İsmet Alıcı: "Şiir üzerine düşünmek, neyin şiir olduğunu, şiir olmadığını düşünmekle iç içe"

Mustafa Güçlü / Demokrat Haber

İnsancıl dergisinde yayımladığı şiirleriyle yazın serüvenine başlayan ve yaşamını bir şiir emekçisi olarak sürdüren İsmet Alıcı’yla “şiir ve hayat” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik…

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

İSMET ALICI: Benim kurtulamadığım ya da kurtulmak istemediğim bir özelliğim muziplik. Bazen içinde bulunduğum olay ve olguları sulandırsam da bu şaka tarzı, bu muziplik hayatımın bir parçası sanki. Neden böyle niçin böyle nedenleri üzerine pek düşünmedim. Çocukluğumdan gelen bir huy işte. Ben bilinen anlamda bir şair değilim, diyebilirim ki son alaylıyımdır. Lise birden terkim, 1981’ de İstanbul’a geldim, hayatımın çoğu işçilikle geçti. Bir süreçte İnsancıl, Broy, Scala Yayınları’nda çalıştım. Bu yüzden dergi ve yayın piyasasını iyi bilirim. Bunun yanında demokratik kitle örgütlerinde yer aldım. Şiire, 27, 28 yaşlarında yani oldukça geç başladım. Şiir kitapları okurdum ama sadece bir sanatsal faaliyette bulunma isteğiyle şiir yazmaya başladım. Estetik yetimin gelişmesi sadece estetik kitapları ve sanat eserleri okumakla olmayacağını anladım. Önce resim yapayım dedim, sonra tiyatro, en sonunda şiirde karar kıldım. Bu süreçten sonra kendime yakın bir dergi aradım, bir süre sonra İnsancıl yayınlarına karar verdim. On iki yıl kadar hem İnsancıl’da çalıştım hem de derginin bütün etkinliklerine katıldım. Bu anlamda Cengiz Gündoğdu’nun ve Berrin Taş’ın üzerimde emeği çoktur. Dışarıdan bakıldığında ’’ Bu nasıl şair olmuş’’ denilecek bir tipim vardır. Bilinen anlamda bir şair sayılmam.

MG: Edebiyat toplum ilişkisi üzerine düşünceleriniz nelerdir? Toplumsal mücadelenin gerilemiş olması hatta oldukça cılız seviyelerde varlık yokluk savaşı içinde olması özellikle toplumcu şiiri nasıl etkilemiştir?

İA: Bunun çok çeşitli nedenleri vardır. Seksen sürecinin ve Sovyetlerin yıkılışının etkisi çok tabii ki. Seksen süreciyle bir direniş oluşturulmaması edebiyat alanında güçlü olan toplumcu gerçekçi edebiyatın gerilemesine neden oldu. Bunun yanında sol, olumsuz koşulları aşarak kendini yeniden üretebilmenin yollarını bulamadı. Büyük yayınevlerini ellerinde tutan yazarlar ve aydınlar daha çok; yoz bir edebiyat yarattılar. Sonradan ortaya çıkan post modern edebiyat bu insanların destekleriyle ortaya çıktı. Toplumcu gerçekçi edebiyat yerine mücadele kaçkını, küçük burjuva kültürünün yoğun yaşandığı İkinci Yeni edebiyatına yakın; biçimci, toplumsal sorunları dışlayan bir edebiyat yerleştirildi. En önemlisi sınıfla birlikte sınıfın yanında mücadele eden aydınlar dışlandı. Bu sürecin çoğu büyük yayınevi ve dergiler toplumsal mücadeleyi dışlayan bir çizgi izledi. Bu grup aynı zamanda ödül komitelerini, kitap eklerinin içeriğini belirledi. Böylece çoğu yazar bu küçük burjuva aydınların belirttiği çeper içinde var aldı. Çoğu sol aydın da bu çeper içinde kalarak devrimci özünü yitirerek sistemin istediği bir aydına dönüştü. En önemlisi yeni medya olanaklarının ortaya çıkması ve bu olanaklarla var olma isteği aydınların oto sansür uygulamasını sağladığı gibi, hızlı bir şekilde onları sistemin aydını yaptı.

Burada ortaya çıkan sonuç da, Türkiye solunun kültürel alan mücadelesindeki yetersizliğidir. Sanatın genel olarak siyasi araç olarak kullanılması, toplumsal dönüşümün en önemli nedeni olan sanatın insanlara ulaşmasını engelledi. İnsanlığın büyük amacı olması gereken sanat, kullanılması gereken bir nesne gibi araçsallaştırıldı. Kültürel mücadelenin önemi ne yazık ki ekonomi mücadelesine indirgendi.

MG: Sosyal medya mecralarının yaygınlaşmasıyla artık her şeye daha kolay ulaşılabiliyor. Bu durum aynı zamanda insanların ürettiklerini toplumla buluşturmasını kolaylaştırıyor. Şiir yazanın okuyandan çok olduğu ülkemizin şiir iklimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İA: Şiir için bir kolaylaşma ortamı yaratırken çoğu sanat alanı için de kolaylıklar yaratıyor sosyal medya. Bu kolaylık niteliksiz eserlerin veya temelsiz söylemlerin de hızlı bir şekilde yayılmasını sağlıyor. Sosyal medya niteliksiz eserlerin dolduğu bir alan şimdilik. Süreç içinde nasıl bir dönüşüm sağlar şu an kestiremiyorum ama yeni otoriteler ortaya çıkıyor bu niteliksiz sanal ortamda. Eskiden dergiler edebiyatın mutfağıydı şimdi o süreç de bitti. Edebiyat dergilerinde pişmemiş onlarca eser, sanal âlemde görücüye çıkıyor. Böyle olunca edebiyatın sahiciliği yok oluyor ve devrimci özü kayboluyor. Bunun yanında bu kolaylık hazır yiyici, sorgulamayan, kopyala yapıştır kültürlü bir toplum yaratıyor. Şiir de artık günümüzde hazır yiyici olmuştur. Bu kopyala yapıştır dünyasında yetkin bir şiire dair tarih bilinci oluşturmak çok zor. Garip akımından, Toplumcu Gerçekçilerden, Tanzimat edebiyatından habersiz onlarca şair var sosyal medyada. Hem de her şeyi biliyormuş edasıyla takılan.

MG: Yine sosyal medya üzerinden gidersek facebook, instagram vb. sosyal ağlarda zaman zaman sadece çıkar ilişkisi üzerinden şekillenmiş gruplaşmalar görüyoruz. Özellikle kitap basma bastırma üzerinden yürüyen herhangi bir ideolojik ya da estetik temele dayanmayan bu gruplaşmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

İA: Sanal ortamda çıkar ilişkileriyle şekillenen gruplar gitgide çoğalıyor. Bu grupların kirli ilişkileri kısa sürede de belli oluyor. Kitap yayımlama, antoloji oluşturma, ödülleri organize etme, ödüllere baskı altına alma bu grupların izlediği yollar. Çoğu niteliksiz eser, dijital baskıyla birlikte yayın hayatımıza girdi. Eskiden dergiler edebiyatın mutfağıyken şimdi bu dijital baskıcılar edebiyatın mutfağını denetimsiz bir alana dönüştürdü. Böyle olunca hızlı sürede edebiyatta seviye düştü. Sanal alem de bu seviyesiz edebiyatın sürekli öne çıkarıldığı bir alana dönüştü. Sanal alemin verdiği olanaklarla kendini sürekli ifade etmek isteyen insanlar bu ifade alanının en başına şiiri koydular. Şiirin demlenmesini bekleyen şairlerden bahsedebilmenin olanakları gitgide azaldı. Hele tüketim toplumuna dayanan kapitalizmde böyle bir gereksinmenin imkânı hiç kalmadı. Şiir üzerine düşünmek, neyin şiir olduğunu, şiir olmadığını düşünmekle iç içe. Günümüz üretilen şiirinde bile bu gayeyi artık göremiyoruz. Bir yandan bir kara delik gibi her şeyi yutan sosyal medya, diğer yandan dijital baskıcılık; şiirin mükemmelliğine, saflığına darbe vuruyor. Şiir adına öne çıkanlar denetlenemez bir şekilde çoğalıyor. Bunu denetleyebilmenin veya organize hale getirebilmenin imkânları azalıyor. Şiir sanatının gerekliliklerini yerine getiren şairler de. Küresel tüketim kültürü, hızlı bir şekilde şiire darbe vuruyor. Bir yandan reklam, tanıtım ve ödüllerle şekillenen popülerlik şiirin içini boşaltıyor, onu hızla yenilen metaya dönüştürüyor.

Dijital baskıcılar kendilerini yayıncı olarak gösterseler de doğru dürüst yayıncılık yapanlar da bunları merdiven altı yayıncılık olarak görüyor. Dijital baskıcılara tam anlamıyla yayıncı demenin imkânı yok. Bunlar dağıtıma, kitapevlerine kitap vermeden daha çok internet üzerinden satış yapan yayıncılar. Bu pandemi süreci de bunların ekmeğine yağ sürdü. Böylece sanal alemde internet üzerinden satış yapa yapa güç haline geldiler. Aslında bastıkları kitapları daha çok şaire ve şairin çevresine satıyorlar. Bu ise genelde iki yüz, üç yüzü geçmeyen kitap basımı anlamına geliyor. Böylece yazar elinde kitabı görmüş oluyor ve sosyal medya da dönen bildik tanıtımlarla mutlu oluyor. Yani alan razı veren razı. Her önüne gelenin kitabını basıyor bunlar. Sağcı, solcu, dinci, ateist fark etmiyor bunlar için. Önlerine gelen estetik nesne mi, estetik nesne değil mi, onlar için fark etmiyor. Böyle olunca niteliksiz post modern ve yoz edebiyat kök salıyor.

MG: Yazdıklarınıza baktığımızda şiir ödüllerine karşı olduğunuz görülüyor. Oysa ülkemizde her yıl pek çok şiir ödülü veriyor. Ödüllerin sanatçıyı hem tanınır kıldığı hem de onun üretkenliğine katkı sunduğunu dile getirenler var. Bu ödül mekanizmasına hangi gerekçelerle karşı çıkıyorsunuz?

İA: Ödüllere dair ülkemizde her zaman bir karşı çıkış olmuştur. Nurullah Ataç ödüllere karşıydı. Cengiz Gündoğdu “Sanatta Star Sistemi” söylemiyle ödüllere karşı olduğunu her zaman belirtmiştir. Sanatta star sistemini belirleyen önemli bir öğedir ödüller. Sanat eserinin yarıştırılamaz olduğunu her zaman vurgulamıştır Gündoğdu. Ben ise ödül sisteminin ekonomik yanını göstermeye çalıştım her yazımda. Ödülle kapitalizm arasındaki ilişkiyi, ödüllerle pre-kapitalist toplumlardaki ilişkiyi göstermeye çalıştım. Ödül sistemi insan emeğinin sömürüsüne dayalı toplumların vazgeçilmez bir unsurudur. Ödül ,artı değerin bölüşümünü sağlarken toplumun yeniden şekillenmesini sağlar. Aynı zamanda toplumsal ittifakları belirler ve emek sömürüsüne dayalı toplumun uzun süreli kalıcı olmasını sağlar.

Sanat eserine ödül verilmesi ve yarıştırılması kadar tuhaf bir durum yoktur. Çünkü sanat eseri biriciktir, yarıştırılamaz. Yarıştığı an sanat eseri olmaz, çünkü biricikliği ortadan kalkar ve sanat eseri sahiciliğini yitirir. Yarışmalar ve ödüller bu anlamıyla sanat eserinin estetik bir nesne olmasına yönelik bir saldırıdır. Ödüllerin çoğalmasıyla sanat eserlerinin sahiciliğini yitirmesi meta derekesine inmesi at başı gider. Bu ödül sisteminin en önemli etkisi, sanat eserinin yarattığı katharsis duygusunu, kirli bir haleye dönüştürmesidir. Böylece sanat eserinin yarattığı sahicilik duygusu yok oluyor.

MG: Günümüzde toplumcu şiir bütün mecralardan kovulmak üzere ve çok yönlü bir kuşatma altında. Kültür endüstrisinin yarattığı süreçte bir meta haline gelen edebi ürünün niteliğini göz önüne alırsak piyasacı edebiyata karşı “Devrimci Gerçekçi Şiir” nasıl bir süreci örgütleme sorumluluğuyla karşı karşıya?

İA: Burjuva edebiyatı kendini yok edecek bir edebiyatı öne çıkarmaz, onun yerine kendini yok etmeyecek ve sürekliliğini sağlayacak bir edebiyatı önde tutar. Sınıf mücadelesinin gerilediği günümüzde devrimci edebiyatın “devrimci şiirin” öne çıkmasına olanak yok. Üst yapıda dolanan bütün şiirler daha çok burjuva toplumunun devamlılığını sağlayacak şiirlerdir. Seksenden sonra bilakis İkinci Yeni geleneğinden gelen küçük burjuva edebiyatçıları devrimci şiir geleneğinin yok edilmesine büyük destek verdiler. Murathan Mungan, Küçük İskender gibi her şey diyen ama sınıfsal mücadeleyi dışlayan şairler, Cezmi Ersöz, Ahmet Telli, Nevzat Çelik gibi insanlığın tarihsel acısını duyurmaktan çok vıcık vıcık acı edebiyatı yapan insanlar öne çıktı. Bunun yanında dil oyunlarına dayalı biçimci edebiyat hep baş tacı edildi. Böyle olunca devrimci bir şiir çizgisinin oluşumu zorlaştı. En önemlisi edebiyat ile sınıfsal mücadele arasındaki bağ, sönük ve yetersiz sınıfsal mücadeleden dolayı azaldı.

Basit bir örnek vermek gerekirse, Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Elif Şafak gibi burjuva yazarlar mega star yapılarak devrimci edebiyatın yok edilmesi sağlandı. Geçmişte demokratik kitle örgütlerini kuran onlarla birlikte mücadele eden yazarların yerine bu yazarlar lanse edildi. TÖS’ün kurucusu Fakir Baykurt’un yerine veya yazarlar sendikasını kuran Aziz Nesin’in yerine toplumsal sorunu olmayan tuzu kuru bu burjuva edebiyatçıları dayatıldı. Halkın içinde yaşayan ve yerinden memnun halkla birlikte mücadele etmekten onur duyan Orhan Kemal’in Enver Gökçe’nin yerine Orhan Pamuklar, Elif Şafaklar lanse edildi. Bir yandan Enver Gökçe bir yandan Küçük İskenderler. Bir yandan Rıfat Ilgaz bir yanda Cezmi Ersözler. Devrimci şiir geleneğinin böyle içi boşaltıldı.

Devrimci geleneğini yitiren sol ise bu insanların imajla cilalanmış paketlerine aldanarak sayfalarına taşıdı. Böylece devrimci şiir geleneğinin çöküşüne yardımcı oldu. Sanatta Star Sisteminin nesnesi ve kültür endüstrisinin üreticisi oldular. Kültür endüstrisinin üreticisi olarak bir kitle bağı kuracakları sanısıyla hareket ettiler. Oysa her gün daha çok burjuva toplumunun üreticisi oldular ve kitle bağlarını kaybettiler. Ülke solunun trajik durumudur bu. Sermayenin ele geçirdiği veya sermaye partilerinin alanlarında edebiyat yapmak. Bunun tipik örnekleri çoktur, bunlardan en önemli örnek ise Haydar Ergülen’dir.

MG: Artık günümüzde şiir, yayınevlerinin basmaktan sürekli kaçındığı üstüne para versen de bulaşmak istemediği bir edebi tür haline geldi. Şiir; ödüller, dergiler üzerinden piyasanın belirlediği koşullarda ahbap çavuş ilişkisiyle pazarlanıyor. Piyasa kuşatması altındaki devrimci gerçekçi şiir niye okuyucusuyla buluşamıyor?

İA: Devrimci şiirin azalması ile burjuva kültürünün yaygınlaşması arasında ilişki var. Burjuva kültürü yaygınlaştıkça gerçekçi şiir azalır. Böyle alanlarda çeteleşme olması olağan. Ödüllere müdahale edenleri bir ahbap çavuş ilişkisinden daha çok çete ilişkisi olarak görüyorum. Basitçe söylemek gerekirse, Küçük İskender yazısından sonra bana saldıranların tarzı bir ahbap çavuş ilişkisinden daha çok bir mafyatik çete tarzıdır. Hele bunlardan birinin Kadıköy sokaklarında bir psikopat tarzıyla sağa sola bağırması, mafyavari bir çete kültürünün getirmiş olduğu olgudur. Edebiyat daha çok kendini ürettiği eserlerle ortaya koymalıdır, böyle sokak kabadayısı tarzıyla değil.

Kültürün politikasının nasıllığı üzerine düşünen bir sol yok günümüzde. Daha doğrusu kültür politikası olan siyasi hareketlerimiz yok. Temel mücadele kültürel mücadele alanı olması gerekirken bu alan yok sayılmış durumda. Kimse bir kültür hareketi nasıl oluşturabiliriz, kültürel alana yönelik nasıl siyaset yapabiliriz diye pek düşünmüyor. Böyle olunca burjuvazinin egemenliği her gün daha çok etkin hale getiriyor.

MG: Günümüz şairleri arasında severek okuduğunuz, şiirinizle aynı damardan beslendiğine inandığınız kendinize yakın bulduğunuz şairler var mı? Bu yakınlığı belirleyen ölçütler nedir?

İA: Aslında buna dair pek bir şeyler demek istemiyorum. Toplumcu Gerçekçi şiir geleneğini sürekli severek takip eden biriyim. Yazılarımda bu geleneğin önemli unsurlarına dair düşüncelerimi belirtmişim. Beni Sennur Sezer de etkilemiştir Kemal Özer de. Toplumcu şiirin çoğu şairiyle kaynaşarak kendime yakın hissettim. Yunan şiir geleneğinden çok etkilendiğimi de söylemek isterim. Ülkemizin şiir geleneği içinde biçimci ve imgeyi öne çıkaran, simgeyi unutan şiir geleneğine hep uzak durdum. Beni her zaman toplumcu gerçekçi şiir geleneği içinde, “Gel benim sarı tamburam/Sen ne için inilersin/İçim oyuk derdim büyük/Ben anınçün inilerim” diyenlerdenim.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

İA: En önemlisi devrimci eleştiri geleneği yok oldu. Sanat eserine yönelik sınıf savaşımını merkez alan eleştiri yok artık. Eleştiri daha çok bir methiyeye, tanıtıma yönelik övgüye dönüştü. Bu durumda gerçekçi bir şiirin ortaya çıkmasına olanak yok.

Bir sanat hareketi oluşturmaktan daha çok bir kültür hareketi oluşturmayı düşünen biriyim. Bunun yol yordamı için sürekli kafa yoruyorum. Sizler de kafa yorarsanız bir yol açılacak inancındayım.

_________

Özgeçmiş

İsmet Alıcı, 1966 yılında Malatya’da bir bakırcı ustasının dördüncü erkek çocuğu olarak dünyaya geldi. Malatya’da acı izler bırakan “Hamido” olaylarında ailesine ait işyerleri zarar gördü. Yaşadığı mahalleden dolayı faşistlerin taciz ve saldırısına uğradı. Bu yüzden sürekli okul değiştirmek zorunda kaldı. 1981’ de ailesiyle birlikte İstanbul'a taşındı.

Yaşadığı talihsiz bir kaza nedeniyle lise birinci sınıfta okulu bıraktı. İnşaatlarda tesisatçı, çay ocağında garson olarak çalıştı. Çeşitli demokratik kitle örgütlerinde faaliyet yürüttü. 1994'ten sonra İnsancıl Yayınları’nda çalışmaya başladı. Ardından Scala ve Broy Yayınları’nda çalıştı. Bu arada Sarıyer’de üç yıl süren bir felsefe atölyesi düzenledi. Yazı ve şiirleri pek çok dergide yayımlandı.

 Halen, yozlaşmış piyasa edebiyatının tahribatına karşı koymak adına “Niçin Biz” adlı kültür-sanat sitesinin sürekliliğini sağlama mücadelesi vermektedir.

Eserleri:

Farenin Ölüm Baladı, Şiir, İnsancıl Yayınları, 1996

Aşk İnsanla Başlar, Şiir, İnsancıl Yayınları, 2005

Paslı Ev, Şiir, Pencere Yayınları, 2017