Hasan Çapik: "Şiir toplumda ve yaşamsal dinamiklerde yani düşüncededir"

Mustafa Güçlü / Demokrat Haber

Hasan ÇAPİK,1977 Adıyaman doğumlu. Çukurova Üniversitesi Felsefe grubu mezunu. Şiir ve yazıları Kaçak Yayın, Sanat ve Hayat, İnsancıl, Berfin Bahar, Güney, Eliz Edebiyat, Tmolos, Lacivert, Emeğin Sanatı, Şiir Sarnıcı, Süje, Temren, Nif Sanat, Şehir Edebiyat, Yeni Gelen, Sarmal Çevrim, Ekin Sanat, Yaşam Sanat ve Patika dergilerinde yayınlandı. Toplumcu gerçekçi anlayışta ürünler verir. İnsan, doğa ve tarih ekseninde geliştirdiği şiirleri toplumcu imgecidir. İnsanın insanı sömürmediği bir dünya için, sanatın kendi içinde amaç olduğuna inanarak ürün verir.

Şiir kitapları: Bekleyişin Zerdüştü (Algı Yayınları – 2007), Sismik ve Ritüel (Kanguru Yayınları-2011), Sfenks Çatlağı (İzan Yayınları- 2020)

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

HASAN ÇAPİK: Kişisel özelliklerimden çok, kişiliğimin sanatıma yansıyan özelliklerini öncelemeyi daha anlamlı buluyorum. Çünkü ben de insanlığa katkıda bulunan birinin yaşamını okurken buna dikkat ederim. Gereksiz hikâye ve dedikodularla sarmalanmış bir hayatımız var zaten! Hiç değilse bunları sanattan kovalım, derim. Dünyanın, sorunlarıyla sürekli kafasında uğuldadığı biriyim. Bu uğuldamalardan bazen sözler yakalarım. Bunlar sanatlaşır, yapabildiğimce! Kendimi dünyadan yalıtmayı pek beceremiyorum. Her ne kadar yalnızlığı sevsem de o yalnızlıkta yine dünya vardır. Bu dünyayı nasıl algıladığımı açmalıyım ki anlaşılabileyim. Aristoteles’in sevdiğim bir sözü vardır: “İnsan doğal olarak bilmek ister.” Hepimiz bu güdüyle doğarız. Ayrıca huzur, sosyalleşme, barış içinde yaşama, paylaşma… gibi içkin özelliklerle. Bunlar bilinçli olarak sınıflı toplumlarda yok sayılır. Tersi görüşler icat edilir. Thomas Hobbes’un “İnsan insanın kurdudur” savı bunun tipik yansımasıdır. Göbek bağınız nerede kesilmişse, oranın değerleriyle yaşarsınız. Sınıflı toplumların asalak gibi yapışan öğelerini taşımaya koşullandırılırsınız. Üstelik sonradan bunların militanı kesilirsiniz. Etkin kullanmadığınız aklınız kötü(rüm)leşir. Bunu açmalı… Bilim, sanat ve felsefesiz; karın tokluğuna var olmaya çalışanlar, sadece günü kurtarmaya çalışır. Kapitalizm bunun üzerine kurulmuştur: Rekabet, güç ve sermaye ilişkilerini en iyi kullananın yaşamda kaldığı bir dünya. Bu yolda ahlak da dahil her şey liberalleşir. Bu değer yoksunluğu demektir. Aklın imhası bu aşamalardan geçer. Doğal olarak disiplinler de bu sistemden payını alır. Sanata bakalım. Estetik hiçbir veriyi omuzlamayan bir ürünü ödül, reklam gibi zırvalarla göğe çıkarabilirsiniz. Bilinçsiz ve örgütsüz halk mı buna itiraz edecek? Sanattan toplum ve düşünceyi dışlayan sanatçılar mı? İtiraz birikim ve irade ister. Öyleyse sanatlarından toplumu dışlamış olanlar, sanata gösterilen ilgisizlikten yakınmamalı. Ne verdin ki ne istiyorsun? Sanatçı toplumun suyuna gitsin, demiyorum. Sanatçı halkıyla, halkı için mücadele edendir. Onun çürümüş, dogmatik ve gelecek içermeyen öğeleriyle savaşmalısınız. Halkın dehşetini estetize etmek bir görevdir. Halk bunu anladığı zaman size saygı duyar. Toplumcu sanatçıların yazgısı budur. Sanatın, yaşadığımız çelişkilerden sorumlu olduğunu düşünüyorum. Bozuk ekmek kadar niteliksiz şiir de toplum için kötülüktür. Sanat da diğer alanlar gibi üretimdir. Sanatı kutsallaştırma girişimleri, sanata metafizik hava verme amaçlıdır. Bu haliyle sanatçı toplumdan, toplum da sanattan uzaklaştırılır. Üretimine katkıda bulunmadığınız şeye yabancılaşırsınız. Durum tam da bu! Sanat da mafyavari hal alır; daireleri içinde yazar, çizer ve racon keser sanatçılar. Dünya kendilik olur, onlardan uzak bir gezegen. Öyleyse o gezegenin devasa sorunlarıyla uğraşmanın gereği var mı? İşte, saf sanat! Bu çelişkilerin bağrından sanatımı çıkarmaya çalışıyorum. Sorunlar cehennemi ülkemiz için konuşursak; Her türlü yıkımın üstünde duran bir kültürsüzlük var. Değersizlik değere dönüştü. Cahillik, hırsızlık, yobazlık hiçbir dönemde böylesine itibar görmemiştir. Bunlara itiraz eden halk, bunların aynısını yaptığının farkında bile değil. Böylesi kördüğümü aşmak için, omurgalı sanata ihtiyaç var. Bu mantıkla sanatımı bilemeye çalışıyorum. Aristoteles’in sözünü şöyle tamamlıyorum usumda: İnsan doğal olarak bilmek ister. Bildikçe bilincini ve sınıfını seçer. Donanımına uygun silahını seçer ve savaşır. Seninki şiir; davran öyleyse!

MG: Şairlerin geçmiş yaşantıları özellikle çocukluk çağları onların şiir yolculuğunda önemli yer tutar. Çocukluğunuzda yaşadıklarınız şiirinize nasıl yansıdı. Sizi şiire yönlendiren ya da şiir yazmanızda etkili olan özel biri var mı?

HÇ: Ben köyde büyüdüm. Teknolojinin istilasına uğramamış bir çocukluk geçirdim. Bizim düşlerimiz de oyuncaklarımız da ellerimizden çıktı. Bu yönüyle mutluyum elbette! Kürt, Alevi, yoksul ve emekçi bir ailenin çocuğuyum. Bu öğelerin hepsi de mevcut sistem tarafından dışlanmıştır. Ezilmiş ve yok sayılmışlardır. Ama hepsinin de kendince bir direnişleri var. Bir arı gibi bu yapıların yaşamsal özlerini emdim. Bu kimliklerden aldıklarım ve öğrendiklerimle sosyalist oldum. İçe kapanık bir çocuk olarak insanların eşit olacağı dünya düşlerdim. Sanatla o çocukluğun elinden tutmaya çalışıyorum. Galiba çocukluk ölümsüz… Kimlerden öğrendim? Her şeyden ve herkesten! Yeter ki duyuların açık olsun. Sanat, benim için içsel bir ateş, bir yanardağ… İçimde amansız birikenler, çelişkiler, yaşamın kendisi sanatı işaret etmeye başlayınca, sanatsal okumalarım yoğunlaştı. Bu yolda başkalarının da emeği var elbette; ismini bildiğim, bilmediğim ve doğa! Hepsine bir karanfil uzatıyorum.

MG:Sfenks Çatlağı” isimli kitabınız geçtiğimiz günlerde İzan Yayınları’ndan çıktı. Yayıncılık alanındaki hızlı tekelleşmenin edebiyatı iklimini zehirlediğini biliyoruz. Özellikle imkânları sınırlı olan mütevazı yayınevleri üzerlerinde ağır baskı hissediyor. Yayımlanan eserlerin okuyucuyla buluşması güçleşiyor bu anlamda. Bütün bu zorlu koşullarda kitabınızla ilgili okuyuculardan ne gibi dönütler aldınız?

HÇ: Yayıncılık alanındaki sıkıntılar, kitapların satılmaması, dönen ayak oyunları, “düşünce suçu” veya sanatçıların yasalar karşısında ellerinin bağlanması… Farklı sorunlar olsa da birleştikleri tek yer var: Aydınlanma devrimleri yapıl(a)madı! Rönesans, reform, burjuva devrimleri, sınıfsal bilinçlenme… Yok! Kültürel devrim bunlarla olur. Aydınlanmış halk kültürel unsurları talep eder ve buna yönelik sanatçılarını korur. Rönesans döneminde Medici Ailesi’ni anımsamak yeterlidir. Halk ve sanat/çı bağları bir kere kuruldu mu bunun önüne hiçbir şey geçemez. Avrupa aydınlanmasının, devrimlerinin ve en çalkantılı dönemlerinin izini sürdüğünüzde sanatın asıl gücünü görürsünüz. Toplumsal sorunlar yüzyıllarca, verilen eserler üzerinden canlı tutulmuş, tartışılmış ve halkın ufku genişletilmiştir. Sanat(çı)lar hayatın ve mücadelenin içindedir. Sanat da halktan aldığı bu enerjiye uygun olarak çıtayı sürekli yükseltiyor. Bizde Osmanlı’nın son zamanlarından Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki atılımlar ya bürokrasiye ya da sermaye sınıfına yedirilmiş. Sadece Köy Enstitüleri’ni düşünelim. Kapatılmasalardı, yarattıkları aydınlanmayla milyonlarca köylüyü her türlü bağnazlığın elinden kurtaracaklardı. Peki, aydınlananlar ne talep edeceklerdi? Bilim, sanat, felsefe ve emeklerinin karşılığı… Bu durumda sanat/çı cascavlak ortada kalır mıydı? Yayıncılık, kitaplar veya telif hakları gibi şu anda konuştuğumuz, içimizi yakan sorunlar olacak mıydı? Bu sebeple düşünsel etkinliklerin farklı kollarında ürün verenlerin örgütlenmeleri taraftarıyım. Bu yapılmazsa, (özellikle toplumcu gerçekçi) sanatçılar, Prometheus gibi her gün ciğerlerine dadanan kartalı izler dururlar. Bu sorunlar önceliğimizdir. Bu sebeple, kitabımla ilgili çok değerli eleştiriler yapılsa da… Günün koşullarında sfenksi ister iktidar, sermaye isterse mistik güç olarak alalım, her yönüyle çatlıyor. Mesele karanlığıyla çatlayan bu sisteme karşı biz ne yapacağız, bunu konuşmak.

MG: Kitaplarınızı okuduğumuz zaman şiirlerin kurgusunda derin bir felsefi alt yapının olduğu hemen seziliyor. Felsefe şiir ilişkisi üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

HÇ: İnsanın düşünme yetisiyle diğer canlılardan ayrıldığını ve buna uygun uygarlık sistemi kurduğunu biliyoruz. Bu, evrimsel süreçte gerçekleşti. Düşünce sistemimiz de değişti. İlkin mitolojik ve dinsel söylemlere yöneldik. Yöntemsiz ve dayanaklardan yoksun olduğu için terk edildi. Yerini felsefe aldı. Thales akılcı açıklamalarıyla bu çığır açıcı çağın ilk filozofu ve bilim insanı oldu. Düşünce için yöntem ve kavramlar kullandı. Epiküros’un deyişiyle ‘İnsan kavramlarla düşünmelidir’ aşamasına geçildi. Bilimlerin doğumu böylece tetiklendi. Bu neden önemliydi? İnsan doğayı incelerken kontrol edilebilir yöntem kullandığı için daha doğru sonuçlara varıyordu. Yönteminin sağlamlığını anlaması için de aklını gözden geçiriyordu. Ne düşünüyordu, neden öyle düşünüyordu? Bu da “düşünmek üzerine düşünmek” demekti. İçten patlamalı motor gibi; akıl düşünce ürettikçe hem kendisini görüyor hem de yol alıyordu. Bu, yaşama nasıl yansıdı? Kavramsal düşünen ve sorgulayan birini istediğiniz gibi yönetemezsiniz. Kul, köle yapamazsınız. Sermaye sınıfı için bundan daha tehlikeli şey var mı? Hele bu bilinç tekilde kalmayıp türün özgürlüğü için mücadele de verirse! İşte bu sebeple düşünce her aşamada tehlikeli gösterilmektedir. Düşüncenin karşısına bu yüzden din, faşizm veya yoksulluk konulur. Öyleyse bir şey bizden ısrarla uzaklaştırılıyorsa bunu “düşünmek” gerekir. Şu da ilginç değil mi; sanatın gözde eserleri kurgularını düşünceye dayandırırlar. Don Kişot üzerinden Cerventes, çökmüş ortaçağ değerleriyle alay edip dünyanın başka yola girdiğini göstermiyor muydu? Postmodernizmden de düşüncenin sökülüp atılması tesadüfi olmasa gerek. Şiir için konuşursak… Düşüncesi olmayan şiir biçimsel arayışların denemelerinde can çekişiyor ama renk vermemeye çalışıyor. Bir ölünün yüzünü boyamak neye yarar? Şiir toplumda ve yaşamsal dinamiklerde yani düşüncededir. Bu dinamiklerden yoksun kalan şiir harakiri yapıyor. Ben düşüncenin şiirde görünmemesini değil, görünmesini istiyorum. Çünkü toplum kendini ancak böyle görebilir. Kendini gören toplum bilinçli değişimi arzular. Düşünce/felsefe şiire nasıl yedirilebilir? Uygulamadaki sorun biçimseldir, aşılabilir ama öz kalıcıdır: şiir, düşüncesiz yapamaz. Uygulamadaki sorunlara ben de ciddiyetle kafa yoruyorum.

MG: Felsefi düşüncenin şiirin altyapısında imgenin önüne geçmesi şiirselliği zorlayan bir durumdur. Yani didaktik şiire saplanıp kalmak da var işin sonunda. Bu ince çizgiyi dengede tutturabilmek için şair nasıl bir yaklaşım içinde olmalıdır?

HÇ: Sanırım burada şair sürekli olarak biçemiyle uğraşmalıdır. Daha estetik nasıl söyleyebilirim? Burada da yolumuz düşünceye çıkar. Çünkü bunu yapmanın yolunu düşünmek zorundasınız. Yol nedir? Sanat, eleştiri ve felsefi okumalar yapmak. Asıl alanınız olan şiiri bol bol okumak ve nasıl yaptıklarını anlamaya çalışmak. Bence şiir yalnız şiirden öğrenilmez. Çeşitli ve sürekli okumaları bunun için önemsiyorum. Kaldı ki amacı salt sanat olan ve çabalarını buna yoğunlaştıranlar şiire varıyor. Sanat tarihine adını kazıyan şairlerin şiirleri durmaksızın değişkenlik ve arayış gösterir. Söylediğin tehlikenin de bu şekilde aşılacağını düşünüyorum. Deneyim, arayış, okumalar, yetenek ve elbette şiirden ne beklediğimiz bizi didaktik olandan kurtaracaktır.

MG: Artık günümüzde şiir, yayınevlerinin basmaktan sürekli kaçındığı üstüne para versen de bulaşmak istemediği bir edebi tür haline geldi. Şiir; ödüller, dergiler üzerinden piyasanın belirlediği koşullarda ahbap çavuş ilişkisiyle pazarlanıyor. Piyasa kuşatması altındaki devrimci gerçekçi şiir niye okuyucusuyla buluşamıyor?

HÇ: Kapitalizm şimdilik istediği dünya tasarımını yarattı ne yazık ki! Sistemlerine uygun, Marx’ın deyimiyle “üretici” yazarlar bulduklarında, sonuna kadar kapıları açıyorlar. Ödül ve ünle zehirlenmiş ahmak kişiler ise bunlara yöneliyor. Böylece birilerinin sızlanması, deneme tahtasına yatırılmış eskizleri, bir türlü bitmeyen içsel yolculukları, din bulamaçları, kapış kapış satılıyor, dergilere kapak oluyor. Bu ürünlere karşı savaşım vermemek hatta kendi değerlerimizden şüphelenmek, korkmak akıl alır şey değil! Toplumcu gerçekçi sanat bunların bilincinde örgütlenmediği zaman ne sanatını geliştirebilir ne de halka ulaşabilir.

MG: Edebiyat dergilerinde şiirlerini okuyucuyla buluşturuyorsun. Piyasada yayımlanan edebiyat dergilerinin kendi yayın çizgilerini oluşturduğuna inanıyor musunuz? Şiirlerini dergilere gönderirken gözettiğin herhangi bir kıstas var mı?

HÇ: Şu kurala dikkat ediyorum: Toplumcu ve duruşu olan dergilere ürün gönderiyorum. Bence bu da mücadele şeklidir. Çünkü saf sanat yoktur, safını belli etmeyen sanatçı vardır. Edebiyat dergilerinin çizgisine gelince: Hepsi kendisince bir şeyler yapmaya çalışıyor. Fakat kültürel ve ekonomik yönden çökmüş bir toplum var karşımızda. Dergiler bunun için sorumluluk almalı. Yok olmanın tedirginliğini yaşayanlar için sanatın tüy kadar ağırlığı yoktur. Yaşamsal konular için dosyalar açmalılar. “Beni anlamayan dergilerden bana ne?” görüşünde olan okurların kalbini ve aklını kazanmalılar ilkin! Dergiler ekonomik, siyasi ve sosyal baskı altında varlık gösteremiyor. Birbirlerini görmezlikten gelmeleri ayrı bir bilinçsizlik. Arzuladığımız birikim ve enerjileri de yok. Bir memur mantığıyla çalışıyorlar ki bu her anlamda sanatın doğasına aykırı. Her biri kendi flamasına hayran aşiret rolünde. Topluma ulaşmayı “abone bağlamak” şeklinden, okur yaratmaya yönlendirmeleri gerekir. Kısacası ilkesiz ve mücadelesiz bu tavır sanatı ve toplumu uçuruma sürüklüyor.

MG: Günümüz şairleri arasında severek okuduğunuz, şiirinizle aynı damardan beslendiğine inandığınız kendinize yakın bulduğunuz şairler var mı? Bu yakınlığı belirleyen ölçütler nedir?

HÇ: Estetiği gözeten eserlere yakınlık duyuyorum. Toplumcu gerçekçi olarak tanımlasam da kendimi, sanatla ilgili her türlü okumayı yaparım ve nesnel davranırım. Bu ilke beni besler çünkü. Aynı damardan beslendiğim dünyadan ve ülkemizden isimler var. İsim verirsem, unuttuklarıma ayıp olacak. Hem bizim geleneğimizde isimden çok eser önemlidir. Bir de şu var: Ars longa, vita bravis!(sanat uzun, yaşam kısa). Yaşayanlarını sanatlarının demlenmesini bekleyip öyle konuşmalı.

MG: Edebiyatla ilgilenen pek çok sanatçı sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanmaya çalışıyor. İnternetin yaygınlaşması, dijital platformlardaki paylaşımlar ve tartışmalar şiirin gelişimini nasıl etkiler?

: Sosyal medya etkisini bir baloncuğun patlamasına benzetiyorum. Bir anda şişiyor, gözler oraya dönüyor ama patladıktan sonra kimse dönüp bakmıyor. Bence bilim, sanat ve felsefe derinliği, yalnızlığı ve sürekliliği arzulayan alanlardır. Bunların tartışması böylesi alanlarda olmaz. Ne etik ilkeler ne de bilgeliğin gerektirdiği ağırbaşlılık var. Bence bilginin değersizleştirilmesi, okuma ve araştırma özelliklerimizin ortadan kaldırılmasına yönelik tuzak işlevi görüyorlar. Arada dostlar kazansak da bu böyle. Şiirimi geliştirmiyor söylediğim nedenlerden. Ben kalem olmadan, okuduğumun altına üstüne bir şeyler çiziktirmeden öğrenemiyorum ve haz da alamıyorum. Canı sıkıldı diye, kitap rafının karşısına geçip kitapları izleyen birisine teknolojiden söz edemezsin. Bencileyin böyle!

MG: Son söz olarak neler eklemek istersin?

: Çok sıkı sorular sormuşsun. Tam da aradığım. Umarım sanata katkısı olan birkaç şey söyleyebilmişimdir. Teşekkür ederim.