Silahlara Veda

Abone Ol

Türkiye'nin büyük bir ordusu var.

Açık ki "büyük" olmakla, kalabalık olmak arasında fark var. Ordumuz, kara savaşı anlayışı kurulmuş ve örgütlenmiş bir kurum. Kara birlikleri de, general sayısı da, vuruş gücünü ve taktik hareketliliği önceleyen daha az nüfuslu ve modern ordulardan daha fazla.

Çok yakın zamana kadar silâhaltına alınanların beşte biri silahla, savaşla hiç ilgisi olmayan hizmet alanlarında (garsonluk, kuaförlük vb.) çalıştırılıyordu. Toplum, kendi kaynaklarıyla yaşattığı, evlatlarını verdiği kurumun, asli görevine ve personeline ne kadar özen gösterdiğini, kaynaklarını kullanmaktaki verimliliği sorgulamaya başladıktan sonra önümüze 'sorunlu' bir tablo çıktı.

Personel yeterince eğitilmiyor, hatırı sayılır bir bölümü amaç dışı (ucuz emek) olarak kullanılıyor ve askeri harcamalar merkezi otorite hatta Meclis tarafından denetlenemiyor. (Ama harcamalar itirazsız onaylanıyor.) Mesleki verimlilik (profesyonellik) ve meslek ahlakı (görevinin gereğini yapmak ve onun dışındaki alanlarda güç gösterisine girişmemek) konularında ciddi zafiyetler var.

Türkiye, Kıbrıs çıkarması dışında (orada da karşısında muntazam bir ordu yoktu) İstiklal Savaşı'ndan beri başka ordularla büyük çaplı çatışmaya girmedi. Ama Kıbrıs çıkarması sırasında kendi savaş gemilerimizi bombalamamız, birini batırıp diğer ikisini yaralamamız söz konusu operasyondaki profesyonelliğimiz konusunda bir göstergedir. Bu gerçek hep saklandı. Açıklayan "hain" sayıldı.

Ordumuz bir yabancı ordu ile ülke savunması için çarpışmamıştır ama içeride sağlanmayan huzur nedeniyle sisteme isyan eden kendi vatandaşlarımızın oluşturduğu silahlı unsurlarla on yıllardan beri mücadele etmektedir. Bu mücadele hâlâ sonlandırılamamıştır. Demek ki seçilen yöntem ve uygulamalar konusunda orduyu aşan bir durum vardır. Bir kere söz konusu sorun, görünenin aksine bir siyasal-idari olgudur. Siyasetin ve idarenin diğer tarafındaki halkın istek ve şikâyetlerinin karşılanması konusundaki gecikme ve bunların bastırılması, sorunun silahlı çatışmaya dönüşmesine neden olmuştur. Bu nedenle artık silahla bastırılması mümkün değildir. Bu konuda Silahlı Kuvvetler'in bir kabahati yoktur.

Sorun TSK'nın, meseleye güvenlik boyutunun ötesinde bakılmasını uzun süre engellemiş olması ve bu yöntemin uygulanmasında JİTEM gibi özel birimlerle hukuk ve olağan yollar dışına çıkılması olmuştur.

Terörle mücadelede profesyonellik son derece önemliyken, hazırlıksız birliklerin, gerilla savaşında iyi eğitilmiş ve bu işi yıllarca sürdüren, motivasyon konusunda "özgürlük savaşı" verdiğine inanan hasımlarıyla çatıştırılmasında ısrar, orduyu yıpratmıştır. Sınır dışında değil, içeride pusu yiyip "esir veren" silahlı bir güç sorgulanır hale gelmiştir.

Bir de silahlı bir savunma gücünün, kendi meslek alanının dışına çıkıp sürekli ve sistematik olarak siyasete müdahale etme durumu var. Bunun iki açık sonucu olmuştur: 1- Toplumun bir bölümü ve toplum iradesini yansıtan seçilmiş iktidarla çatışma durumunun doğması. Darbecilik zihniyetinden uzaklaşamama. 2- Silahlı Kuvvetler'in profesyonel görevlerinde doğan zafiyet. Yola konan mayınlarla kendi personelini imha etmesi; PKK baskınlarını açıkça gösteren Heron hava aracını düşürme gayretleri; gelen kesin istihbarata rağmen baskınlara yeterince önlem alınmaması hep siyasette taraf olmanın (hükümeti zor durumda bırakma) getirdiği tercihler gibi görünüyor.

Bütün bu faktörlerin zor durumda bıraktığı kurum hesap vermek durumunda kalınca sorumluluk mevkiindeki personelin istifa etmesi olağandır. Olağan dışı olan bunun Türkiye'de ve silahsız olmasıdır.

 

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }