatı olarak gördü, tehdit olarak görmedi. Ta ki Kürtler ayrılıp, Osmanlı’dan parçalanıp bir kısmı Irak’ta, bir kısmı Suriye’de kalana kadar. İran’daki Kürtler 1516’da Kasr-ı Şirin Antlaşması’yla o tarafta kalmıştır. Yeni bir anlayış geliştirilmesi lazım, paradigmanın değişmesi lazım.

“Kürt eşittir düşman, Kürt eşittir terörist, Kürt eşittir bölücü” anlayışının, önyargısının kırılması lazım. Bugünkü politikalar Türkiye’nin barışına, güvenliğine hizmet etmiyor. Dünyanın bütün ülkeleri gelip Kürtlere yardım etmeye çalışıyorlar, bu Kürtlerin kara kaşı kara gözü için değil. Hepsinin kendi çıkarı var. Şu silah gönderiyor, bu tır gönderiyor, hepsinin kendi çıkarı var. Yeri geldiğinde hepsi de, en başta onlar Kürtleri vururlar, vuracaklar da.

Ama Türkiye’nin de, Kürtler işte çaresiz kaldılar, ezilsinler, yok olsunlar dememesi lazım. Devletin de, hükümetin de akıllıca bir politika ile oradaki bütün Kürtleri yanına alması lazım. Çünkü Kürtler partilerden, hareketlerden ibaret değildir. Bir halktırlar. Parti, örgüt, hareket dediğiniz bugün var yarın yoktur. Bizim partimiz de öyledir. Ama halklar hep vardır, olacaklar. Halkı yanına alması lazım, işbirliği yapması lazım. Bunun imkânlarını zorlaması lazım.

DTK başarılı olabilse, hedeflerine gerçekten ulaşabilse, 2007-2009’da bize bu müdahaleler gerçekleşmese, bize bu operasyonlar yapılmasa, ben bugün sırf DTK toplantısına katıldım diye terör örgütü yöneticisi sıfatıyla karşınızda yargılanmıyor olsam, çok daha iyi bir siyasi atmosfer oluşmuş oluşacaktı. Cemaat bunları bozmakla yargılanıyor, biz onların mağduruyuz, biz de sanığız.

Bir devlet kendi yurttaşına tuzak kuramaz

DTK’nin davanızın konusu olması sebebiyle neyi hedeflediğini, ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Şimdi şunu demiştim, o dönem devlette, hükümette, aslında yargının da önemli bir kısmında, Cemaat dışındaki yargıda DTK’nin önemli bir fırsat olduğunu ve o dönemde kısmen aşırılıklar diyebileceğimiz şeylerin de o geniş tolerans alanı içinde mutlaka absorbe edilebilmesi gerektiği, toplumun demokrasiye, demokratik barışçıl yöntemlere inandırılması gerektiği konusunda bir genel uzlaşma vardı.

DTK’yi sadece biz mi önemsiyorduk, hayır. O dönem örneğin 2012 yılında yeni bir anayasa yapılması konusunda parlamentoda bir uzlaşma komisyonu kuruldu. 4 parti bir araya geldik, uzun süren bir çalışma yapıldı, uzlaşma sağlanamadı. Yeni bir anayasa yapılması konusunda dört parti uzlaşma sağlayamadı. 60 maddede ortaklaşabildik, ama yeni bir anayasa ortaya çıkaramadık.

Fakat o süre zarfında Anayasa Uzlaşma Komisyonu Türkiye’nin bütün bölgelerinde toplantılar yaptı, herkesin görüşünü aldı. Akademisyenleri, STK’leri parlamentoya davet etti. ‘Yeni anayasa ile ilgili görüşünüz nedir?’ diye herkese davetiye gitti, gün saat, randevu verildi. Bütün partilerden milletvekillerinin oluşturduğu Anayasa Uzlaşma Komisyonu, bütün Türkiye’yi dinledi; yeni anayasamız nasıl olmalı diye. O çalışmalar çerçevesinde DTK de TBMM’ye Cemil Çiçek imzası ile resmi olarak davet edildi.

Bakın metni buradan okuyorum. TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu, sayı var, tarih var. Konu; komisyona davet. Başlık: Demokratik Toplum Kongresine; “Hazırlık çalışmalarına başlanılan yeni anayasa konusunda görüş ve taleplerinize başvurulması, demokratik katılımın bir gereği olarak görülmektedir. Bu bağlamda TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu, Meclis binasında 23.01.2012 tarihinde değerli kongrenizin uygun göreceği temsilci ya da temsilcilerini dinleyecektir. Temsilcilerinizin adlarının yazılı olarak bize bildirilmesi hususunu rica ederim. Bilgi ve takdirlerinize saygıyla. Cemil Çiçek, TBMM Başkanı.”

Meclis Komisyonu her gün toplantı yapardı ve o gün toplantı planlaması duyurulurdu. Tüm milletvekillerine, komisyon toplantı salonuna da asılırdı. Burada da o gün toplantıya katılacak, 23.01.2012 tarihinde dinlenecek olan STK’lerin 3 no’lu alt komisyon toplantı salonundaki programı var. Göreceksiniz; “Stratejik Düşünce Enstitüsü, saat 10:50-11:30. İkinci sırada Demokratik Toplum Kongresi, katılımcıları: Ahmet Türk-DTK Eşbaşkanı, Nurhayat Altun-DTK Başkanlık Divan Üyesi, Avukat Cabbar Leygara-DTK Anayasa Komisyonu Başkanı. Saat 11:4-12:20’de dinlenecekler” diye.

Katıldılar. Yazılı sözlü görüşlerini sundular. Görüşler daha sonra TBMM resmi web sitesinde yer aldı. Şu listeyi görürsünüz orada, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na gelen öneri ve talepler. O listede de 410. sırada. Talebin geliş tarihi 5.01.2012. Gönderenin adı - DTK. Statüsü: Platform. Konusu Anayasa raporu. Miktarı: 6 sayfa.

Menderes Yılmaz kimdi, hatırlayın

Yüzlerce Türkiye’nin STK’lerinden, kurumlarından görüş, belge, bilgi toplandı. Devlet, hükümet, yargı geniş bir tolerans alanı tanıdı. Tuzağı kuran Cemaat’ti. Bir devlet yurttaşına şunu diyemez: Şu legaldir yap. Onu yaparken de arkasından dinleyip, onu yaptığı için terörist olarak suçlayamaz. Bir devlet kendi yurttaşına tuzak kuramaz. Kim yaptı bunu, paralel devlet işte. Dinlemenin başladığı zaman DTK’nin ilk toplantısıdır, dinlemenin bittiği zaman 13 Ocak 2014’tür; Cemaat’e yönelik yargı operasyonu.

Bugün İstanbul’da kabul edilen bir iddianame var, KCK Ana Davası’nın, meslektaşınız olduğu için ismen de hatırlayabilirsiniz, biz o dönem arkadaşlarımızın duruşmalarını izliyorduk, Menderes Yılmaz; Mahkeme Başkanı. Kürtçe savunma olsun mu olmasın mı tartışmalarının Türkiye gündemine düştüğü duruşmaların hakimiydi. Bugün o başkan hakkında hazırlanan iddianamede, iddia makamı 3 defa ağırlaştırılmış müebbet istiyor ve şunu söylüyor: İddianamede sanık Menderes Yılmaz’ın konumu ve gerçekleştirdiği eylemler ile anılan örgütün adeta silah olarak kullandığı yargı yapılanmasının örgüt için en mahrem kabul edilen ve kamuoyu için de önem arz edilerek Diyarbakır 6 Ağır Ceza Mahkemesi ve İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na konumlandırıldığı, Fethullah Gülen talimatıyla bizatihi bu makama yerleştirildiği ve bu davaları yönlendirdiği…” İddianame de kabul edilmiş, yargılanacak bu kendine hakim diyen kişi.

Demek istediğim, sizler bugün bu davaları değerlendirirken, bu konuşmaların, eylemlerin geçtiği atmosferin siyasi havasını, beklentisini iyi okumalısınız. Bugünden bakarak değerlendirmek doğru olmaz. Bugün de Türkiye bir gerilimli siyasi atmosfer yaşıyor. Darbe tehdidi atlatmış, FETÖ’yü temizlemeye çalışıyor devlet kendi içinde; bir yandan Afrin operasyonu var, bir yandan Türkiye içinde şiddet eylemleri var. Tutuklu milletvekilleri, belediye başkanları var, OHAL var. Türkiye olağanüstü bir dönemde, ama bu pencereden bakarak siz 2007’yi, 2009’u, 2010’u değerlendiremezsiniz. O dinlemelerin, o izlemelerin ne amaçla yapıldığına bakmanız lazım. Amaç biz devlete karşı suç işledik de onu cezalandırmak değildir. Amaç tam da söylediğim gibi Kürtler ve Türkiye Cumhuriyet Devleti arasında sıcak ilişkiler gelişiyor, yurttaşlık ilişkisi bilinci gelişiyor, aidiyet bağı gelişiyor, barış ihtimali, PKK’nin silah bırakma ihtimali doğuyor, ben bunu nasıl önleyebilirim. Amaç budur. Amaç devlete karşı suç işlemiş olanları tespit etmek değildir.

Başarısız siyasetçiyi ağır ceza mahkemesi değil halk cezalandırır

Bakın devlet o zamanki görüşmelerinde şunu demiştir; “bir PKK’li silah bırakıyorsa, gelsin DTK’de çalışsın, silah kullanmasın, DTK’de görüşlerini söylesin, yeter ki silahını bıraksın.” Bu kadar açık söylemiştir. Senin devletin sana bunu söyleyecek, bırak STK’yı, bırak milletvekilini, belediye başkanını; adam dağdan gelsin DTK’de veya siyasi partide çalışsın, problem değil diyor. Devletin sana tuzak kuramaz. Önce gel, sonra da sen niye bunu yaptın dememeli. Demedi de işin doğrusu, Allah var demedi. Kim dedi? Cemaat dedi.

Yoksa biz, Türkiye Devleti üyeleri ve hükümeti ile o dönemki siyasetçiler olarak son derece güvene dayalı bir ilişki geliştiriyorduk. Karşılıklı çok önyargılar vardı, 100 yılın birikimi vardı, halen de var. Başaramadık. Bak bu günlere geldik, binlerce insanımızı kaybettik. Binlerce. Kürt, Türk binlerce annenin yüreği yandı, yanmaya devam ediyor.

Bunda Selahattin Demirtaş’ın payı varsa, Cemaat’in hiç mi payı yok? Hükümetin hatalı politikalarının hiç mi payı yok? Tamam, hatalı siyasetimiz var da, fakat suçumuz yok. Yani Ceza Kanunu’na karşı bir suçumuz yok. Eksik siyasetimiz olabilir. Eleştirilecek siyasetimiz olabilir. Başarısız siyasetimiz olabilir. Başarsaydık bu konumda olmazdı Türkiye. Bütün siyasetçiler olarak.

Ama bu, yargının konusu değil. Bu, halk tarafından denetlenir. Başarısız siyasetçiyi ağır ceza mahkemesi değil halk cezalandırır. Ağır ceza mahkemesi yargılamaz. Siyasetteki başarısızlığın hesabı orada sorulur. Benim, arkadaşlarımızın sorgu aşamasında savcıya verdiğimiz ifade budur, yargıyı tanımıyoruz değildir. Bizim siyasi faaliyetlerimizi ancak halk yargılar dedik, suç konusu olamaz. Bu yüzden ifade vermiyoruz dedik. Hepsi siyasi faaliyetlerimiz çünkü. Varsa sizin de mahkeme başkanı olarak eleştiriniz, mutlaka vardır ya da olur olmaz, bu tepkinizi nerede göstereceksiniz? Sandıkta. Bu ülkenin yurttaşısınız aynı zamanda. Ama ağır ceza heyeti olarak beni bundan dolayı sorumlu tutamazsınız. Savcılık beni bundan dolayı sorumlu tutamaz. Hiçbir arkadaşımızı sorumlu tutamaz.

DTK, demokratik özerklik önerisini Anayasa Uzlaşma Komisyonuna sunmuştur

DTK çalışmaları sadece parlamentoya bunları sunmaktan ibaret değil. Burada Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu metni de göreceksiniz, ben burada okumak istemiyorum, 6 sayfalık metin sunmuş ya, orada da demokratik özerklik var. Yani Cemil Çiçek’in davetiyle parlamentoya gelen DTK; ekonomik sorun, kültürel sorun, vatandaşlık, dil, eğitim, sağlık, yönetim modeli… Hepsiyle ilgili öneri sunmuş. Yönetim modelleri önerilerinde demokratik özerklik de var.

Yani öyle gizli saklı bir faaliyet olarak bunu savunmamış. DTK dediğim gibi sağlık konusunda çalıştaylar yapıyor. Nedir bundan amaç? Toplumdaki sağlık sorunları dediğimiz şey sadece hastanenin, doktorun çözebileceği bir şey değil. Sağlıkçılar, sağlık memurları, doktorlar, sağlıkla ilgilenen kesimler, hatta yurttaşlar bir araya gelip halk sağlığı dediğimiz şeyi, yani önleyici hekimliği – yanılmıyorsam öyle tarif ediliyor – tartışıyor. Mesela bunun geliştirilmesi devletin görevi midir? Evet, devlet sosyal devlet ilkesi gereği yapmalıdır, ama yapmıyorsa ne yapacaksınız?

DTK mesela sağlık çalıştayları yapmıştır. Önleyici hekimlik nasıl daha yaygınlaştırılabilir, ücretsiz sağlık hizmeti nasıl yaygınlaştırılabilir, toplumda sağlık hizmetlerinin tabana kadar, en yoksula kadar ulaştırılması nasıl sağlanabilir? Bunu yaparken, devlete alternatif olarak “Biz devleti tanımıyoruz” babında yapmamıştır. “Devlete ek olarak biz ne yapabiliriz?” Çünkü toplum ancak bu şekilde, kendi sorunlarıyla uğraşarak, onları çözerek özgüven kazanır. Çözdükçe seçtiği kişi ve kurumları daha rahat denetler. Çözdükçe, seçimle işbaşına getirdiklerinden daha rahat hesap sorar. Çalıştaylar da bu yüzden yapılıyordu. Mevsimlik işçi çalıştayı yapılmış. Hukuk çalıştayı yapılmış. Anayasa çalıştayı yapılmış. Demokratik özerklik çalıştayı yapılmış.

DTK Çalıştayı katılımcıları listesi çok renklidir

Bakın, basında yer aldığı şekliyle “Demokratik özerklik çalıştayı”. Basına, kamuoyuna açık. Açılış konuşmasını DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk yapmış. Katılımcıların bir kısmını okuyayım. Çok uzun, liste çok uzun, size sunacağım. Zamanınız olursa daha sonra detayıyla da inceleyebilirsiniz. Konu başlıkları da; Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne değişim, demokratikleşme, Türkiye’de ulus devletin şekillenişi, kimlikler; Kürt-Türk ilişkileri; demokratik özerklik projesi; katılımcı demokrasi.

Çok sayıda başlık var. Kamuoyuna açık, basına açık çalıştay. Katılımcılar; Prof. Doğu Ergil, Ankara Üniversitesi’nden. Ahmet İnsel, Galatasaray Üniversitesi’nden. Zeynep Gambetti, Boğaziçi Üniversitesi’nden. Akın Özçer, araştırmacı yazar, emekli büyükelçi. Cemil Ertem, İstanbul Üniversitesi, Kendisi şu anda Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanıdır. Cevat Öneş, gazeteci yazar, eski MİT müsteşar yardımcısıdır. Çok sayıda profesör. Dr. Yasin Aktay, Selçuk Üniversitesi, şu anda AKP milletvekili, AKP’nin parti sözcüsüydü. Binnaz Toprak, CHP milletvekilliği yaptı. Kadri Gürsel. Sırrı Süreyya Önder, gazeteciydi, daha sonra partimizden milletvekili oldu. Onlarca isim, tek tek saymayayım. Katılımcıların renkliliğini anlatmaya çalışıyorum.

Neyi tartışmışlar burada? Ben de katılımcıyım orada. Partim adına katılmışım toplantıya. Neyi tartışmışız? Demokratik özerklik nedir, ne olmalıdır? Nasıl hayata geçer, nasıl savunmalıyız? Eksiği ne, fazlası ne, yanlışı ne? Buna benzer çok sayıda çalıştay. Mesela bu çalıştayın hazırlık toplantısı dinlenmiş. İddianamemde var mı, emin değilim, fakat başka arkadaşların davalarında var. Hazırlık toplantısı yapılacak; kimleri çağıracağız, kimleri ağırlayacağız, yemeği nerede vereceğiz, misafirimiz olursa otelde kim misafir edebilir, masrafları nasıl karşılayacağız… Bir hazırlık toplantısı dinlenmiş. Bu hazırlık toplantısında yapılan konuşmalar bir örgütsel faaliyet olarak kodlanmış ve oraya [dosyaya] konulmuş. İşte “KCK’nin il sorumlusu şuna şu talimatı verdi. Öbürü şuna şu talimatı verdi. Şu şunu aradı, DTK’ye davet etti. Öbürü Selahattin Demirtaş’ı aradı, şuraya iki milletvekili gönder dedi.” Bunların hazırlık toplantısı mesela.

Ya da DTK miting yapmış. Mesela Diyarbakır’daki Newroz mitinglerini hep DTK yapmıştır. Resmi üstlenici DTK’dir. Yedi kişilik tertip komitesi hazırlamıştır, Diyarbakır Valiliği’ne başvurmuştur, izinli bütün faaliyetler, devasa pankartlarla televizyonda - belki de denk gelmişsinizdir - ya da basında. DTK, 2007’den bugünlere kadar Diyarbakır’da Newrozları yapmıştır. Hepsini DTK yapmıştır. Bunların da hazırlık toplantıları yapılmıştır. Bu hazırlık toplantıları örgütsel faaliyet olarak, terör faaliyeti olarak kodlanmış, dinleme yapılarak dosyalara iliştirilmiştir. Ve Menderes Yılmaz’ın başkanlığında toplanan mahkemeye yüzlerce arkadaşımız yıllarca bunları anlatmaya çalıştılar. Beş yıl sürdü. Beş yıl tutuklu kaldılar, işte beş yılla sınırlandırıldı, yasa çıktı da öyle tahliye oldu arkadaşlarımız. Belediye başkanlarımız, milletvekillerimiz.

Türkiye’nin barışını sağlayacaktık, en çok korktukları şey buydu

İddianameye Ali Oruç, KCK Ana Davası’nda sanık, bir şey konulmuş, örnek olsun diye söylüyorum. Sabri Ok Ali Oruç’u aramış, demişler ki, Gültan Kışanak ile Selahattin Demirtaş Elazığ’da bir aileyi ziyaret edecekler, aileye bir şeyler diyecekler. İddianameye göre örgüt bizi görevlendirmiş. Bunu da dinlemeyle bulmuşlar. Bakın bu iddianameye konulmuş, ama şuna bakmamışlar: Selahattin Demirtaş ile Gültan Kışanak, bahsedilen aileyi ziyaret etmiş mi? Aileye sormuşlar mı? Yok. Ali Oruç ne olmuş peki? Şu anda bizim iddianamemizde yok. Beraat. Beraat etmiş Ali Oruç. Böyle bir faaliyetin olmadığı…

FETÖ operasyonlarından sonra devam eden yargılamalarda yeni mahkeme heyetleri oluşturuldu. Birçok şey ortaya çıktı. Fakat hiç değilse Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı bu iddianameyi hazırlarken Selahattin Demirtaş’la ilgili ciddi bir ithamda bulunuyorsun ya, diyorsun ki, “Bir örgüt yöneticisi bunu görevlendirdi. Koskoca iki Eş Genel Başkana dedi ki ‘Gideceksiniz Elazığ’da şunu yapacaksınız.’” Bir araştır bari, yapmış mıyız onu en azından? O aileyi bir çağır, ifadesini al. “Geldiler mi yanınıza?” Geldiler mi gelmediler mi? Bir şey söylesinler. Araştırmayı bir derinleştir. Ali Oruç ne oldu, bize bunu aktaran kişi iddiasıyla yargılanan, o ne oldu? Onu da oraya yaz. Beraat etmiş. Selahattin Demirtaş ve Gültan Kışanak, böyle bir konuşmayı, iddiayı fezlekede duymuş. Hayatımız boyunca böyle bir şeyden bilgimiz olmamış. Ama biz, bundan dolayı örgüt yöneticiliği, üyeliği… Sırf dosyayı güçlendirmek açısından dosyaya delil olarak konulmuş.

Demek istediğim, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı bu çalışmayı yaparken FETÖ’yü ayıklamalıydı. Art niyetliydiler. Niye bizde iyi niyetli olsun ki? Herkeste art niyetli de bizde iyi niyetli olsun ki?

En çok bizimle uğraştılar. Çünkü biz yapacağımız siyasi çalışmalarla Türkiye’nin barışını sağlayacaktık. En çok korktukları şey buydu. Barış içerisindeki bir Türkiye’yi kim durdurabilirdi. Cemaati de silip süpürüp atardı o Türkiye. Hiçbir yere sığamazdı. 15 Temmuz gibi bir şey de olmazdı. Türkiye zayıf düşmeseydi böyle bir şey de yaşanmazdı. Darbe mekaniği dediğimiz şey buydu.

Hep boşluk bırakarak, sürekli Türkiye tehdit altında, biz tehdit unsuruyuz. Şunlar tehdit unsuru. Cemaat de devleti koruyor. Kendilerini hep böyle gösterdiler. Biz olmasak devlet batar. Bak biz ne güzel faaliyetler yürütüyoruz. Yaptıkları çalışmaların neredeyse tamamı temel hedef olarak buydu. Yine altını çizerek belirtiyorum. Biz çok mükemmeldik, onlar da çok kötüydü demiyoruz. Eksiklerimiz, yanlışlarımız vardı, ama suçumuz günahımız yoktu. TCK anlamında suçumuz yoktu.

Paralelin kendisi bize paralel devlet yaftası yapıştırmış

Demokratik özerklik ve demokratik özerklikte ekonomi, Van’da yapılmış bir sempozyumdu. Sempozyumun katılımcıları, programı dosyanızda olacak. Demokratik Toplum Kongresi yapmış. Bakın burada DTK logosuyla, ismiyle bu broşürler dağıtılmış. Billboardlar asılmış kente. Günlerce haftalarca duyurular, basın gelmiş. Bunlar gizli saklı örgütsel faaliyetler değildi. Çok meşru, son derece legal çalışmalardır. Nasıl buna terör örgütü faaliyeti denilebilir?

Dosyaya bir tane DTK’nin şiddet eylemi, bir tane terör eylemi denilen şeyi koysalar ben de bunu göstermesem. Yok böyle bir şey. Bir miting olmuş, yürüyüş olmuş, yürüyüş dağılırken gençlerle güvenlik güçleri arasında çatışma olmuş. Bu birçok parti mitinginde olur. Bu DTK’nin bir şiddet faaliyeti değildir ki. Orada bir şiddet faaliyeti gerçekleşmişse onu yapan kişiler suç işlemişse yargı gereğini yapmıştır. Böyle bir iddia da yoktur dosyamızda.

Ne vardır? Toplanmışlar, demokratik özerkliği savunmuşlar, toplanmışlar devleti bölmeye çalışmışlar, aykırı fikirler, alternatif, paralel devlet oluşturmuşlar. Paralelin kendisi bize paralel devlet yaftası yapıştırmış, bununla arkadaşlarımızı tutuklamış yıllarca. Göreceksiniz, 1-2-3-4 no’lu fezlekelerin tamamı bu. Konuşmalarım, ortam dinlemeleri tamamı çarpıtmadır. Ses kayıtlarını isteyin karşılaştırın. Bakın içeriği ile ilgili de tamamını okumadım şimdi, aklımda da değil. Kendimi biliyorum, arkasında duramayacağım tek bir konuşmam, tek bir faaliyetim yoktur. Buna güvenerek söylüyorum. Kriminal laboratuvarda ses incelememi yapın, bana ait konuşmaların sağlıklı çözümü, dökümü yapılmışsa bir sonraki celsede size bunları da izah edeyim. Ama önce bunu bir netleştirin. Burada bir hile hurda, bir kumpas var mı bunu görmemiz lazım.

15 aydır kovuşturma ve soruşturma aşamalarında bunlar yapılmadı. Şu anki yargı bu delilleri toplamış olsaydı mesele yok derdik. Ama o dönemin yargısı şaibelidir. Bunların ben söylemeden gözden geçirilmesi lazımdı. Benim savunma hakkımın, adil yargılanma hakkımın sizler tarafından korunması lazımdı.

DTK hakkındaki bazı görüşler

Yasin Aktay’ın bir demecini okumak istiyorum. Dün bir demecini okumuştum; bizi kendisi tutuklatmış, öyle demiş. “Biz tutuklamasak infial olacaktı, tutuklattık iyi oldu” falan. Aynı Yasin Aktay’ın 2010 yılında basına yansıyan demeci: “DTK’nin Diyarbakır’da hafta sonu gerçekleştirdiği demokratik özerklik çalıştayı, devletin Kürt sorunu konusunda militarizmden bir nebze temizleyerek siyasete açmış olduğu alanın bir bakıma işlemeye başladığını gösteriyor. Kürt sorunu ile bir şekilde ilgili, genelde olumlu ama Kürt siyasetinin silahlı vesayetine karşı eleştirel tutumlarıyla da bilinen birçok gazeteci, yazar ve akademisyenin davet edildiği toplantıda DTK’nin demokratik özerklikten ne anladığı dinlendi ve bütün boyutlarıyla tartışılarak gerektiğinde en ağır şekillerde de eleştirildi. Bu eleştirileri DTK ve DBP temsilcileri sonuna kadar dinledi. Ve kendilerine göre cevaplar da verdiler. Ama bu yolla tam da siyasi alanda olması gereken şey oldu. Kanaatimce önemi bir diyalog ve tartışma gerçekleşmiş oldu.” Yasin Aktay’ın kendi görüşleri.

16.11.2013, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır ziyaretinde görüştüğü kesimler. Basından okuyorum: Başbakan RTE ve eşi Emine Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda bakan öğlen saatlerinde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’i ziyaret etti. Başbakan Erdoğan’ı Belediye girişinde Baydemir’in yanı sıra DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk ve Bağımsız Milletvekili Leyla Zana, BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan ve BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık karşıladı. Bu görüşmede bir konuşma yapan DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk, bu diyalogun müzakereye dönüşmesi, Kürtleri bir halk olarak gören bir anlayışla artık meseleye yaklaşılması gerektiğini ifade etti.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi binasında Başbakan, DTK Eşbaşkanı sıfatıyla Ahmet Türk ile görüşme yaptı. Basına yansıyan kısmı bu.

Galip Ensarioğlu, 20.12.2010, NTV canlı yayını: “Kader birliği yapmış iki ulus. Bölünmenin ne Kürtlere ne de Türklere hiçbir faydası olmaz. Bunu Kürtler de çok iyi biliyor DTK’nin bu toplantısı kimine göre olumludur, kimine göre de olumsuzdur. Türkiye’de özgür tartışmadan korkmamak lazım. Kapalı kapılar ardında olup bitenlerden korkmalıyız. Siyaset üretenler, siyasiler veya Türkiye’deki düşünce insanları her şeyi konuşabilmeli.” Kendisi de katılımcı. NTV canlı yayınındaki görüşleri bu.

6.07.2011, Bülent Arınç: “Demokratik Toplum Kongresi diye bir şeyi iki günde bir topluyorlar. Çay içip dağılıyorlar.” O çalışmayı beğenmiyor, niye çay içip dağılıyorsunuz, daha iyi şeyler yapmıyorsunuz diye.

Selahattin Demirtaş: DTK Kongresi ile ilgili NTV canlı yayını – 20.12.2010, Ne demişim, 8 yıl önce? “DTK adına konuşma yetkisine sahip değilim. Her şeyden önce çalıştayda alınmış bir karar yok. Çalıştayda yapılan tartışmalar ve sunulan taslaklar var. Sadece düşünce ve çözüm önerileri açıklanmasına bu kadar tahammülsüzlüğü anlamakta zorlanıyorum doğrusu. Sanki ortada fiili bir durum var ve sanki insanlar ülkeyi böldü bölecek. Devlet, Meclisi ile ordusu ile teyakkuza geçirilmeye çalışılıyor. Bölünmeyi önleme adına milliyetçi bir paranoya yaratılıyor. Bundan çok büyük bir rahatsızlık duyuyorum.”

Ekonomi sempozyumundaki açılış konuşmaları, ekonomi kongresindeki açılış konuşmaları; bunların hepsinin örneğini göreceksiniz. Bunlar sadece birkaç örnektir. Yüzlerce böyle örnek var. Açık açık çalışma ve faaliyet örnekleri var. Mahkemeniz bu konuda daha kapsamlı bir araştırmaya ihtiyaç duyuyorsa Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne, Valiliğe yazıp talep de edebilir. DTK’nin 2007’den bu yana kentinizde yaptığı faaliyetlerin tam listesi derseniz, yüzlerce liste gelecektir. Billboard’undan afişine, mitingine hepsi gelecektir.

DTK iyi birşeydir, HDP olarak da bir kötülüğünü görmedik

DTK budur aşağı yukarı. İyi bir şeydir yani. Bugüne kadar HDP olarak da bir kötülüğünü görmedik. Kötü bir faaliyetine de tanık olmadık, parti olarak da hep yararlandık. Partimiz doğal üyesidir. Şu anda ben Eş Genel Başkan değilim, yeni Eş Genel Başkanlarımız doğal üyesidir. Çünkü biz DTK’in üyesi bir partiyiz. Başka partiler de STK’ler de var. Çok sayıda iş insanı da üyedir.

Üyelik nasıldır, gönüllüdür. Ben bu toplantıya katılmak istiyorum diyen herkese açıktır. Örneğin Diyarbakır MHP İl Teşkilatı dese ki, ben bu toplantıya katılıp görüş belirtmek istiyorum, hiçbir başvuru formu, aidatı yoktur. Gelirsin, eleştiriye açık bir platformdur.

Evet dediğim gibi; platform olarak sonuçta. Bir kayıt, aidat yok. Bir etkinlik yapılacak, maliyeti nasıl karşılanıyor? Orada mali işleri yürüten bir arkadaşımız var. Sempozyum yapılacak, ihtiyacı nedir; işte üç tane pankart yapılacak; onu sen karşılasan iyi olur. Yemek verilecek konuklara; Selahattin Demirtaş “sen bir öğlen yemeği konuklara verebilir misin?” Akşam üç misafirimiz olacak, bir işverenimiz acaba bu üç kişiyi otelde misafir edebilir mi? Böyle ayarlanıyor. Dediğim gibi, Cumhuriyet Halk Partisi, Ak Parti, gelip Demokratik Toplum Kongresi’ne; biz de görüş belirtmek istiyoruz dediğinde; herkese açıktır. Ben burada oy kullanmak istiyorum, burada eleştirmek istiyorum, buna katılmak istiyorum dediğinde, herkese açıktır. Belli bir yapının, belli bir ideolojinin, belli bir siyasi angajmanın yapısı değil.

Kaldı ki, KCK yapısı olarak tanımlanıyor ki; HDP’nin bile değil, bırakın KCK’yi, HDP’ye bağlı değil. HDP’nin bir yapılanması değil. Biz de onun, gönüllü katkı sunan bir üyesiyiz. Gidip görüşlerimizi belirtiyoruz. Oradaki görüşleri de dinliyoruz. Ve bu önemli bir demokrasi deneyimi sağlıyor bize. Bunun Türkiye’deki topluma faydalı olduğunun anlaşılması açısından ben ifade ediyorum ki; bunların hepsi birbiriyle bağlantılı mekanizmalardır.

Demokratik özerkliğin idari boyutu, toplumsal boyutu, devletle, toplumla, bireyle ilişkileri, bu bizim jargonumuza da yansıyor. Türkiye toplumuna biz bunu çok iyi anlatamıyoruz, ama literatürümüze yansıyor. O yüzden, HDP’li siyasetçiler birbiriyle konuşuyorken iyi anlaşıyor da, dışarıya konuştuğumuzda iç jargonumuz kullanıldığında, anlaşılmaz hale geliyor bazen. O yüzden kavramların altını iyi doldurmalıyız. Bu sorun bizdedir. Bunu iyi yapmalıyız ki, Türkiye toplumu iyi anlasın, mesele başka yerlere çekilmesin.

Dediğim gibi, Demokratik Toplum Kongresi şu anda, şu dakikada Diyarbakır’da bir binada, tabelası asılı duruyor, sekreteri var, telefon açsanız; “Alo, Demokratik Toplum Kongresi” diyecektir. Meşru, legal faaliyetlerini yürütüyor. Şu dakikada, hiçbir sıkıntı da yok. Yargı niye bu işle bu kadar uğraşıyor, anlamış değiliz. Cemaat uğraştı, tamam da, şimdi neden bu iş büyütülüyor, illa terör örgütü denip kriminalize edilmeye çalışılıyor. Zaten faaliyetleri önemli ölçüde sınırlandı, engellendi. Zaten Cemaat başarılı oldu. Faaliyet minimuma indi de, hiç değilse umut bitmesin, orada kalsın. O yüzden arkadaşlarımız, orayı açık tutuyor, diri tutuyor ve bir gün mutlaka bizler yeniden…

Mahkeme Başkanı; Şu andaki başkanı kim?

Leyla Güven, Berdan Öztürk, ikisi Eşbaşkan... Yöneticileri, sekreteri, şu anda faaliyet yürütüyor.

Bakın bizler, doğrudan o dönemler çözüm süreçlerinin içinde değildik. Devletin, hükümetin doğrudan, dolaylı PKK ile görüşmeleri oluyordu. Oslo’da veya başka nasıl yapıyorlardı, bilmiyorum, hakim de değilim. İşin doğrusu partinin eşbaşkanı da değildim o zaman. Grup Başkanvekiliydim ve daha çok meclis faaliyetleriyle ilgileniyordum. Fakat bir çözüm süreci vardı ve bizler bunun sosyo-psikolojik altyapısını da hazırlamaya çalışıyorduk. Bu da bizim görevimiz… Yani her parti kendi tabanını, buna hazırlamalı, adapte etmeli, inandırmalı, barışın olabileceğine inandırmalı. Çünkü çözüm süreçlerinde toplum desteği olmazsa…

Mahkeme Başkanı; Size böyle bir hazırlık yapma şeyini, kim söylüyor yani?

İşte tam oraya geliyorum. Böyle bir hazırlık olmazsa, bu tür çalışmalar sekteye uğrar. Cemaat bunları engelledi, müdahale etti, nereye kadar; 7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan ifadeye çağrıldığı sürece kadar. O zamana kadar, yargıdan doğru bir müdahale yoktu. Bizler, hükümetle, Bakanlarla yaptığımız görüşmelerde, herkes kendi partisinin tabanını ikna etmeli, medya üzerinden, toplantılar üzerinden buna hazırlamalı, barış ancak bu şekilde sağlanabilir yönünde, parlamentoda da konuşmalar yapılıyordu, kürsüden, kulislerde, biz Bakanları ziyaretlerimizde yapıyorduk. Bazen Bakanlar bizleri, bulunduğumuz makamlarda ziyaret ediyorlardı. Bu diyaloglar hep konuştuğumuz şeylerdi.

Biz çözüm sürecinin içinde değildik, ama parti olarak destekliyorduk. Desteğimiz de şuydu; toplumsal tabanı sürekli olarak buna hazırlamak, barış olabileceğine, silahların bırakılabileceğine inandırmak, Türkiye’nin demokratikleşebileceğine inandırmak… Parlamentoda da, yasal çalışmalarda da destek sunduk. Hükümetle bu konuda ortaklaştık. Sonra İmralı çözüm süreci başladığında, biz doğrudan içindeydik. Ben de Eş Genel Başkan’dım. Sayın Kışanak da Eş Genel Başkan’dı.

Bizler parti çalışmaları olarak da hükümetle hem parlamento ayağında, hem yürütme ayağında bu çalışmaları yürütüyorduk. Kamuoyunu zaman zaman bilgilendiriyorduk, parlamentoyu bilgilendiriyorduk. Ama Cemaat’in müdahalesi yine vardı. O nedenle şöyle bir yasa çıkarma ihtiyacı duyuldu.

Geriye doğru yürüttüğümüz bütün bu faaliyetler, bir daha yargı konusu olmasın… Çünkü biz açık ve kapalı toplantılarda, kendi tabanımızın anlayabileceği dil, jargonla, onların ikna olabileceği üslupla, konuşmalar yapıyoruz. AKP’liler kendi tabanına kapalı, açık toplantılarda, anlatmaya çalışıyor, ikna etmeye çalışıyor. Herkesin farklı bir jargonu var. Siz mesela, bizim tabanımızı ikna edecek bir konuşmayı, konu olarak da başarsanız, üslup olarak başaramayabilirsiniz. Tabanımızla siyasi ilişkileriniz yoktur. Siz derken, bizim partili olmayan birini kast ediyorum, şahsınızı değil. Bunu kim yapabilir, ancak o partinin yöneticileri, partili olanlar, Eşbaşkanı, milletvekilleri, ilçe eşbaşkanları, belediye eşbaşkanları vs. Bizim yaptığımız bu tür ikna toplantıları, ki Akil İnsanlar da bunu açık ve kapalı toplantılarda yürütüyorlardı, biz de yapıyorduk. Bunların da bir kısmını, tamamıyla terör faaliyeti olarak tanımladılar. Küçük bir kısmı benim iddianameme girdi, ancak birçok arkadaşımın böyle faaliyeti, terör faaliyeti olarak tanımlandı.

Çözüm süreci kapsamında yapılan bütün faaliyetler yargı bağışıklığına kavuştu

Bir yasa çıkardık Meclis’te. Yasanın ismi şu; “Terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesine dair kanun”… Kanun no: 6551, tarih 10/07/2014. Bu yasa çıkarılırken, özellikle Hakan Fidan meselesinden sonra, yargının içerisindeki bu tehlike arz eden durumun, çözüm sürecini sabote edebileceği, yapılan çalışmaları sabote edebileceği, bu çalışmaların içerisinde bulunanları, yargısal tehdit altında bulundurabileceği gerekçesiyle, uzun bir gerekçe de var, burada okuyup zamanınızı almak istemiyorum.

Fakat yasanın ilk hali şuydu. MİT Müsteşarı’nı daha çok, onu tarifleyen bir yasaydı, fakat yapılan görüşmelerden şu açığa çıktı. Biz de eleştirdik, dedik ki bu çalışmaların içerisinde olan bir tek MİT Müsteşarı mı, biz de bu çalışmanın içerisindeyiz. Akil İnsanlar da… Yeri geldiğinde yargı mensupları, bu çalışmanın içerisinde, çözüm sürecine destek, toplumsal barışa destek. Herkes kendi cephesinden bir şeyler yapmaya çalışıyor. Yani bir tek MİT Müsteşarı mı bu tür tehdit altında kalıyor? Bu kabul gördü ve yasanın ilgili maddesi değiştirildi, hepimizi kapsayacak hale getirildi. Bizim bu çerçevede yaptığımız, bu kapsamda yaptığımız bütün faaliyetler, yargı bağışıklığına kavuştu.

Yasanın 2. Maddesi’nin (b) fıkrası şöyle der aynen; “Gerekli görülmesi hâlinde, yurt içindeki ve yurt dışındaki kişi, kurum ve kuruluşlarla temas, buradan kast edilen yasa dışı, yasa içi, bütün kurum ve kuruluşlarla temas, ayrım yapmıyor, diyalog, görüşme ve benzeri çalışmalar yapılmasına karar verir ve bu çalışmaları gerçekleştirecek kişi, kurum veya kuruluşları görevlendirir.’’

Kim yürütüyor bu kanunu, Bakanlar Kurulu bu kanunu yürütür. Yani çözüm süreci kapsamında görüşmelere katılan, kanunda belirtilen amaca uygun çalışmalara katılan, çözüm sürecinin başarıya ulaşması için; Akil İnsanı, sivil toplum örgütü, kim varsa, bu kapsamda yürüttüğü faaliyetler, suç kapsamında değildir diye, kanunun ikinci maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) kapsamındaki görevleri yerine getiren kişiler, bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğu doğmaz.

Kandil’de ikna toplantılarına gittik, hükümetin bilgisi ve onayıyla

Kanun böyle bitiyor. Yürürlükle birlikte 6 maddelik bir kanundur. Oradaki bazı toplantılar bu kapsamdadır. Toplumu ikna… Özellikle, şiddet olmadan, silah olmadan bu sorun çözülemez inancına sahip toplumsal kesimleri ikna. Gidip orada ne diyeceksiniz? Ben bunu Kandil’de de yaptım. Basına da açıkladım. Kandil’e de ikna toplantılarına gittik. Hükümetin bilgisi ve onayıyla. Başka türlü nasıl silah bıraktırılacak. Bu bizim görevimizdi. Hükümetle yaptığımız görüşmelerde bu bizim görevimizdi.

Hükümet de işte Türkiye toplumunun genelinde bu inancın hakim kılınması konusunda sosyo psikolojik çalışmalar yapıyordu. Kullandığı dile bir bakın. Geçmişe doğru incelensin. Kandil’de fotoğraf çektik, İmralı’da fotoğraf çektik. Bunlar hatıra fotoğrafı değildi. Bu çerçevede yapılmış barış görüşmeleri ciddidir ve sonuç almak üzeredir. Bu işin şakası yoktur. Biz yan yana geliyoruz, tartışıyoruz ve Türkiye toplumu inansın ki, bu insanlar silahı bırakacaklar, bunun da fotoğrafını çekip kamuoyuna verelim.

İmralı’da çektiğimiz fotoğrafı, cezaevine fotoğraf makinesi sokarak biz mi çektik? Cezaevi Müdürü çekti, kendi fotoğraf makinesiyle. Peki kim bize verdi. Adalet Bakanı, üzerinde TC Adalet Bakanlığı yazan resmi flaş diskle bize verdi. Kandil fotoğrafı, evet orada çekildi de kimin onayıyla yayınlandı, hükümetin.

Biz böyle fotoğraflar çektik, hükümet de bu tür çalışmalar yapıyordu, biz de. Hepsi bu yasa kapsamındadır.

Şimdi çözüm süreci başarısız oldu, sen misin bu fotoğrafı çeken? Koy iddianameye. İki tane fezleke var sadece fotoğraftan. Bir tane de sizde, 3 tane fezleke. Bir tane de dosya var. Durmuyor savcılar. Dolayısıyla iddianame hazırlanırken bu yasa var mı, yok mu, hangisi bu yasa kapsamında, hangi konuşma, hangi faaliyet bakılmamış.  Biz bu yasayı çıkarırken, bu günleri düşünerek çıkardık. Bir gün çözüm süreci biter. O zaman Cemaat’ten korkuluyordu işin doğrusu. Korku oydu; Cemaat yargısı. Hakan Fidan’ı almaları üzerine.

Peki biz bu yasayı niye çıkardık? Bana bununla ilgili soru soracaksınız. Şurada şu konuşmayı yaptın vs. Bu yasa tümüyle idari adli cezai bağışıklık sağlıyor bana. Sadece bana değil, bu çalışmayı yapan herkese sağlıyor. Bu yasanın da dolayısıyla kesinlikle gözetilmesi lazım. Yeri geldiğinde hala hangi fezlekelerin bu yasa kapsamına girdiğini de heyetinize hatırlatacağım.

Daha önce de dedim, sistematik olarak demokratik özerkliği savunmuşuz. Bu bir terör faaliyetine, bu bir terör örgütü üyeliğine, yöneticiliğine delalet olarak dosyaya konulmuş, ama o kadar istikrarlı bir şekilde her seçim programında, her parti programında bir siyasi düşünce olarak aleni bir şekilde savunmuşuz ki, bütün parti belgelerimizde bulunuyor.

Seçim programlarında demokratik özerkliği savundum, kimse ülkeyi bölüyor demedi

Birkaç örnek vereyim; aleni konuşmalarda da bunu yapmışım. Cumhurbaşkanı adayıyken, Cumhurbaşkanı seçilirsem Türkiye’de demokratik özerk yönetimlerin olmasını sağlayacağım demişim. Çok sayıda konuşmam var, Cumhurbaşkanı adayı olarak. Bana oy verin, Türkiye’ye demokratik özerkliği getireceğim demişim. Türkiye’nin yüzde 10’u da oy vermiş. Neredeyse yüzde 50’si de sempati duymuş. Bu ülkeyi bölmeye çalışıyor falan dememiş. Demez de. İyi anlatınca kimse demiyor.

Katıldığım canlı yayın programlarında Cumhurbaşkanı adayı olarak tümüyle bu görüşleri evelemeden gevelemeden aynı burada savunduğum gibi savunmuşum. İzmir mitinginde de söylemişim, Antalya mitinginde de. Antalya’ya demokratik özerklik getireceğiz demişim, İzmir’de demokratik özerklik inşa edeceğiz demişim. İzmir’de demokratik özerk yönetim nedir demişim, İzmirlilere anlatmışım Gündoğdu Meydanı’nda. İstanbul’da İstanbullulara anlatmışım.

Deniyor ya, Türkiye’nin bir bölgesini Türkiye’den ayırmaya yönelik söylemler diye. Hayır. Türkiye’nin tamamında her yerde aynı modeli hem ben hem bütün partili arkadaşlarım savunmuşuz. 2011 seçimlerine bağımsız adaylar olarak girdik. Seçim beyannamemizde 10. sayfada başlık şudur: Demokratik özerk yönetimler kurulacak. Seçmenimize vaadimiz budur, içeriğinin de ne olduğunu burada yazılı, aynen anlattığım şekilde.

HDP’nin Programı, yasal programımız, burada da demokratik özerkliğin bir parti programı olarak seçmenlerimize vaatlerimiz arasında olduğunu net bir şekilde tespit edebilirsiniz. Çünkü bunlar bizim siyasi faaliyetlerimiz ve siyasi görüşlerimizdir. Burada yargılanan bir terör faaliyeti, şiddet faaliyeti falan değildir. Başlığı şudur: HDP’nin, şu anda üyesi olduğum partinin Programı’ndan okuyorum:

Yerinde ve yerel yönetim, demokratik özerklik. HDP Programı’nı web sitemizden de bulabilirsiniz, basılı halde de bütün teşkilatlarımızda var. Gidip alan herkes bunu görebilir. 2007’den beri görev yaptığım bütün partilerin programlarında güncellenerek olsa da demokratik özerklik başlık olarak detaylarıyla vardır ve seçmenlerimize vaadimizdir.

1 Kasım, 7 Haziran seçim bildirgemiz, yani seçmenlere bize oy verirseniz şunu yapacağız dediğimiz seçim bildirgemizde demokratik özerklik açıkça vardır ve parti yüzde 13 destek almıştır. İnsanlar, evet HDP iktidara gelirse ve bu savunduğu politikalar hayata geçerse Türkiye için iyi olur demiştir.

Şiddetle olmaz dedik, biz demokratik siyasetle yapalım dedik

Deniyor ya; “bunları kimse dinlemiyor.” Hayır, biz bunları savunduk diye kimse bize karşı çıkmadı. Giderek oyumuz arttı. Doğru anlattık, bizim açıkça olmaz dediğimiz tek şey şiddetti. Şiddetle olmaz dedik. Biz demokratik siyasetle yapalım dedik. Savunduğumuz şey buydu. İnsanlar buna inandılar. Türkiye için en önemli modelin bu olabileceğine ikna oldular.

Şimdi başkanlık modeli Türkiye’yi kurtarır falan diyorlar ya, benim elimde, partimin elinde iktidar partisinin imkanlarının milyonda biri olsun, yüzde 75 oy alırız biz. Biz bu imkansızlıklar içinde bu halk desteğini sağlayabiliyoruz. Her gün yargıyla, baskıyla muhatap oluyoruz. Buna rağmen halk bu fikirleri benimsiyor. Önemli görüyor, hiç değilse tartışılmasını önemli görüyor. Oy vermeyenler de anlamaya çalışıyor. Bu da bizim için çok önemli. Bize oy vermeyenler yurttaşımız, kardeşimiz değil mi? Onlar da bizi dinliyor. Çok çok önemli. Hiç oy vermeyebilir. Hayatı boyunca oy vermeyebilir. Ama bizi anlamaya çalışması, tam da bizim yapmak istediğimiz, toplumsal uzlaşma birbirini anlama faaliyetidir.

Bu konuda eğer bir başarımız varsa, bu yüzde 50 oy almaktan daha kıymetlidir. Yüzde 50 oy alırsınız, işte alıyorlar, Türkiye’yi ikiye bölüyorlar. Böyle bir yüzde 50 oy alacağımıza, bu şekilde yüzde 10 alalım daha iyi. Kardeşliğe, barışa, kaynaşmaya hizmet edelim, siyasi düşüncemiz bunun alt yapısını oluştursun, oyumuz da böyle kalsın. Çok önemli değil deriz, bakış açımız budur.

Ama kutuplaşmayla, kamplaştırmayla toplumu dost-düşman, milli yerli-gayrı milli olarak bölüp başkan olsan ne olur. Dün de söyledim: Başkan olmak oya bağlı bir şey değil, rızaya bağlıdır. Yüzde 50 oy alırsınız, ama geri kalan yüzde 50’nin rızası yoktur. Hiç başkan olamazsınız. İsminiz başka bir şey olur. İkna lazım. Toplumun geri kalanının iknası üzerine başkanlık sistemleri inşa edilir.

Bunları uzun uzun okumak istemiyorum, partimin programlarıdır, seçim beyannameleridir. Şimdi hepsini okurum, sizi de ikna ederim.

Türkiye’nin demokrasi sorunları ve özelde de Kürt sorununun değişim aşamalarıyla, kimlik sorunu, inanç sorunu ve bir bütün olarak Türkiye’de yönetim rejimiyle etkileşimli tüm bu sorunların kısa tarihi alt yapısını ifade etmeye çalışıyordum. Çünkü bugün şu yaptığımız siyasetle, siyasi konuşmalarımızla, parti Programımızla doğrudan bağlantılı meseleler bunlar. Ha keza iktidarın kurmaya çalıştığı bir rejim, kurmaya çalıştığı yeni yönetim modeli, bizim bunlara karşı eleştirilerimiz hem benim iddianamemin hem de fezlekenin konularıdır.

Özellikle son dokunulmazlığın kaldırılması tartışması başladıktan sonra hazırlanan fezlekelerin büyük kısmı, ki sayıları 25 civarındadır, tümüyle iktidarın yeni rejimi oluşturma perspektifiyle üzerimize koyduğu baskının tipik örnekleri olan fezlekelerdir. İddianameye de bu yansımıştır. Dolayısıyla bu yönlü, bunun tarihi geçmişini bir kez daha tekrarlamış olarak kaldığım yerden devam ederek anlatmak istiyorum. Çünkü özerklik nedir, bunun tarihi alt yapısı nedir, siyasi programda neye tekabül ediyor, DTK nedir; bunların tam olarak anlaşılması için bağlantıların iyi ortaya çıkarılması gerekiyor.

MEVCUT RESMİ İDEOLOJİ BAŞARILI OLMADI

Türkiye’de ortak kimlik, bir arada yaşama motivasyonu ve ulusal birlik diye tanımladığımız birliğin nasıl inşa edilebileceği ve yıpranmış olan, zayıflamış olan bağların yeniden nasıl kuvvetlendirilebileceği üzerine siyasi tartışmalardan devam ediyorduk. Ortak dil, ortak tarih, ortak vatan, bir devlet etrafında birleşme, ortak sevinçler, ortak kederler bunlar etrafında bir araya gelirler ve bir hayali cemaat olarak tanımlanan ulusu var ederler. Dünyada her ulusun gelişimi süreci, motivasyon kaynağı aynı değildir. Benzer olanlar vardır, ama her ulusun tarihten süzülüp gelme süreçleri de farklıdır, ulus olarak var olma biçimleri de farklıdır.

Ulusu bir araya getiren unsurların ağırlıklarına göre din, kültür, inanç vb. farklı olabilir. Bazı uluslarda inanç, bazılarında toprak, bazılarında ortak tarih, bazılarında ortak vatandaşlık öne çıkar. Türkiye’de ulus tanımlanırken bir etnisite ve Türklük üzerinden tanımlandığı için, Türkiye’deki diğer kültürel varlıklar, halklar, inançlar ve mezhepler giderek bu resmi ideolojik ulus formunun sınırları içine sığmamaya başladı, sığmadıkları ortaya çıktı. Peki, ortak resmi dil Türkçe üzerinden toplumu bir arada tutabiliriz, dil öğesini birleştirici bir unsur olarak tutabiliriz. Siyasette tartıştığımız şeyleri konuşuyorum. O yüzden bu fikirleri heyetinizin de en azından bir kez daha duyması açısından önemli, esasa dair karar verdiğinizde alt yapısı oluşsun. Bizler tabii ki, bu topraklarda birlikte yaşamaya devam edeceğiz. Ama bu sıkıntıları çözerken başka bir alternatif, başka bir kanal yaratabilir miyiz tartışmasınıözgürce yapmamız lazım.

Mevcut resmi ideoloji olmadı. Yani herkesi tek bir etnisitede buluşturma üzerine kurulu ulus yaratma tam anlamıyla başarı sağlamıyor. Peki ne yapacağız, olmuyor diye dağılacak mıyız? Bu toplumun birlikteliği sıkıntı yaşıyor diye herkes başının çaresine mi baksın, sevmeyen terk mi etsin? Kabul etmeyeni sürgün mü edelim? Ya da ülke ikiye, üçe mi bölünsün?

Başka bir alternatif bulmamız lazım. Bu toplumu bir arada tutabilecek, ülkenin birliği içinde yeni formüller üretmemiz lazım. Çağımızın gerekleri neyse onu yapmamız lazım. Bizim siyasetimiz, geniş siyasetimiz bunun üzerine kuruldu. O halde ne yapacağız? Yeni uluslar yaratmaya gerek yok. Kimse olmayan bir şeyi de hayali bir cemaat gibi, tarihi ve kökü olmayanı ulus diye ikna edemez, yok da edemez. Kürt halkı vardır. Kimse yok da edemez, yoktan var da edemez. Fakat bu var olanları dabaşka bir ortak payda üzerinde buluşturmamız lazım. Yine bir birlik içinde bir ulus haline getirmemiz lazım.

Çoklu ulusların bir arada olduğu yapılar da vardır. Birçok halkın bir arada oluşturduğu uluslar da vardır. Veya ağırlıklı bir ulusun yanında yaşayan, azınlıklarla birlikte kendini yine ulusal birlik içinde gören farklı yapılar da vardır. Bunun farklı örnekleri farklı kıtalarda vardır. Türkiye’de bütün bu tarihi geçmişimizi, acılarımızı, yaşadığımız sorunları, sıkıntıları, ortak paydaları, gelecek vizyonumuzu hepsini masaya yatırıp çözüm bulmak zorundayız. Siyaset olarak yapmaya çalıştığımız buydu. Bunu farklı üsluplarla, farklı araçlarla anlatmaya çalıştık. Mitinglerle, yürüyüşlerle, programlarla, seçimlerle, beyannamelerle, protestolarla, televizyon programlarıyla, basın toplantılarıyla; elimizdeki bütün demokratik imkanları kullanarak bunları yapmaya çalıştık.

DÜNYANIN EN DEĞERLİ FİKRİ BENİM FİKRİMDİR DİYEN İNSAN APTALDIR

Neden böyle gerekiyor? Bizim fikrimiz en iyi fikir olmayabilir. Bunu söyleyen insan zaten aptaldır. Dünyanın en değerli fikri benim fikrimdir diyen insan aptaldır. Hani Ali Şeriati’nin ya da Şafi’nin galiba bir lafı vardır: Cahillerle girdiğim hiçbir tartışmayı kazanamadım. Böyle düşünen bir siyasetçi de ancak aptal olabilir. “Dünyanın tek fikrini, projesini ben buldum” demek ne siyasetten, ne tarihten, ne de sosyolojiden hiçbir şey anlamamaktır. Biz de bu iddia ile ortaya çıkmadık. Bizim de bir fikrimiz var dedik. Türkiye’nin demokrasisi, yönetim modeli, güvenliği, ekonomik modeli için bizim de bir fikrimiz var. Mevcutlar içindeki en iyi önerme bizim olduğu için biz bir partide toplandık. Yoksa tek, mutlak geçerli fikir bizimdir diye kimse bir iddia ortaya atmadı. Ama “tartışılması için önemli bir fikrimiz var” dedik. Herkesin fikri var, bizim de var” dedik. Bu noktada partimizin siyasi görüşlerinin baskı altına alınması, tehdit olarak görülmesi, ifade edilmesinin ifade özgürlüğü sınırlarını aştığı ve ülkeyi bölünmeye götüreceği, bu fikrin tartışılmasının bile tehlikeli olduğu şeklindeki baskılardır asıl yanlış olan.

DEMOKRASİSİ TAMAMLANSA ÜLKE GÜÇLÜ OLACAK 

Ben daha önce parlamentoda yaptığım konuşmalarda da şu çağrıyı yaptım, yüz yüze ya da aleyhinde spekülatif laflar etmek için söylemiyorum; evet, Sayın Bahçeli’yi de eleştirdim. Geçmiş dönemde Erdoğan’la da, Davutoğlu’yla da, Baykal’la da, Kılıçdaroğlu’yla da yüz yüze görüşmeler yaptım. Onlara da fikrimizi bu şekilde anlatmaya çalıştık. Herkesin bir fikri var; ulusa dair, ulusal birliğe dair, ülkenin güvenliğine dair. Bunları açıkça ifade ediyorlar. Fakat bize öyle geliyor ki, en iyi proje, en iyi fikir yan yana gelip bir yuvarlak masa etrafında tartışarak bulacağımız fikirdir. Sanki en iyi fikir odur gibime geliyor. Hep öyle hissettim. Bunları onlara da ifade ettim. Ben, iyi fikir benim ve partimin projesidir demeyeyim; ama siz de en iyi fikir benim ve partimin projesidir demeyin. Mevcutlar içinde sizi tatmin eden, kitlenizi, ideolojinizi tatmin eden proje deyin. Ama mutlak, sosyolojik dünyada…. (DUYULAMADI)


Hele Türkiye gibi bir gerçeklik içerisinde en iyisini bulmanın biricik yolu siyasette uzlaşmayı sağlamaktır. Farklı düşünenler de olabilir. “Ne uzlaşması!” diyenler de olabilir. Biz uzlaşmayla çözülür diyoruz. Biz bir araya geleceğiz, Türkiye’deki milliyetçilerin kaygısı nedir, beklentisi nedir, korkusu nedir, vizyonu nedir? Türkiye’de islamcılar var. Gerçektir. Herhalde kimse Türk milliyetçilerini yok etmeyecek, edemeyecek. Türkler var, milliyetçisi de var, her inançtan insan da var. Müslüman olan, ama aynı zamanda kültürel İslam dışında siyasal İslamcı da var. Aleviler de var. Gayrı müslim dediğimiz azınlık topluluklar var, etnik kimlikler var, Kürtler var, Çerkes olarak tanımlayan, Boşnak olarak tanımlayan, Laz olarak tanımlayan, Arap olarak tanımlayan kimlikler, kültürler de var. Bunların hiçbirini ne kimse yok etmeye kalkmalı ne … (DUYULAMADI).

Bunun dışında ideolojik fikirler var, sosyalisti var, sağcısı var, liberali var, Kemalisti var. Bunlar da Türkiye’nin gerçekleri. Peki, biz Türkiye’nin demokrasisinin önünü açmak için çalışırken, bunlardan herhangi birinin tümüyle yok edilmesi üzerine mi bir gelecek kuracağız, yoksa bir şekilde ortak demokrasi paydasında bütün bu fikir, inanç ve görüşleri uzlaştırdıktan sonra, yani sağlam bir demokratik temel inşa ettikten sonra mı? Cumhuriyet’in 100. yılına doğru gidiyoruz, eksiği demokrasidir. Demokrasi tamamlansa Cumhuriyet güçlü bir Cumhuriyet olacak. Ülke de güçlü bir ülke olacak.

CUMHURİYETİN TEMELİ DEMOKRASİ OLMALI

Tabiri caizse, üstüne inşaat yapmadan önce sağlam bir temel daha oluşturalım, madem kurucu iktidar 1920’lerde, 24’lerde bir kuruluş gerçekleştirildi, çağımızda da bunu güncelleyelim, Cumhuriyetimizi tazeleyelim, demokrasiye de kavuşturalım, çok daha sağlam bir temel oturtalım. Bu temel ne olsun? Ancak demokrasi olabilir.

Bu temel herhangi başka bir ideolojik temel olamaz. Bu temel nedir? Hiç kimsenin dokunamayacağı, hiçbir siyasi partinin karşı gelemeyeceği, gelmemesi gereken, hiçbir etnik kimliğin, hiçbir inancın, mezhebin karşı gelmemesi gereken, aynı zamanda onu da tatmin eden, kapsayan bir temel olmalı. Bu temel artık siyasi partilere, iktidar olan partiye göre değiştirilmemeli. Bu bizim ortak yaşamımızın, demokrasimizin temeli olmalı. Artık değişmeyecek diyeceğimiz evrensel standartlarda kurallar birlikte yaşamın ilkeleridir.

Birlikte yaşamımızın garantisi olacak, demokratik özgürlükçü sivil bir anayasa yapalım Bunu yapmak zor değil. Siyasetçiler bir araya gelir, toplum buna zaten hazırdır. Kutuplaşmayı yaratan siyasi söylem ve siyasi partilerdir. Biz bunu yapabiliriz. Bir araya gelebiliriz, bir heyecan yaratabiliriz, sağından solundan İslami hareketinden Alevi hareketine kadar herkes bir araya gelelim. Demokratik özgürlükçü, sivil anayasamızı yapalım. Birlikte yaşamımızın garantisi, temeli bu olsun. Bunun üzerine artık siyasi rekabet, demokrasi sınırları içerisinde olabildiğince özgürce yürüsün.

Kimler merkezi iktidara gelirse, o temele dokunmamak şartıyla, o temelin üzerine kaç kat bina yapabiliyorsa yapsın. Halk onay veriyorsa, ama o temel üzerine. Halk beğenmedi, o inşaatı bir sonraki seçimde, tabiri caizse başka bir müteahhide olur versin, “olmadı bu apartman, yeni bir tane istiyorum” desin. Başka bir iktidar bunu denesin, ama neyin üzerine, o temel üzerine. O temel dışında başka hiçbir şeyin üzerine yapılacak inşaat veya bina bizim ortak evimiz olamıyor çünkü. Herkes kendi temelini kurup kendi binasını yapmaya kalkıyor, herkes kendi binasında oturup öteki binada oturanları ötekileştirmeye çalışıyor, buradan da ortak bir ulus ruhu çıkmıyor.

TEKLİK DEĞİL BİRLİK ÜZERİNDEN OLUŞMUŞ BİR ULUS

Biz ne dedik; birlikte yaşama ruhu, ortak bir ulus tanımlayacaksak, işte bu demokrasi etrafında bir araya gelmiş ortak bir ulus tanımlayabiliriz. Teklik üzerinden değil birlik üzerinden oluşmuş bir ulus tanımlayabiliriz. İsmi önemli değil. İçeriği önemli.

Ulus teklikler üzerine oluşursa, adı faşizmdir. Birlik üzerinden, beraberlik üzerinden çoğulculuk üzerinden inşa edilmeli. Nar gibi olmalı, içinde var olan herkesi kapsayacak şekilde, birbirini zorlamadan sıkıştırmadan, her bir nar tanesi kendini geliştirecek, büyütecek şekilde var olsun. Ortak vatanımız, ortak ulus tanımımız olsun. Anayasamız bunu güvence altına alsın. Bunun mekanizmalarının da olması lazım. Çünkü sadece bunu hayali cemaat olarak tanımlamak yetmez ki. Biz köksüz halklar olarak bu topraklarda yaşamıyoruz. Köksüzü hakaret olarak söylemiyorum. Dünyada kökü olmayanlar da var. Göçmenler vardır, Amerika’da, Kanada’da yaşıyordur. O topraklarda kökü yoktur, ama bu topraklarda hepimiz köklü tarihlere sahibiz. Bu kökleri inkar etmeden, beslendiğimiz kanalları da inkar etmeden, bunlardan da faydalanarak, çünkü bunlar birikimdir, önemli kazanımlardır, bunları ortak motivasyon gerekçemiz haline getirelim aynı zamanda. Bunları ayrılık gerekçesi değil, ortak motivasyon gerekçesi haline getirelim. Bir anadili kolay oluşmuyor. Bazılarının binlerce yıllık geçmişi var, tarihi kökleri var. Biz bunu nasıl ayrılık gerekçesi yaparız? Bu anadilinin sahibi de bunu ayrılık gerekçesi yapmamalı, egemen kültürün sahibi de bunu ayrılık gerekçesi yapmamalı.

Ortak buluşma noktası demokratik temel olacak. Ortak resmi dil olacak, herkes kendi anadilinde eğitim yapacak, hizmet alabilecek, herkes vergide de hizmet alımında da eşit olacak. Ülkenin neresine giderseniz gidin, ülkenin resmi diliyle anlaşabileceksiniz herkesle. Ama kültürlerimiz, tarihi köklere sahip medeniyetlerimiz de varlığını bu ulusun içinde sürdürecekler.

Devletin burada yapması gereken bu işi kolaylaştırmak. Devlet bu işi tarifleyemez. Devletlerin böyle bir yetkisi yok. Devletin kuruluş amacı yurttaşa hizmettir. Vatandaşa organizasyon sağlayıp işlerini kolaylaştırmaktır. Devlet bu fikirle ortaya çıkmıştır. Ama ortaya çıktığı günden beri sürekli bana daha fazla yetki verin, daha fazla hak verin, ben de size daha fazla hizmet yapayım pazarlığı içine girmiştir yurttaşlarıyla.

Devlet tarihi boyunca hep kendisi hak ve özgürlük açısından büyümüş, yurttaş ve toplum zayıflamıştır. Az demokrasi, çok devlet oluşmuştur. Çünkü devlet, “ben senin güvenliğini sağlamak için senin özgürlüğünü biraz daha kısmak zorundayım” demiştir. Ya zorla yapmıştır bunu, ya da vatandaşı kandırarak veya ikna ederek. Bir şekilde almıştır. “Ben senin eğitim, sağlık hizmetlerini karşılamak için biraz daha haklarını kısıtlamak zorundayım” demiştir. “Ekonomik haklarından, sosyal haklarından, temel insan haklarından kısıtlamak zorundayım” demiştir. Bunu ya zorla yapmıştır ya ikna ederek yapmıştır ya kandırarak yapmıştır. Ama her seferinde devlet dediğimiz mekanizma büyürken, birey devletin karşısında giderek çaresiz, savunmasız duruma düşmüştür. Toplum da ha keza devletin karşısında savunmasız duruma düşmüştür. Bu ABD’de böyledir, İsveç’te de böyledir, Çin’de de böyledir. Burada Türkiye Cumhuriyeti devletine mahsus bir şeyden söz etmiyorum. Genel bir devlet seyrinden söz ediyorum.

ALLAH İNSANI DEVLETE KULKÖLE OLSUN DİYE Mİ YARATTI?

Peki insanoğlu buna mecbur mu? Ya da Allah en değerli varlığım, mucizem dediği insanoğlunu devlete kul köle olsun diye mi yarattı? Hayır. Hangi ideolojiye, hangi dine ve inanca bakarsanız bakın, devletin kutsal kurallarının tamamı toplumu ezmiştir. Biz devleti kutsallaştırmak yerine bireyin, toplumun özgürlüklerini genişletmeliyiz. Bunu yaparsak bir arada yaşamayı kolaylaştırırız, demokratik çerçevede bir araya gelmiş ortak, güçlü bir uluslaşmayı da bir arada sürdürürüz. Uluslaşırken köklerimizden de, dilimizden de, kültürümüzden de kopmayız. Bu da her seferinde ortak ulus anlayışımızı besler. Bunu parçalamaz, bölmez. Çünkü bu ülkede kendi anadiliyle eğitim alan bir köy Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi aidiyeti açısından daha fazla kendi devleti sayacaktır. Aidiyet bağı güçlenecektir, zayıflamayacaktır.

“Vergimi verdim, eğitimimi aldım; vergimi verdim, sağlık hizmetimi aldım. Anadilimde de eğitiM alırken devletim bana hiç sorun çıkarmadı. Bu devlet benim daha fazla devletim oldu.” Bu, aidiyet bağını kuvvetlendirecek bir şeydir. Bozacak, zayıflatacak bir şey değildir. “Aleviyim ben, vergimi
verdim, cemevine gitmek istedim, devletim beni engellemedi ya da kolaylaştırdı işimi. Bu devlet benim daha fazla devletim.” Artık aidiyet bağı güçlenmiştir. Orada ayrılıkçı fikirlerin güçlenmesi ihtimali zayıflamıştır. İnsanların çözüm arama konusunda şiddete meyletme ihtimalleri azalmıştır.

Güvenlik sorunları da çözüm konusunda daha ihtimal dahiline girmiştir. Tümden bitmez, ama daha kolay çözüm yoluna girmiştir artık.

BU ÜLKE NASIL HANGİ YÖNETİM MODELİİLE YÖNETİLECEK? 

Peki böyle bir diyarda yaşayan ulusun, demokrasiye inanan, birbirine saygı duyan, özgürlüklere inanan, ülkenin bürün ortak değerlerine, bayrağına, geçmişine, şehitlerine, bu ülke için harcanan emeklere, bu ülke için canını vermiş herkes; Kürdüyle, Türküyle birbirine saygı duyan bir toplumsal, sosyo psikolojik alt yapı yarattık ve buna doğru ülke gidiyor diyelim.

Peki böyle bir ülke kendini nasıl yönetecek? Yönetim modeli de tartışılmalı. Çünkü tek başına insanlara “sizler özgürsünüz artık” demekle otomatikman özgür olmuyorlar. Devletin aynı zamanda yönetim aygıtı olarak, idare modeli aracılığıyla da bunu fiilen sağlaması lazım. Anayasada bunu yazmak yetmiyor, hakkınız var, özgürlüğünüz var. Tamam, senin ulaşım hakkın var kardeşim, istediğin yere gidebilirsin, ama sana zırnık para yok. Haydi kullan bakalım seyahat hakkını. Anayasamızda var, herkes özgürce seyahat edebilir. AİHS’de var. Herkes özgürce seyahat edebilir. Ama bir kuruş para vermiyor. Aç bırakıyor, işsiz bırakıyor; seyahat hakkını nasıl kullanacak. Yönetim modeli netleşmediği müddetçe demokrasiye uygun bir yönetim modeli inşa edilmediği müddetçe, benim ve bizim anlatmaya çalıştığımız ulusal birliğin özgürlüğe, eşit yurttaşlığa ve gönüllü
kabule dayalı ulusal birliğin yaşamasının da şansı yok. Dolayısıyla yönetim modeli burada çok önemlidir.

TÜRKİYE'DE ÖZERKLİK TARTIŞMALARI YENİ DEĞİLDİR

Burada özerklik kavramına girmek istiyorum. Özerklik bizim icat ettiğimiz bir şey değildir. Toplum daha devlet halinde değilken özerklik vardı. İsmini koymadan, dünya siyaset bilimi henüz onu tanımlamadan özerklik toplumda vardı. İlk insanlar kendi ilişkilerini özerk yaşarlardı. Elde edilen veriler bunu gösteriyor. Daha sonradan bir yönetim modeli olarak özerklik dünya idari modeller. kavramları literatürüne girdi. Denemeler oldu, yanılmalar oldu, başaranlar oldu, iyi uygulayanlar oldu, kötü uygulayanlar oldu, hala arayış içinde olan modeller var. Ama özerklik dünyada şu veya bu şekilde toplumların gündemine geldi.

Bizim de topraklarımızda gündemimize geldi. Osmanlı bir tür özerklikle yönetildi, kısmi eyalet. Kendi eyaletinde yaşayan halklara özerklik tanıdı Osmanlı, bir kültürel özerklik tanıdı. Merkezden atanan valiyle, genellikle orayı vali yönetmeye çalıştı, ama yereldeki tüm beyliklere de inisiyatif verdi, o şekilde ayakta tuttu.

Almanya bir tür eyalet sistemi ve özerklik uyguluyor. Çin’de özerklik var mesela, adı özerklik değil, ama Çin Uygur Türk bölgesi var. Özerk bir bölgedir, kısmi özerkliktir, özerkliğin başka bir uygulamasıdır. Hak ve özgürlüklerin sıfır olduğu, ama ismi özerklik olan bir yönetim modelidir. Belçika’da bir özerklik modeli vardır. Amerika’da başka bir özerklik modeli uygulanır. Fransa’da uygulanan özerklik modeli daha farklıdır, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi yoluna gidilmiştir. Türkiye’de de özerklik tartışmaları Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılmıştı. Mustafa Kemal’in şöyle bir beyanatı da vardır: Tabii ki Kürtler söz konusu olduğunda, bir tür muhtariyet, yani bir tür özerklikle yönetilmeleri lazım. Yeni kurulan Cumhuriyet’te bizler ancak böyle var olabiliriz. Kürt’ü Türk’ten ayırmanın mümkünü yoktur. Tabii ki, Kürtler söz konusu olduğunda bir tür muhtariyetle yönetilmelidir. Bunun yasa tasarısı da parlamentoya sunulmuştur. Parlamentoda şu anda gizli arşivde duruyor. Bir araştırmacı, bunu ortaya çıkardı, maddeleriyle birlikte, özerklik yasa tasarısı. Evet, yasa hazır edilmişti, ama yürürlüğe girmedi.

TÜRKİYE'DE ÖZERKLİK VAR, İÇİ DOLDURULMAMIŞ VE DEMOKRASİDEN YOKSUN 

Demek istediğim, yakın siyasi geçmişimizde de var. Fakat, aynı zamanda Türkiye’de bu manada uygulanan, uygulanmakta olan muhtarlıklar var. Muhtariyet Osmanlıca’da özerklik demektir, muhtar özerk demektir. Her muhtarlık bölgesi özerk bölgedir. Yetkiler iyi midir, kötü müdür, demokratik midir, o başkadır. Ama Türkiye idari bölgelere ayırılırken, 7 coğrafi bölge, 81 il, 800-900 civarında ilçe, büyükşehir olmayan yerlerde kasaba, bucak, belde vs. ve muhtarlık. En küçük özerk, yerel yönetim birimi. Mahalle köy düzeyinde muhtariyet. İlginçtir, birileri sık sık muhtarları topluyor; muhtar özerk demek, yani özerkleri topluyor, özerkliğin bölücülük olduğunu, ne kadar kötü olduğunu özerklere anlatıyor, özerkler de onu alkışlıyor. Kimse farkında değil. Türkiye’de zaten özerklik var. İçi doldurulmamış, demokrasiden yoksun.

Özerk kurumlar da vardır. RTÜK özerk bir kurumdur. BDDK özerk bir kurumdur. Özerk idari biri kurulabiliyor. Özerk bürokratik kurumlar kurulabiliyor, bu konuda özerklikle ilgili hiçbir tartışma yok, ama bölücülüktür RTÜK’ü kurduk, yarın bağımsız olur demiyor kimse. Hatta üniversitelerin özerkliği savunuluyor. Özerk değil üniversiteler, ama üniversiteler özerk olsun deniliyor. Biz de bunu savunuyoruz. Özerk olsun.

Her şey özerk olsun, fakat yerel yönetimler özerk olsun dediğimiz zaman kıyamet kopuyor. “Ama bu bölücülüktür” deniliyor. Oysa başta da ifade ettim, bizimki de bir fikir. Az önce tariflemeye çalıştım, onu söyledim. Acaba özerklik idari modelle yan yana geldiğinde, toplum, insanlar, farklı kesimler kendini daha fazla yönetime katmak suretiyle “Evet, bu devlet benim de devletimdir” diyebilir mi? Bu yüzden tartışılmasını istiyoruz. Yönetime insanlar daha fazla katılsın. Karar alma süreçlerine daha fazla katılsın. Demokrasi mümkün olduğunca tabana insin, halk demokrasisine doğru gidelim. Partiler demokrasisinden, halk demokrasisine.

NASIL BİR MODEL ÖNERDİK?

Yerel yönetimlerimiz bir modeldi. İyi bir belediyecilik, iyi bir denemedir. Belediye meclisleri, il genel meclisleri önemlidir, ama yeterli değildir. Bunu daha da güçlendirmek lazım. Yani insanlarımız, kendi yerelinde seçtikleri belediye meclisi, il genel meclisi üyelerinden daha rahat hesap sorsunlar, onların da daha fazla yetkisi olsun. Kendi bölgelerinde yatırım, eğitim politikaları, kendi bölgelerindeki turizm, bağcılık, hayvancılık, bütçenin nasıl harcanacağı tamamen özerk olsun. Peki kim denetleyecek buları? 81 tane diyelim ki özerk belediyemiz var. Bir tanesi Anayasa’nın dışına çıkan bir karar aldı. Türkiye’de bir tane Anayasa Mahkemesi var, yine bir tane olacak. Türkiye’de bir tane ulusal birliğimizi ve irademizi temsil eden parlamentomuz var, yine bir tane olacak. Anayasa’ya uygun olmayan ve ulusal parlamentonun yetkisi dahilinde olan bir kararı bir yerel belediye, il genel meclisi aldığında bunu iptal edebilir. Denetim AYM’dedir. Herkes hem ulusal parlamentoda vardır temsiliyet olarak, hem de yerelde kendi temsiliyetini o şekilde sağlar.

Bu, Kürt halkının da kendini yönetme, idareye katılma isteğini karşılamış olur. Kürtler’de ayrılıkçılık önemli ölçüde azalmakla birlikte vardır. Tarih boyunca vardı, hala da var bağımsız bir Kürt devleti kurma fikri. Bu nereden kaynaklı? Toplumdaki kendini yönetme isteğinden. “Bu devlet beni iyi yönetemiyor, ben halk olarak kendi devletimi kurayım, kendimi yöneteyim.” Bu sosyolojik talebin görülmesi ve karşılanması lazım.

Ama aynı zamanda ulusal birliği de bozmamalıyız. Sınırları da korumalıyız. Bunun yolu, yönetime onları başka mekanizmalarla katabilmektir. Ülke bölünmeden, ulusal birlik parçalanmadan, halkın hepsini yönetime katarak kendini idare etme, kendini yönetme isteği de karşılanmalı. Peki bunu yaparsak, Kürtlere özerklik verirsek, diğer bölgeler ne diyecek?

Partimiz bunun da çözümünü önerdi. Özerklik etnik temele bağlı olmamalı, teritoryal da olmamalı. Tüm Türkiye’de uygulanabilecek, Kürtlere özgü bir yönetim modelinden çok, genel bir Türkiye idari model değişimine gidilmeli; her belediye, her il genel meclisi bölgesinde aynı yetkilere sahip, seçimle işbaşına gelmiş, bugünkü idari işlerde benzer olanların yetkilerini özerk kılarak bu işin içinden çıkabiliriz. Dolayısıyla bir teritoryal, bölgesel, etnisiteye dayalı özerklikten çok fazla bir şey. Örneğin Irak etnisiteye dayalı, aynı zamanda teritoryal özerkliktir. Kürdistan Federal Bölgesi nüfusunun çoğunluğu Kürt’tür. Güney bölgelerinde daha çok Arap etnik kimliğinde olanlar yaşıyorlar, çok da kaynaşma, birleşme olmamıştır. Irak’ın yakın geçmişinde de, tarihinde de Kürtler ve Araplar ayrı bölgelerde yaşamıştır. Oradakiler böyle bir çözümü kendilerine uygun görmüştür. Ne kadar başarılı olurlar, izliyoruz. Umarım bir arada yaşamayı daha fazla başarırlar.

Ama bu Türkiye için uygun bir model değil. Çünkü burada etnik kimlikler çok fazla iç içe geçmiş. Yaşam çok fazla iç içe girmiş. Kürt nüfus ağırlıklı olarak ülkenin doğusunda yaşıyor, ama batısında da yaşıyor. Türk nüfusun da ülkenin her yerinde yaşamaya hakkı ar. Arabın, Ermeni’nin de ülkenin her yerinde özgürce yaşamaya hakkı var. Peki yaşadığı her yerde aynı eşitlik ve özgürlükten faydalanabilecek mi? Bunun işte biricik yolu, Türkiye’nin tamamını aynı demokratik birlikte tutmaktır. Aksi takdirde Kürtlere özerklik, diğerlerine demokrasi dışı bir yönetim derseniz, ne Kürtler özgür olur ne diğer insanlar özgür olur ve bu da toplumdaki ayrışmayı derinleştirebilir. Evet, kısa vadede Kürtlere kendini iyi hissettirebilir ama…

ÖZERKLİĞİN KENDİSİ TEK BAŞINA DEMOKRASİ GETİRMEZ

Bu ayrışmayı da derinleştirebilir, etnik çatışmayı da körükleyebilir. İnsanlar Kürtlere karşı daha fazla düşmanlık besleyebilir. Kürtler de daha fazla içe kapanabilir. Dolayısıyla Türkiye’de özel bir Kürt özerkliğindense, genel olarak Türkiye’nin tamamında uygulanacak bir idari özerklik, bir siyasi özerklik Türkiye’nin tamamı için daha uygun olur. Bir arada yaşamak için daha uygun olur. Böyle bir ulus tanımı, böyle bir etnisite tanımı, böyle bir dil tanımı. Bu ulus, kendini böyle bir yönetim mekanizmasıyla yönetirse, kendini daha fazla ülkenin vatandaşı hisseder. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin özgür yurttaşı olarak hisseder. Aidiyeti de güçlenmiş olur, kuvvetlenmiş olur. Neden demokratik özerklik diyoruz. Az önce özerkliklerin tanımını yaptık. Sincan Bölgesi, yani Çin’deki Doğu Türkistan Özerk Bölgesi’ni bizzat gezdim, oraya gittim. Parlamento heyeti olarak, Cumhurbaşkanı heyeti olarak eşlik ediyorduk, yerinde gördük. Özerklik var, ama demokrasi yok.

İki dilde tabelalar Çince ve Uygurca, Uygur Türkleri yaşıyor orada. Seçimle işbaşına gelen Uygur Türklerinin bir meclisi var, ancak Pekin’den gönderilmiş, atanmış bir Vali, Çin Komünist Partisi adına orada parlamentonun bütün kararlarını denetleme, veto etme yetkisine sahip. Demokrasi adına hiçbir şey yok. İnsanlar korkudan birbirine bakmaya, üç kişi yan yana yürümeye korkuyorlar. Dolayısıyla, özerkliğin kendisi tek başına otomatik bir demokrasi getirmiyor. Özerklik idari model sadece. İçinin demokrasiyle doldurulmasının yolu ve yöntemi de; sırf özerklik model olarak Türkiye’de belediyeciliğin yerine inşa edildi diye, otomatikman halk demokrasiye, yönetime katılmış olmuyor. Bunun kanallarının açık olması gerekiyor. Kanalları açık değilse, yani halk siyasete katılırken, aday olurken, seçim yaparken, tercihte bulunurken, seçtiklerini denetlerken, etkili mekanizmalara ve kanallara sahip değilse, yine demokrasi olmaz. Dolayısıyla biz demokratik özerklik modelinin farkını ortaya koyabilmek, özelliğini ortaya koyabilmek için demokratik özerkliği parti programımızda tanımladık.

Belçika’da Flaman bölgesi vardır, Fransız bölgesi vardır. İkisi de özerktir. Anadilleri farklıdır. Farklı anadilleri konuşurlar. Bir tür özerklik modeli uygularlar. Belçika ulusal parlamentosu da var. Bir bölge daha vardır Belçika’da. Üç özerk bölgedir. Bir modeldir. Ama alıp Türkiye’ye uygulayalım derseniz, uymaz. Kendi içinde demokrasiyle işletmeye çalışıyorlar, olmaz.

Bizim HDP olarak bir siyasi önermede bulunmamız niye hak olmuyor? Bu toprakların kendine has bir yönetim modelini de; tartışmayla inşa etmesi lazım. Bu bir idari model teklifidir. Kime yapılmış bir tekliftir, Türkiye kamuoyuna yapılmış bir tekliftir. Seçmen olanlara, seçmen olmayanlara bir öneri yapılmıştır. Ey halkımız denmiştir; biz seçilirsek Türkiye’yi şu şekilde yönetme arzusundayız. Milli birliğimiz dediğimiz şeyi böyle sağlayacağız. Kültürleri, dilleri böyle koruyacağız. Onun da varlığını koruyabileceği, en demokratik yönetim mekanizması olarak da bu şekilde yöneteceğiz demişiz. Bu bir önermedir.

Bu suç oluyor da; ben Başkanlık modeli ile ülkeyi yönetmek istiyorum diyeninki niye suç olmuyor? Bizimki bir önerme. Başka biri de diyor ki; hayır diyor, benim milletimin dili tektir ve bu milleti bir kişi yönetecek diyor, o da Başkan olacak diyor. Bu da bir önermedir. Bakın idari model öneriyor, milleti tarifliyor, motivasyon kaynaklarını tarifliyor, ortak tarihi tarifliyor, her gün yapıyor bunu, tekrarlıyor. Onun hakkı oluyor da; bizim HDP olarak bir siyasi önermede bulunmamız niye hak olmuyor? Özerklik dediğimiz anda, anında kıyameti koparıyorlar; “vaay bölücüler.” Parlamentoda da yaşıyoruz bunu, parlamentoda. Yargı böyle yaklaşıyor demiyorum sadece. Parlamentoda konuşma yapıyor arkadaşlarımız; ya bir dinleyin önce bir anlamaya çalışın, bu arkadaşımız ne anlatıyor. Bu arkadaşımız bir dert anlatıyor, dert ile birlikte, bir çözüm sunuyor. Bunlar bir anlaşılsın. Kabul görmezse, eyvallah, amenna başka bir çözüm üstünde tartışalım. Ama konuşulmasına, tartışılmasına fırsat verilmiyor, kamuoyuna ulaştırmamıza fırsat verilmiyor. Basın bize kapatılıyor, ambargo uygulanıyor.

KİMLİK İNSANIN ONURUDUR, DİL HAYSİYETİDİR

Fezlekede olduğu için hatırlatıyorum sadece. Anadilinde eğitim; iddianamede var, yeri geldiğinde tartışacağız yine. Selahattin Demirtaş Ahmet Yıldırım’ı aramış. Dicle Üniversitesi’nde Doçent. Demiş ki, anadilinde eğitim ve özerklikle ilgili yeni anayasaya öneri yapacağız. Bu konuda çalışmayı ne yaptınız, tamamladınız mı? Bak, örgütsel terör faaliyeti…

Ahmet Yıldırım kim; Parti Meclisimizin üyesi, orada yazmıyor ama. Şu anda da Muş Milletvekilimiz, Grup Başkanvekilimiz. Bir akademisyen; coğrafya profesörü, o zaman doçent ve partimizin de resmi Parti Meclisi üyesi. Kendisini aramışız; parlamentoda yeni anayasa çalışması var. Bu başlığı sen ve Dicle Üniversitesi’nde bizim 4 tane daha Parti Meclisi üyemiz var, onlarla birlikte çalışma yürüteceksiniz. Öncesinde de konuştuğumuz için telefonda hatırlatmışız. Sen misin telefonda anadilinde eğitim, özerklik… Fezleke oradan. İşte dinleme yapmış birileri; sözde terör örgütü yöneticiliğine delil olarak koymuş oraya, gibi gibi.

Bu ülkede Başkanlıkla ilgili, adı Başkanlık, keşke Başkanlık olsa çok daha iyi olurdu; Başkanlıkla ilgili propagandaya kimse, bu bir suç unsuru taşıyor, ülke için tehlikelidir diyebiliyor mu? Bu imkân da kalmadı, tartışmak bile yasak. Belki kötüdür, belki bu her şeyi bir tek adamda birleştirmek ülkeyi bölüp parçalayacak, belki tek adamda her şeyi birleştirmek, yetkileri ona vermek, ulusal birliği bozacak. Belki tehlikelisi budur, ki bize göre budur. Bunun da tartışılmasına izin yok. Başkanlık modelini savundu diye gözaltına alınan bir AKP ilçe yöneticisi tanıyan var mı, yok? Ama özerkliği savundu diye tutuklu olan yüzlerce HDP’li var. Peki ne yapacak HDP’liler, biz ne yapacağız? Sadece Kürtler demiyorum, HDP’de sadece Kürtler yok, birçok inançtan, kimlikten insan var. Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları olarak tanımlıyoruz kendimizi, bu ülkenin evlatları olarak tanımlıyoruz. Etnik kimliğimizi öne çıkarmamaya çalışıyoruz.

Kimin lafıydı hatırlamıyorum; ‘neden bu kadar çok Kürtlüğünüzün altını çiziyorsunuz’ diye bir soru sorulmuştu. Çünkü yüz yıldır üstünü çiziyorlar, bu sebeple altını çizmek istiyoruz, bu kadar. Etnik kimliğin bizim açımızdan başka bir anlamı yok. Kürt olunca aniden özgürleşip, Kürtlüğün kabul
edilince, başımız tavana ermiyor. Ama yasaklandığı müddetçe de; bir onur, haysiyet sorunudur. Çözmeden başka bir şeyle de ilgilenemezsin.

Kimlik böyle bir şey; insanın onurudur, dili insanın haysiyetidir. Dilin yoksa onurun yoktur. İster konuş, ister konuşma. Yasaklanmaması lazım. Kimliğin, dilin, kültürün yasaklanmaması lazım. Yasaklandığı müddetçe partimiz bunun savunmasını her bir etnik dil, kültür için yapmaya devam eder. Ama bu yönüyle HDP, sadece Kürtlerin partisi, Kürtlerin haklarını savunan bir parti değil.

TEK MİLLET DEĞİL BİR MİLLET

Az önce anlatmaya çalıştığım çerçevede, yeni bir ulus tanımlaması, yeni bir motivasyon, yeni bir heyecanla bir arada yaşamaya devam etmemizin, yeni yüzyıllara doğru vizyonumuzu oluşturmamız lazım. Bu, Türk milletini yok saymak değildir. Türk milletini yok etmek değildir. Bu, Türk milleti için bir tehdit değildir. Türk milleti vardır ve olmaya devam edecektir. Aynı şekilde, aynı hakkıyla, aynı özgürlüğüyle; kendi devletinde, anavatanında, toprağında bu şekilde yaşamaya devam edecektir. Bu Türk milletinin, yok edilmesi, parçalanması değildir.

Ben mesela, kendine Çerkez diyen birine, “hayır sen Kürt’sün kardeşim” demeyi kendime hakaret sayarım, bırak ona. Adam Çerkez’im diyor, Arap’ım diyor, yok sen Kürt’sün, sen benim milletimdensin. Sen nasıl bir milletsin ki; kendine Kürt diyeni de, Arap diyeni de, Laz, Çerkez diyeni de,
ille de hayır sen benim milletimdensin deyip, milletine dâhil etmeye çalışıyorsun. Milletler böyle değildir. Milletler zoraki, tehditlerle bir araya gelip varlığını sürdüremezler. Bu Türk milletine de zarar verir. Türklüğe zarar işte budur.

Türklüğü korumak isteyen, Kürdü zorla Türk yapmaya çalışmaz. Kendi diliyle, kültürüyle ilgilensin; benim Türk kardeşimin de her türlü hak ve özgürlüğünü, bir Kürt olarak savunmama da izin versin, müsaade etsin. Ben de onu yapayım. Aynısını, o da benim için yapsın. Biz böyle kendimizi bir millet sayalım.

Tek millet değil, bir millet. Tek başkadır, bir başkadır. Bizim sloganımız birliktir, teklik değildir. İkisi aynı gibi görünür, öyle değildir. Tek’in çoğulu, çoğul kullanımı tekliktir. Bir’in çoğul kullanımı, birliktir. Rakam olarak, nicelik olarak aynı şeye tekabül etse bile, içerik olarak aynı şey değildir.

SLOGANIMIZ BİRLİKTELİKTİR TEKLİK DEĞİL

Biz birliği savunuyoruz. Birlik içerisinde olmalıyız ve bunları yaparken de, elimizdeki demokrasinin bütün imkânlarını sonuna kadar kullanmalıyız. Parlamentoyu, yargıyı, basını, akademiyi, yürütmeyi, yani devlet ve sivil toplum olarak elimizde ne kadar imkân varsa hepsini aynı motivasyona doğru harekete geçirmeliyiz.

Peki kim yapacak bunu? Siyaset kurumu. Başka kimse öncülük yapamaz buna. Siyaset kurumunun içinde bulunduğu durum ne peki? Birisi kendini Başkan ilan edebilmek için, 2019’a kitlenmiş, başka bir şey umurunda değil. Öbürü hesapsız kitapsız destek vereceğini açıklamış. Bir diğeri ben nasıl Başbakan olabilirim derdinde. Biz de hapisteyiz.

Hangi siyaset kurumu, Türkiye’nin geleceğinin öncülüğünü yapacak, bu vizyonla? Ne olacak? Doğa, tarih, sosyoloji, bilim boşluk kabul etmiyor. Başka birileri dolduruyor, dolduracak. Şiddet örgütleri dolduracak, terör örgütleri dolduracak, emperyalistler dolduracak, işgalciler dolduracak. Hayatta Ortadoğu gibi bir yerde, dünyanın en kıymetli coğrafyasında bu boşluğu kimse kabul eder mi?

Etmezler, dolduracaklar. Biz dolduramazsak, başkaları dolduracak bu boşluğu. Biz dediğim, işte hepimiz. Ve biz böyle tarihi bir dönemde, bu muameleyle karşı karşıyayız. Bunu hak etmiyor, Türkiye de bunu hak etmiyor.

BAŞKANLIK MODELİNE DEĞİL TEK ADAMLIĞA KARŞIYIZt

Başkanlık modeli olabilir. Partimiz model olarak Başkanlık modeline hiçbir zaman karşı çıkmadı. Model olarak… İçeriğine karşı çıktı, tek adamlığa karşı çıktı. Az önce anlattığım özerklik idare modelinde Başkanlık da olabilir. Ülkenin bir Başkanı da olabilir. Merkez Başkanlık modeliyle yönetilebilir. Ülkenin bir senatosu olur, hatta iki parlamentosu olabilir, bir de Başkanı olur. Ama yerel yönetimlerin tamamında yerel özerklik olur. Aykırı değil ki… Ya da özerklik olmaz, ama Başkanlık tümüyle demokratik bir denetime tabi olur. Parlamento, yerel yönetimler, medya, sivil toplum, yargının denetimine açık olur. İsmi Başkanlık modeli olur, o da olur, tartışılabilir. Partimiz buna da karşı çıkmadı, bir model olarak tartışılabilir. Tartışmaya değerdir. Bizim karşı çıktığımız, bugün bana karşı kişisel olarak da… (DUYULAMADI)

Biz böylesine tek adamlığa karşıyız. Bununla mücadele de ederiz. Bu ülkenin geleceği açısından çok önemlidir. Eğer bu model ülkeyi bir arada tutacak diye söylüyorlarsa, kesinlikle yanılıyorlar. Çok çok büyük tehlikeler çıkabilecek. Bakın Başkanlık, model olarak uygulanan ülkelerde seçimle olmaz, rızayla olur. Seçim sadece kimin Başkan olacağını belirler. O Başkan adayına oy vermemiş olanların rızası, o Başkanın meşruiyetini sağlar. Örnek olarak Obama seçildiği gün Başkan olmuştur. Çünkü kendisine oy vermeyenlerin büyük kısmı rıza göstermiştir Başkanlığı’na. Ancak Trump halen Başkan olamamıştır, çünkü kendisine oy vermeyenler, onun Başkanlığına rıza göstermiyorlar.

YÜZDE 50+1OY VERENLERİN DEĞİL OY VERMEYEN YÜZDE 50’NİN RIZASINA İHTİYAÇ VAR

Başkanlık yüzde 50+1 oy almakla gerçekleşmiyor. Model olarak da, bu şekilde hayata geçmiyor. Sana oy vermeyenlerin rızasıyla, sen Başkan olabiliyorsun. Resmi olarak sana oy vermiş olanlar, seni göreve getiriyor; ama senin meşruiyetini asıl seni seçmeyenler sağlıyor. Çünkü demokrasi, onlarla kuracağın ilişki üzerine inşa ediliyor. Başkanlık’ta da böyledir. O nedenle Türkiye’deki bu anlayışla, asla ülkeye birlik, huzur gelmez, gelemez. Çünkü bir Başkan adayı yüzde 50+1’in peşinde koşuyor şu anda. Diğer Başkan adayları da bunu yapmak zorunda kalacak.

Ben kazansam mesela, hasbelkader Selahattin Demirtaş kazandı. Yüzde 50+1 aldım. Ben de adaydım. Türkiye’nin yüzde 50’si rıza göstermeyecek bana. Demirtaş gibi biri, bizim Başkanımız olamaz diyecek. Peki ben bu ülkeyi nasıl yöneteceğim? Nasıl sağlayacağım bu ülkenin birliğini. Başkan, ülkenin birliğini temsil eder. Modelin tasarımında hata var. Bu topraklara uygun değil. Başkanlık sistemi olabilir bu topraklarda, ama tasarımı yanlış yapılmış. Bu kadar yetki, bu kadar sorumsuzluk, bu kadar güç üzerine Başkanlık bu topraklarda inşa edilirse, tehlikeli olur.

Bu topraklar Yavuz’u da gördü, Kanuni’yi de gördü, İskender’i de gördü bu topraklar. En güçlü, en muktedir, en işte her şeyi ben yaparım diyenler, bu kadar yetkiyi almadılar, istemediler, tehlikeli gördüler. Giderek yetkilerinden vazgeçtiler. Abdülhamit’e, Abdülmecit’e geldiğimizde; parlamento
artık Padişahın görevden alınıp alınmayacağını, yetkisini tartışıyordu. Çünkü bu topraklar taşımıyor artık böyle bir şeyi. Oraya dönüş olmaz, olamaz. Çok yanlıştır, büyük bir hatadır.

Özerklik bunun panzehiridir. Başkanlık modeli olacaksa, demokratik denetime açık bir Başkanlık, yerel yönetimlerde de özerklik. Alın size ulusal parlamentomuzda, ulusal birliğimizin temsili. Bir bayrak altında, eşitçe, kardeşçe yaşayabileceğimiz modeller. Yine diyorum; dünyanın en iyi fikrini biz savunduk da demiyorum. Tartışmaya değer en azından. Bakın fikir üretiyoruz, proje üretiyoruz. Bunlar da öyle arkadaşlarımızla oturup iki günde, üç günde oluşturduğumuz bir şey değil.

TARTIŞMIYORLAR, YASAK DİYORLAR

Fezlekeye konu olan özerklik çalıştayları, onlarcası yapıldı. Demokratik Toplum Kongresi’nin düzenlediği onlarca özerklik çalıştayları. Akademisyenler, siyasetçiler, AKP’liler de dâhil, CHP’liler dâhil, MHP’ye yakın milletvekili katılmadı, ama akademisyen-siyasetçi katıldı bu toplantılara. Fikirlerimizi paylaştık, böyle düşünüyoruz dedik. Eleştirilerini yaptılar. Şurası tehlikeli dediler, şurası iyi dediler, şöyle olsa iyi olur dediler. Bir kolektif, ortak bir akıl oluşturmaya çalışıldı ve onun senteziyle birlikte, bir şeyler yapmaya çalıştık bu ülke için. Birlikte nasıl yaşayabiliriz diye, bunun için… Arkadaşlarım hep bunu anlatmaya çalıştılar, dilleri döndüğünce. Kolay bir iş de değil. Türkiye gibi bir yerde farklı bir modeli bir Kürt olarak, ayrılıkçı, bölücü bir Kürt olarak yaftalanmışken, bunu anlatmaya çalışmak kolay bir iş değil. Fakat buna rağmen, yapmaya çalıştık. 2007-2008’de parlamentoda “özerklik” diye bir kitapçık çıkartıp 550 milletvekiline dağıttık.

11 yıl önceden söz ediyorum, 11 yıl önce. O günden beri tartışıyoruz, en iyisini bulmaya çalışıyoruz. Ama bir gün; özerklikten daha iyi bir model var, özerklik değil ama merkezi sistem içerisinde şöyle şöyle mekanizmalar kurulursa, daha iyi olur diye bir fikir gelişmeye başlarsa, biz buna da açığız. Düşünce dediğiniz şey, değişime açık olmalı. Partimiz kutsal bir metin oluşturmuyor ki. Parti programları geçicidir, değişkendir. Buna da açığız. Ama kimse bizim fikrimize iyi olmuş, kötü olmuş şeklinde eleştirilerle konuşmuyor. Yasak diyorlar yasak! Bunu konuşmak yasak, bunu savunmak yasak! Bununla ilgili yazı yazmak yasak! Akademide çalışma yapmak yasak! YASAK, YASAK, YASAK! İstiklal Mahkemesi’ndeki Diyarbakırlı Kürtçe konuşan çocuğun, Kürtçe konuşmasından beri, yasaak, yasaaak deniyor! Biz bunu aşmaya çalıştık, mahkemenizin önüne iddianame olarak geldi. Hiç değilse bunu başarmış olmalıydık, tartışabilmek…

Bir tartışabilseydik de, yine yargılansaydık. Bunu tartışabilmeyi, bir kültür halinde öğrenebilseydik, yine yargılansaydık. Denseydi ki, şurada şurada şu suçu işlemişsin, ama tartışılmadı. Yargı bunu tartışmıyor, iddianame hazırlayan savcılar, iddianamede bunu tartışmıyor, bu nedir diye bakmıyor, bu anlattıklarımın hiçbirine değinmiyor, kimse umursamıyor. Umursamayınca, üstü örtülmeyince yok olmuyor, sorun büyüyor, devam ediyor. Sonra başka çözüm arayışları, fikirleri ortaya çıkıyor, en tehlikelisi de, müdahaleler oluyor, müdahaleler. İçten, dıştan, emperyal güçler müdahale ediyor.

SİYASİ HATALARIMIZ EKSİKLERİMİZ VAR

Dünyanın en zengin toprakları üzerinde yaşıyoruz. Sadece maddi zenginlikten de söz etmiyorum. Neredeyse 30’a yakın medeniyet iz bırakarak buralardan geçmiş. Kültürlerin zenginliği, dinlerin, inançların, dillerin zenginliği… Yeraltı, yerüstü zenginliğini zaten söylemeye gerek yok. Dünyanın birçok yerinde su kıtlığı yaşanırken, ülkemiz hem tuzlu su, hem tatlı su açısından bir cevher gibi. Yeraltı, yerüstü madenleriyle bir cevher gibi. Fakat bütün bu zenginliğin üzerinde, hem kültürel yoksunluk ve yoksulluk, hem ekonomik yoksunluk ve yoksulluk açısından dünyanın en fakir ülkelerinden biriyiz. Bunda hiç kimsenin suçu yok mu yani, bütün suç bizde mi? Bölücülük yaptık da, böyle oldu da; özerkliği savunduk şöyle oldu da; Kürtçe konuştuk da… Başka hiç kimsenin suçu yok mu bu ülkenin bu hale gelmesinde? Niye bu kadar zenginliğin, hazinenin üstünde yoksullar olarak yaşıyoruz? Niye bu kadar kültür yoksunuyuz? Niye bu kadar dil yoksunuyuz? Bunların hepsi problem. Tutumlarımızdan kaynaklı…

Bizim de hatalarımız var. Yeri geldiğinde de değineceğim. Siyasi hatalarımız var. Suç işleme saikiyle, tek bir eylemim, faaliyetim yoktur. Ama siyasi hatalarımız var. Kendimi doğru ifade edebilme, Çin atasözüdür yanılmıyorsam; “Senin ne kadar bildiğin, karşındakinin ne kadar anladığıyla ilgilidir” diye. Karşıdaki ne kadar anlıyorsa, senin bilgin o kadardır. Dolayısıyla aynı zamanda, bir iletişim problemidir siyasette.

Ben çok başarılı olduğumuzu düşünmüyorum. Eksikliklerimiz var, kendimizi anlatamadık, ifade edemedik. Hep bizi yanlış anladılar diye de, muhataplarımızı çoğu zaman suçladık. Böyle de davranmamak lazım, bizim de eksikliklerimiz var. Kendimizi anlatmak zorundayız. Ne yapalım? Mağdurun böyle bir yükü her zaman vardır. Mazlumun böyle bir yükü her zaman vardır. Bizi anlasınlar ne yapalım. İşte Amerika bizi anlasın, Türkiye mağdur. Anlamaz! Avrupa Birliği bizi anlasın, anlamaz, anlatacaksın. Kürtlerin de bu psikolojiden çıkması lazım.

“Bizi anlasınlar.” Hayır. En doğru yolu bulmamız lazım. En doğru sözcükleri bulmamız lazım. Doğru örgütlenme modelini, propaganda modelini bulacağız. En doğru araçlarla kendimizi bütün Türkiye’ye, bütün dünyaya anlatacağız. HDP bunun partisidir. İşte bu fikrin kurumsallaşmış siyasi partisidir. Programında bunlar vardır. Daha doğru anlatma iddiasıdır, HDP’nin iddiası… Yeni yaşamı kurma ve bunu Türkiye toplumuna daha doğru anlatma iddiasıdır. Farkı budur. Yeni bir şey icat etmiyoruz. Sorun yaratmıyoruz. Var olan sorunların üzerine, katmerleştirecek yeni sorunlar katmıyoruz. Sorunları doğru tahlil edip, tarihi doğru analiz edip, iyi bir gelecek vizyonu oluşturup, bunu da doğru bir dille Türkiye’ye anlatmaya çalışıyoruz. Ve başımıza gelenler budur!

ATI ALAN ÜSKÜDAR'I GEÇEMEMİŞTİR BUGÜNE KADAR 

Bir başka fikri olan lider ve parti var. Benim fikrim başka diyor. Bunun önüne çıkanı da ezerim, çünkü gücüm var. Ben illa kendi projemi uygulayacağım diyor. Buna karşı çıkana da; milli birlik ve kardeşliğimize karşı çıkıyor diyor. “Bu bizim mili birlik meselemizdir.” Niye öyle oluyormuş? Sen niye bizim milli birliğimizi temsil ediyorsun ki? Sen sadece partinin birliğini temsil ediyorsun. Cumhurbaşkanı yönünden de, devleti temsil ediyorsun. Ben mesela kendi temsiliyetimi sende görmüyorum. Siz bende görebiliyor musunuz? AKP yönetimi olarak ben Cumhurbaşkanı olduğumda, bu modelde Başkan olduğumda, milletin birliğinin bende temsil edildiğini görebilir misiniz, göremezsiniz. Biz niye sende görebiliyormuşuz? Seni eleştiren niye bu ülkenin düşmanı oluyormuş? O modeli eleştiren, niye vatan haini oluyormuş? Niye dış güçlerin maşası oluyormuş? Yok böyle bir şey. Bu bir kandırmaca, aldatmacadır. Bir alavere, bir dalavereyle 2019 seçimlerini kotarıp bitti bu iş, atı alan Üsküdar’ı geçti lafının tekrarını söylemek için mi bütün bu hazırlıklar yapılıyor?

Hiç de öyle Türkiye’de, atı alan Üsküdar’ı geçememiştir bugüne kadar. İnanmıyorsa, İskender’i okusun, İskender de buradan geçti. Baksın bakalım var mı İskender’den kalan bir şey; taş topraktır. Gideceğiz, hepimiz gideceğiz. Her birimiz gideceğiz. Kimse kendini baki olarak görmesin. Türkiye’de, başka bir model dayatması adı altında, milli birlik, milli heyecan, yerlilik meşruiyeti yaratma adı altında, kimseyi ötekileştirmesin, düşmanlaştırmasın. Biz bunu kabul etmeyiz. Milliliği, yerliliği, nasıl böyle bir modele göre tanımlarlar ki? Nasıl bizim fezlekede önerdiğimiz model düşman model olur da, başka bir partinin modeli, milli ve yerli model olur? Bunu kabul etmeyen de Türkiye’nin düşmanı kabul edilir.

İMRALIDAN BİZE TALİMAT FALAN GELMEDİ

Bu iddianame aynı zamanda bunu bize söylüyor. Sen diyor bu modeli savunmakla, hayata geçirmeye çalışmakla, konferansını yapmakla, bunun çalıştayını yapmakla düşman oldun diyor. Biz bunu kabul etmiyoruz, asla kabul etmiyoruz, suçlama olarak bile kabul etmiyoruz. Fikirlerimizi savunmakta da ısrarcıyız. Türkiye’yi kurtaracak şey tek adam değildir, çok insandır, çözüm budur; Türkiye’yi tek adam değil çok insan kurtarır. Ne kadar çok insan bir araya gelip ülkeyi yönetirsek, o kadar kurtuluş umudumuz vardır. Gerisi Türkiye’nin daha fazla zorluk yaşaması anlamına gelir. Buna karşı çıktık, bunu eleştirdik diye hedef haline geldik. Çözüm sürecinin bitirilmesi ile tehdit edildik; “Bunun önünü keserseniz biz de çözüm sürecini bitiririz.”

İşte dün bir laf söyledim de basında farklı speküle edildi. İmralı’dan bize talimat falan gelmedi, hükümet bunu talimat diye sundu. Orada talimat falan yazmıyor. İmralı’da Cumhurbaşkanı adayı olmamam, 7 Haziran’da parti olarak seçime girmememiz için her türlü lobiyi yaptılar. Ama ne kendisi kabul etti, ne de biz kabul ettik. Böyle bir şey olmadı. Çünkü çözüm süreci dediğimiz şey demokrasinin ortaya çıkarılması için, silahların susması, akan kanın durması için yapılan bir şeydi. Bir kişinin yeniden güçlenip, saltanatını oluşturması için çözüm süreci başlatılmamıştır. Buna karşı çıkmamız da, siyaseten hedef haline getirilmemize neden oldu.

“Demirtaş çözüm sürecini bitirdi, Demirtaş sessiz kalsaydı çözüm süreci başarılı olacaktı, Demirtaş ‘Seni Başkan Yaptırmayacağız’ demeseydi Tayyip Erdoğan sorunu çözecekti, Demirtaş şöyle yapmasaydı bugün ülkede tam demokrasi vardı…” bunların hepsi yalandır. Demirtaş’ı ve HDP’yi hedef haline getirip yargının önüne atmanın psikolojik alt zeminini oluşturma çalışmalarıdır.

BİR İNSAN RAHATLIKLA DİKTATÖR OLABİLİR AMA KOLAY BAŞKAN OLAMAZ

Türkiye’de AKP’nin nereye gittiğini en hızlı şekilde ilk tespit eden biziz. Nasıl ki, Cemaati ilk tespit edip teşhir eden, 8-9 yıl önce biz idiysek, AKP’yi ve Erdoğan’ın gidişatını da ilk biz tespit ettik. O yüzden çıkıp “Seni Başkan Yaptırmayacağız” dedik. Bizim derdimiz Recep Tayyip Erdoğan’la değil, modelin kendisiyledir. Model demokratik olsun, halk onu seçecekse baş göz üstüne. Başımızın tacıdır diyeceğiz. O seçildiyse geri kalanların da rızası oluşur sadece. Biz de buna rıza veririz. Ama rıza yoksa, ki yok, “Seni Başkan Yaptırmayacağız” demek rıza vermeyeceğiz demektir. Seçilirsin, ama başkan olamazsın demektir. O nedenle HDP’liler yaşadığı, nefes aldığı sürece “Seni Başkan Yaptırmayacağız” dedik. Rıza vermeyeceğiz.

Bizim gibi düşünen Türkiye’nin yüzde 50’sinden fazlası var, rıza vermeyecekler. Niye zorluyorsun bu ülkeyi böyle. Rızasını al ülkenin. Oyunu değil sadece, rızasını al, geri kalanların gönlünü al. Bunu da demokrasi ile yapabilirsin ancak. Başka türlü yapamazsın. Bir insan rahatlıkla diktatör olabilir, ama kolay başkan olamaz. Çok zor bir şeydir. Daha geniş bir gönül ister. Demokrasiye yürekten inanmayı, demokrasiyi kültürel olarak benimsemeyi gerektirir.

DEMOKRASİYİ BİR KÜLTÜR HALİNE DÖNÜŞTÜRECEK MODELİN ÖNÜNÜ AÇMALIYIZ

Demokrasi anayasada yazmaz, önünüzdeki kanunlarda yazmaz. Parlamentoda biz demokrasi yapmayız. Kuralları belirleriz, yasa koyucu irade bunu yapar. Ama kültür geliştikçe, demokrasi kültürü evrimleştikçe, demokrasi yaşam tarzına dönüşür.

Vereceğim örnekten dolayı kusura bakmayın, ama sokağa tükürmek bir kültürel meseledir. Suç olup olmaması ile ilgili bir mesele değildir. Şu anda Kabahatler Kanunu’nda yanılmıyorsam bulunuyor. Sokağa tükürmek Kabahatler Kanunu’na göre suçtur. Ama mesele bu mudur? Kabahatler Kanunu’nda yoksa ya da yokken sokağa tükürmek normal miydi? Kültür meselesidir. Zaman alır. Mutfağınızda pişen yemek bir kültürdür. Tuzu, baharatı, biberi bir kültürdür. O kadar uzun yıllar sonucunda oluşmuştur, ki o aniden oluşmaz. Yemek kültürünüzü hemen değiştiremezsiniz. Anadan, atadan, dededen gelmiştir. Demokrasi de böyledir. Ben bu sabah demokrat uyandım diyemezsiniz. Dün bir yasa çıktı hepimiz demokrat olduk diyemezsiniz. Bir kültürdür, zamanla oluşur, nesillerin geçmesi gerekir. Yasalarla oluşmaz, ama yasalar bunun önünü açar. Bir kişi veya bir lider de kimseyi demokrat yapamaz. Böyle bir modelden demokrasi çıkmaz, demokrasi kültürü çıkmaz. Budur mesele. Biz demokrasiyi bir kültür haline dönüştürecek modelin önünü açmaya, bunu savunmaya çalışıyoruz.

CEMAATİN PROJESİ AKP’Yİ BİR PARAVAN OLARAK KULLANIP ARKASINDAN AKP’Yİ ELE GEÇİRMEKTİ

Kendisi birikmiş bütün bu demokrasi sermayesini yok edecek bir modelde ısrar ediyor. Yargılamanın konusudur diye bunları konuşuyorum. Hepsi yargılamanın konusudur. Cemaat buna müdahale etmiştir uzun süre. Yapmaya çalıştığı şuydu, basitçe söyleyeyim. Siz daha iyi çözmüşsünüzdür eminim. Bu konuda farklı da düşünüyor olabiliriz, ama Cemaat şunu yapmaya çalıştı. Fethullah Gülen Cemaati, gücü önce AKP’de ve Erdoğan’da buluşturup, orayı ele geçirmeye çalıştı. Cemaat’te gücü birleştiremeyeceğini biliyordu, kimse Cemaate oy da vermiyor, seçime de girmiyor, bir yasallığı da yok. Toplum içerisinde bir cemaat olarak meşruiyetini sürdürüyor sadece. Ama AKP’yi bir paravan olarak kullanıp, bütün yetkileri, devletin bütün kurumlarının yetkilerini önce orada toplayıp, arkasından AKP’yi ele geçirmek. Proje, hamle buydu. Bunu başaramadılar.

DEMOKRASİDE DEVLETİ KİMSE ELE GEÇİREMEMELİDİR

Tehlikenin büyüklüğü işte buradadır. Biz niye bütün gücü bir kişi veya partide biriktiriyoruz ki? Bakın işte biri çıkıp ele geçirince, her şeyi ele geçirmiş oluyor. Çok tehlikeli bir şey, demokraside devleti kimse ele geçirememelidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni hiç kimse ele geçirememelidir. Bir parti, bir kişi ele geçirememelidir. Devletimiz buna izin vermeyecek bir mekanizmaya sahip olmalıdır. Devleti ele geçirmeye çalışmak çok tehlikelidir. Çok tehlikelidir. Toplum buna hem farklı refleksler göstermiştir, ki gösterir. Bundan vazgeçilmesi lazımdır. Ben iktidara geldim, devleti ben ele geçireceğim. Mesela Almanya’da böyle bir şey yok, bir kültüre dönüşmüş artık yavaş yavaş. Almanya’da hükümet değişir, ama İl Milli Eğitim Müdürü değişmez. Çünkü o devletin memurudur. Devletin temeli vardır, o temele dair onu işletmek üzere oradadır. Almanya’da iktidar, hükümet
değişir… (DUYULMADI)

Merkel’in partisine yakın biri oraya getirilmez. Ama bizde öyle mi? Parti iktidara gelir, sınıf başkanına kadar değişir. O kadar diyeyim artık. Sınıf başkanına kadar mümkünse ilkokuldaki, ortaokuldaki sınıf başkanları da o partiden olmalıdır. O kadar müdahale edilir. Bu devlete müdahaledir. Partiyi devlete sızdırmaktır. Parti devleti haline getirmektir. Bu AKP ile başlayan bir şey değildir. Bu işin piri de CHP’dir. En başarılı şekilde yapmış olan CHP’dir.

Güncelleme Tarihi: 17 Şubat 2018, 13:05

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER