Adil Okay: "Sanatçıların aydınlığını, toplumsal alt üst oluş dönemlerinde aldıkları tavrı sorgulayabiliriz"

Mustafa Güçlü / Demokrat Haber

1957’de Antakya’da doğdu. Politik nedenlerden, cezaevinde yattı. 12 Eylül darbesinden sonra yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Uzun yıllar Fransa’da yaşadıktan sonra ülkeye dönerek özellikle cezaevleri üzerinde yoğunlaşan anti demokratik uygulamalara ilişkin toplumsal duyarlılık projelerinin hayata geçirilmesinde öncü rol oynayan Adil Okay ile geçmişten günümüze sanat serüvenini ve mücadelesini konuştuk.

Mustafa GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Adil OKAY: Sanırım en zor soruyu başa aldınız:) O halde Turgut Uyar’ın dizeleriyle başlayayım yanıtıma: “Kim nasıl tanıyorsa beni / Öyleydim işte…! / Sağ tarafımda deniz / Solumda rüzgâr…”

Ama evet haklısınız, klasik biyografi aktarmak yerine yazarın, şairin ifadesiyle onu tanımak daha “sahi” olabilir. Malum modern dünyada insanların kimlikleri çoğaldı. Ranciere’in dediği gibi bir insan hem işçi hem oyuncu hem de insan hakları savunucusu olabilir. Ben genellikle “yazar” olarak kendimi tanıtıyorum. Metin yazarlığım şiirlerimin önüne geçti. Ama beni tanıtırken basında ve/veya bir panelde şair, yazar, fotoğrafçı ve insan hakları aktivisti” diye tanıtıyorlar. 78 kuşağındanım. O zor yıllarda karanlık güçler tarafından bir kez pusuya düşürüldüm, vuruldum. Bir bacağım da sakatlık kaldı. Yakalandım işkence sonucu bir kolum sakat kaldı. Sonra 12 Eylül darbesi ve hapishaneden firar… Sonra Filistin kampları, İsrail bombardımanları. Orada da birçok yoldaşımı kaybettim. (Bu süreci “12 Eylül ve Filistin Günlüğü” adlı kitabımda anlattım.) Sonra Avrupa’da, uzun sürgün yıllarım başladı. 18 yıllık sürgünden sonra memlekete döndüm. Başta uyum / aidiyet sorunu yaşadım. Aidiyet yitimi sürgünlerin ortak duygusudur. Sürgün uzun sürerse artık ne oralı ne de buralısınızdır. Sınırların yapaylığını daha iyi anlarsınız. Ama yine de iyi yanı var; melezleşiyorsunuz. En son Antakya’da bir panelde konuşmamı “melezlik güzelliktir” diye bitirmiştim.

Velhasıl ülkeye dönünce yazmaya, konuşmaya ve yürümeye devam ettim. Şiir ve öykü kitaplarım yayımlandı. Tiyatro oyunları yazdım. En son “Arkası Yarın” adlı romanım yayınlanmıştı. Bu günlerde de “Tuhaf Buluşmalar Metrosu” adını verdiğim tiyatro oyunum yayımlanacak. Pandemi günlerinde de boş durmamaya çalıştım. “Korona Günlerinde Mahpusluk” adlı kitabı hazırladım. Özcan Yaman ile birlikte tasarladığımız,“Redfotoğraf” grubu ve “Görülmüştür Kolektivitesi” olarak gerçekleştirdiğimiz, 50 fotoğrafçı ile 50 mahpusun özgürlük imgesinin buluştuğu “Özgürlüğün Sesi” adlı serginin kitaplaşmasına katkı sundum Evrensel, Birgün, Özgür Gündem ve Cumhuriyet gibi gazetelerde ve çeşitli dergilerde makalelerim yayımlandı. Demokratik kitle örgütlerinde aktif olarak çalıştım. Sergiler açtım, küratörlük yaptım. Karma sergilerde yer aldım.

MG: Şairlerin geçmiş yaşantıları özellikle çocukluk çağları onların şiir yolculuğunda önemli yer tutar. Çocukluğunuzda yaşadıklarınız şiirinize nasıl yansıdı. Sizi şiire yönlendiren ya da şiir yazmanızda etkili olan özel biri var mı?

AO: Bu soruyu yıllar önce yazar Süreyya Köle sormuştu bana. Konuyla ilgili bir dosya hazırlamıştı. Ben de “Babamın Daktilosu” adlı bir makale yazmıştım. Oradan bir bölüm aktarayım size tabi yeni şeyler de söyleyeceğim bu konuda: “Sabahları daktilo tuşlarının çıkardığı “tık tık” sesleri uyandırırdı bizi. Anlardık hemen, babamız yine erken kalkmış işe gitmeden önce misafir odasında daktilosunun başına geçmiştir. Bilgisayar icat olmamıştı o zamanlar. Kimi akşamlar haftada üç gün renksiz yayın yapan televizyonda, “Taş Devri, Uzay Yolu ya da Kaçak” dizisini izlemek için halamlara giderdik. Uzun kış gecelerine ise ninemin “metel” dediğimiz masalları renk katardı. Bazen masalın en heyecanlı yerinde bırakırdı anlatmayı ninem. “Arkası yarın” derdi. Israrımız üzerine, “kuru incir ve tahin” molasından sonra yeniden başlardı. Bazı masalların sonunu ise biz bekleyemez, uykuya yenik düşerdik. “

Arkası yarın demişken, televizyonun hayatımıza girmediği dönemde radyodan dinlediğimiz “piyeslerin” tadı hâlâ damağımızda. “Ailece” oturur radyo programlarını dinlerdik. Hele okuma yazması olmayan ninem özellikle Arkası Yarın’ları ve ajans saatlerini hiç kaçırmazdı. “Metel”li ve arkası yarınlı uzun kış gecelerinden tam 40 yıl sonra yazdığım bir şiirde o günleri betimlemeye çalışmıştım.

“Yağmur yağardı / Seni aramazdım / Güneşi unuturdu Antiyoş / Ve yıldızları / Akşam sohbetleri / Kuru incir ve tahin / Odun sobası ateş ve tandır / Radyoda ajans saati çok mühim / Nineme arkası yarın yerine / İnce Memet okurdum / 7.65’in fanilyama bulaşan pasını yıkarken / Etme oğul derdi gök gözlü ninem / Taş atıp başını altına tutma / Gözlerinden maviyi içerdim / Ellerinden şefkati / Antiyoş’ta yağmur bir başlar / Bir daha durmazdı / Polis iç çamaşırlarımızda / Pas lekesi arardı…”

İlk yayımlanan şiirimi de daktilo sesiyle uyandığım evimizde yazmıştım. Sanırım 13-14 yaşlarındaydım. Şiirim “Doğan Kardeş” adlı bir çocuk dergisinde ve kısa bir süre sonra yazdığım bir denemem de Antakya’nın yerel gazetesi “Kurtuluş”ta yayımlanınca nasıl da sevinmiş ve havalara girmiştim. Çocuklukta başlayan yazı serüvenim bu ülke tarihinin en karanlık günlerinin başlangıcı olan 12 Eylül 1980’le birlikte sekteye uğradı. Zindan, Filistin kampları, Avrupa’da uzun mültecilik yılları ve bu yılların yarattığı travma… Ancak on yıl aradan sonra yeniden başlayabildim yazmaya.

Velhasıl sevgili Mustafa Güçlü, yazı(n) serüvenimde çocukluğumun izleri çok belirgin. Ve sosyalist şair babamın etkisi.

MG: Solun kültürel alanla kurduğu ilişki biraz sorunlu gibi gözüküyor. Partilerin ya da sivil toplum örgütlerinin kültürel alana ilişkin bakış açılarını öğrenmek için programlarına baktığımızda konuyu kalıplaşmış sözcüklerle geçiştirdiklerini görüyoruz. Sizce kendini solda ifade eden yapılar, anlayışlar bu alanı teorik olarak besleyebilecek çalışmaları yürütebiliyor mu?

AO: Sol – sosyalist- yurtsever örgüt ve partilerin, demokratik kitle örgütlerinin bu konuda eksiklikleri var. Ama eskiye oranla iyi gelişmeler de görüyoruz. Bir zamanlar “işçi sınıfının kurtuluşuna” diğer ifadeyle “sosyalizm mücadelesine destek olmayan sanat, sanat değildir” diye açıklamalar yapılırdı. Ben de iyi ama örneğin Fazıl Say, Arif Sağ sanat yapmıyor mu veya Âşık Veysel, Münir Nurettin Selçuk, Ahmet Haşim sanatçı değiller miydi? diye sorardım. Sosyalist Gerçekçi olmayan sanatçıları yok sayarak bir yere varamayız, derdim. Statükoculuk ile devrimcilik arasında ayrım olmalıdır. “Bağlama devrimcidir, gitar burjuvadır”, “Davul devrimcidir, piyano burjuvadıra kadar gider kimi yanlış okumaların sonuçları. Zarfa değil mazrufa bakmak gerekir. Ama sorgulamak ise amacımız, alan geniştir: Sanatçıların ‘aydınlığını, toplumsal alt üst oluş dönemlerinde aldıkları tavrı sorgulayabiliriz. Devletten ya da tekellerden nemalanmak için ruhlarını şeytana satan “sanatçıları” eleştirebiliriz. Ama bütün bunları eleştirirken - sorgularken, “akıl metre ya da sanat metre” olduğunu sanan “sanat zabıtaları” gibi davranmamak, sanata ve sanatçıya “burjuva - küçük burjuva – devrimci - proleter” adlarını öyle kolayca takmamak gerekiyor. Post-modernizmin kafa karıştıran söylemlerine tepki olarak içe kapanmak, sanatı sadece sloganla sınırlamak baştan zayıf düşmek demektir. Post-modernizmi eleştirmek için örneğin: Michael Albert, Noam Chomsky, Edward S. Herman, Eagleton, Badiou ve KHK’li Marksist akademisyen Atilla Güney’i ve diğerlerini okumazsak argümanlarımız zayıf kalır, diye düşünüyorum.

Elbette tüm bu eleştirileri sıralarken, sol, sosyalist ve Kürt yurtsever grupların özellikle hapishanelerdeki yazar ve şairlere desteğini takdir etmek gerekiyor. Zor koşullarda el yazısıyla yazılan dosyaların bilgisayara geçilmesi, yayınlanması (hepsinin olmasa bile bir kısmının) bu grupların sayesinde olmaktadır. Düzenledikleri etkinliklerde, festivallerde, yayınladıkları dergi ve gazetelerde hapiste olsun olmasın adları duyulmamış sanatçılara yer vermeleri, eserlerini görünür kılmaları takdire şayandır.

MG: 2010 yılından beri faaliyetini sürdürerek cezaevi gerçekliğine ışık tutan “Görülmüştür Kolektifi” kurucularındansınız. Sadece başına gelenlerin duyup yaşadığı özel bir alanla ilgili çalışmalarınız gerçekten anlamlı bir çabanın ürünü. Dünyada böyle bir çalışmanın benzeri var mıdır bilmiyorum. Bize on bir yıldır yürüttüğünüz çalışmaların dünü bugünü hakkında bilgi verebilir misiniz?

AO: 11 yıl önceydi. Kızım Öykü, o zaman 5 yaşındaydı, doğum gününden artan küçük balonları zarfların içine koyup, onun dilinden de barış, sevgi, sevinç temalı bir mektup yüze yakın politik tutsağa yolladık. Bu küçük balonlar bazı hapishanelerde alıcılarına sorunsuz verilirken bazılarında ise “sakıncalı” ibaresiyle verilmedi. Biz de “Devlet balonlarımızı geri ver.” diye kampanya açtık. Basın açıklamaları düzenledik. Adalet Bakanı’na çağrı yaptık. “Bu ne ciddiyetsizliktir. Bir hapishanede serbest olan bir eşya diğerinde neden yasak. Mevzuatınız yok mu? Bir balonun sevincini mahpuslara çok gören bu devlet onlara neler yapar…” dedik. Tabi keyfiyetin farkındaydık. Yeni bir durum değildi. Balon konusundan yola çıkarak kamuoyu oluşturmaya çalıştık. Başarılı da olduk. O dönem basın, bu günün yandaş basını bile haber yaptı bu olayı. Dönemin milletvekili Akın Birdal mecliste soru önergesi verdi. Adalet Bakanı da mecburen bize cevap verdi: “Çocuk Öykü’nün balonları hukuku gevşetir.” dedi. Buna da bir basın açıklamasıyla cevap verdik. Neyse uzatmayayım, bu tür basın açıklamalarımız çok oldu. Bu da mücadele yöntemiydi tabi. Hapishanelerdeki akıl almaz keyfi uygulamalara dikkat çekme çabamızın bir parçasıydı. Başta İHD olmak üzere birçok demokratik kitle örgütü de bize destek oldu. İlk sergimiz işte bu sözünü ettiğim “Devlet balonlarımı geri ver…” kampanyası sonucu oluştu. Balon yollamadığımız mahpuslar da olayı basından öğrenip Öykü’yü armağan yağmuruna tuttular. “Öykü’nün balonları Özgürlük balonlarıdır” dediler. ”Uçurtmayı Vurmasınlar” filmine benzettiler. Resimler, şiirler, karikatürler yolladılar. Biz de onları 10 yıl önce “Görülmüştür mahpus resimleri mektupları…” adını verdiğimiz sergiyle ziyarete açtık.

İşte bu sergiden sonra mahpuslarla yazışmalarımız yoğunlaştı. Kurumlar da destek oluyordu. Yaratıcı özgün kampanyalar yapıyorduk. Destek olan arkadaşlar ile örneğin Praksis müzik grubunun kurucularından Serdar Türkmen, web sitemizi hazırlayan Emre, grafikerlerimiz Tülin, Gonca ve birkaç arkadaş “görülmüştür” grubu olarak ilk çıkışımızı yaptık. Sonra çoğaldık tabi. Hem Türkiye’de hem Avrupa’da fedakâr gönüllülerimiz çoğaldı. Bugün itibariyle 10 yıldır faaliyet yürüten bir inisiyatifiz. Son 5 yılda ise üçü redfotoğraf grubuyla birlikte olmak üzere 5 ayrı temada sergi daha açtık. “Fotoğraf Köprüsü, Düşler Tutsak Edilemez, Duvarları Delen Çizgiler, İçeride Dışarıda Kadın ve Özgürlüğün Sesi” adlı bu sergilerde yüzden fazla fotoğrafçıyla mahpusu buluşturduk. Ülkenin dört bir yanında sergiler açtık. Bu sergileri İsviçre’ye, Almanya’ya ve Fransa’ya taşıdık. Yine benim hazırladığım üç kitap da Görülmüştür Kolektivitesi’nin desteğiyle yayınlandı. Bunlar: “Ben Çıkana Kadar Büyüme e mi… Hapishane Kapılarında Büyüyen Çocuklar…” Bu kitap mecliste tartışmalarda referans oldu. Sonra Hapishanelere Esinti Yollayalım… Ve en son “Korona Günlerinde Mahpusluk…” çıktı.

Görülmüştür Kolektivitesi’nin çalışmaları üniversitelerde “mektup” konulu tezlere de konu oldu. Basında, sanat edebiyat dergilerinde yer almasının yanı sıra “Kebikeç” gibi hakemli dergiler benimle ilişkiye geçip bu konuda yazı istediler.

Tüm çalışmalarımız fonsuz ve sponsorsuz imece usulü gerçekleşti. Bundan sonra da öyle olacak.

Tabi bu süreçte hakkımda birçok dava açıldı. Bunlardan en komiğini kısaca özetleyip diğer sorunuza geçeyim: Bu dava basında “Aziz Nesinlik Öykü: Salyangoz Davası” olarak yer aldı. Kızım Öykü’nün kolunda küçük bir salyangoz olan fotoğrafını mahpuslara yollamıştım. Bu fotoğraflardan biri de o dönem Karabük hapishanesinde kalan Kasım Karataş’a gitmişti. Karabük hapishanesi “Eğitim – Okuma komisyonu” o fotoğrafta firar krokisi var değip emniyete bildirmişler. Emniyet de ciddiye almış savcıya bildirmiş. Savcı da ciddiye alıp dava açmış. Komedi tabi. Ama taciz de aynı zamanda. Karakola davet edildim. Konuyu bilmiyordum. Acaba hangi yazımdan dolayı ya da bir komplo mu var diye endişelendim tabi ki. Devletin “okumaz yazmaz hapishane eğitim komisyonu”, devletin işgüzar polisi, “çalışkan” savcısı el birliği ile bir fotoğraftan firar krokisi çıkarmışlar. Ben de durur muyum hemen bir basın açıklaması yaptım. Şöyle dedim: Benim hakkımda hapishaneye yolladığım bir fotoğrafla “firar örgütlediğim” gerekçesiyle “salyangoz davası” açan devlet, bu trajik komik soruşturmada onlarca memur- emniyet görevlisi- bilirkişi görevlendirir ve kamu kaynaklarını fütursuzca çar çur ederken, devletin “himayesinde” olduğu söylenen hasta tutuklu ve hükümlülere karşı cimri davranmaktadır.” Sonra dava düştü tabi.

MG: Geçmişte Asya, Avrupa ve Afrika’da çektiğiniz kapı fotoğraflarından oluşan ‘Şair Kapıları’ adlı benim de içinde yer aldığım fotoğraf/ şiir çalışmanız oldu. Bir anlamda fotoğraf altı şiir çalışmasıydı bu ve yayınladığınız Şair Kapıları adlı kitap da farklı şairlerinden oluşan seçkiydi. Şiirin diğer sanat dallarıyla özellikle fotoğraf ve resimle arasındaki ilişki hakkında neler söylemek istersiniz?

AO: “Şair kapıları” özgün bir çalışmaydı. Önce sergi olarak tasarlamıştım. Sonra genişletip kitaplaştırdım. 50 kadar şairin kapı imgesi benim kapı fotoğraflarımla buluştu. Sizinle ilk tanışmam da bu proje için sevgili dostum şair A. Rahim aracılığıyla olmuştu. Bu Kitap yayınlandıktan sonra projeme destek olan şairlerden Sennur Sezer, Ahmet Ada, Küçük İskender, Ogün Kaymak, Murathan Çarboğa hayatlarını kaybettiler. Onları da bu söyleşi vesilesiyle sevgiyle anmak isterim.

Evet, dediğiniz gibi çağımızda tüm sanat disiplinlerinin birbiriyle ilişkisi var. Örneğin fotoğraf ile şiirin, resmin, sinemanın. Fotoğraf ile resim sanatı arasındaki ilişkiyi en iyi açıklayan örneği de Camille Recht, keman ve piyanodan yola çıkarak vermiştir: “Kemancı sesi önce oluşturmak zorunda. Sesi aramak ve şimşek hızıyla bulmak zorundadır. Piyanistin sesi hazırdır. Tuşa basar ses çıkar. Ama her ikisi de sesi dönüştürmek zorundadır. Araçlar da gerek ressamın gerek fotoğrafçının emrine amadedir. Ressamın çizimi renk oluşturması kemancının ses aramasına benzer.”

Bu gün şiir okumayan bir heykeltıraş, roman okumayan bir sinemacı, müzik dinlemeyen bir ressam, sergi gezmeyen bir fotoğrafçı başarılı olamaz. Zira başta dediğim gibi tüm sanat disiplinleri iç içe geçmiştir. Hepsi birbirini beslemekte hatta tamamlamaktadır. Aynı tema, benzer metaforlar mısra ile fırça ile nota ile taş ile ve/veya fotoğraf ile yaratılmaktadır.

Benim “Şair Kapıları” adlı çalışmamda şiir ve fotoğraf bir araya gelmiş, aynı imge, “kapı” imgesi bir üst boyuta taşınmıştır.

MG: 18 yıl gibi uzun bir süre ülkenizden uzakta sürgün olarak Fransa’da yaşadınız. Cezaevi gerçekliyle genç yaşta tanışan Antakya doğumlu yani Akdenizli bir şairsiniz. Akdeniz kültürel anlamda çeşitlilik barındıran tarihsel geçmişi derinlerde olan bir havzadır. Geçmiş yaşantılarınızın sanatsal üretimlerinize ne gibi katkıları oldu? Yazdıklarınızda Akdeniz duyarlılığının etkisinin olduğuna inanıyor musunuz?

AO: Mutlaka olmuştur. Şiirlerimde, öykülerimde Akdeniz, şair Sabahattin Yalkın’ın metaforuyla söyleyecek olursam “Aşkdeniz” çokça yer almıştır. Ancak son makalemde “Umuda yolculuk” yaparken Akdeniz’de boğulup ölen mülteciler trajedisini betimlerken, “Aşkdeniz”in, “Kandeniz’i”ne dönüştüğünü yazmıştım. Son 10 yılda 25 bin insanın umuda yolculukta boğulup öldüğü biliniyor. İnanılmaz ve bitmeyen bir dram.

Ben de 12 Eylül faşist darbesinden sonra bir kaçakçı teknesiyle Akdeniz’e açılmış, pasaportsuz sınırları aşmıştım. Bir süre sonra aynı yoldan ülkeye geri dönmek isterken fırtınaya yakalanmıştık. Yolcu adlı öykümde o günü şöyle betimlemiştim:

“Denize şefkatle baktı. Gözleri ile okşadı mavi kanatlarını. Bu gece Akdeniz geçit vermeliydi ona. İhanet etmemeli, yeni bir yaşama usulcacık itmeliydi. Her şey hazırdı. Kimlik, kaçakçı teknesi. Karşı kıyıda bekleyecek olanlar. O halde Akdeniz de hazır olmalı, öfkelenmemeli, azgın dalgalarını salmamalıydı üzerine. Birlikte geçirdikleri güzel günleri, zor günleri anımsamalıydı. Otuz yılı aşkın onsuz yaşamamıştı. Araya geçici ayrılıklar girmiş sonra yine buluşmuşlardı. Güzeldi uzun ayrılıklardan sonra denizi görmek, engin maviliklerine dalmak. Ama tüm bu güzellikler gece yitiyordu. Açık denizde ne bir kara parçası, ne ışıklar görünüyordu. Gece sevdiği denizden korkuyordu. Gece evler basılıyor, çığlıklar yankılanıyordu. Gece hücrenin kapısı açılıyor, katlanılması zor bir yolculuğa, yan odaya götürülüyordu. Gece sabah özleniyor, günün ilk ışıkları endişeyle bekleniyordu. Sabah kahvesi bir sigara ile birlikte özleniyordu. Gece sokaktan gelen her araba gürültüsü ile yataktan fırlıyor, perdeyi usulca açıp dışarı bakıyordu. Gece sabah nerede kaldı diye kızıyor, küfrediyordu. Sabahın erken saatlerinde günün ilk ışıkları pencereye vurunca birden ferahlıyor, bir gün daha yaşamanın sevinciyle bir kaç saat uyuyabiliyordu.”

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. Bir kısım sanatçı şiir yarışmalarını kökten reddediyor, bir kısımsa kural ve ilkelerinin iyi belirlenerek adam kayırmacılığın önüne geçilmesini yeterli görüyor. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

AO: Bu konu uzun zamandır tartışılır. Eleştiriler çoğu zaman yerindedir, haklı temeldedir. Gençlik yıllarımda benim de aldığım iki ödül vardı. Sol gruplar, demokratik kitle örgütleri de bu tür çalışmalar yapıyor. Hatta birkaç defa ben de seçici kurullarında yer almıştım. Bunlardan biri Adnan Yücel festivali kapsamındaydı. Hiçbir kayırma, kişi dayatması olmadı. Ödüllerin ne kadar faydası var? Zararı ne? Doğrusu üzerinde çok düşünmedim. Bu konu bizi “ödül- ceza” ilişkisinin sorgulanmasına kadar götürebilir. Sadece “şiirde ödüle – yarışmaya karşıyım” demek olmaz değil mi? İlk Olimpiyatlardan başlamak da gerekebilir. Okullarda verilen “takdirnamelere” kadar sorgulamaya gidilebilir. Ayrıca sporda, bilimsel çalışmalarda, müzikte, sinemada, çevre ve insan hakları alanlarında ödüllendirme nasıl yapılıyor, yapılmalı mı, jüriler nasıl oluşur sormak sorgulamak gerekebilir? Sadece şiir yarışmalarını ayrı tutup tartışmak yeterli değil kanımca. Fakat ödül alan çok kıymetli yazar, şair ve sanatçıların olduğunu da biliyoruz. Nazım Hikmet’in, Aziz Nesin’in, Yaşar Kemal’in, Yılmaz Güney’in ve Metin Altıok’tan Ali Yüce’ye feyiz aldığımız daha birçok şairin, yazarın aldıkları ulusal – evrensel ödülleri yazmaya kalksam sayfalara sığmaz. Liste çok uzar. Bu ödüller onların solculuğuna tabi ki halel getirmemiştir. Hiçbiri de ödülünü reddetmemiştir. Belki idollerimizden bazıları için “usta diğerleri tamam da keşke şu ödülü de kabul etmeseydin” dediğimiz olmuştur. (Tarihte Devlet Sanatçısı unvanını ve Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddeden sanatçılar olmuştur tabi ki.)

Tabi ödülleri eleştiren arkadaşların da kabul edeceği gibi “Marifet iltifata tabidir…” Bir şair değim yerindeyse saçını süpürge ediyor, yeteneğini, zamanını şiire harcıyor ve “iyi eserler” üretiyor ise tabi ki iltifat edeceğiz. Bu klasik ödülle olmayabilir başka yöntemlerle olabilir. Ayrıca hatırlatayım eski sosyalist ülkelerde de “ödüller, yarışmalar” vardı.

Son olarak şunu söyleyeyim: Ödüllerin sorgulanması iyidir. “Ödül – ceza” sisteminin tartışılması önemlidir. Ama şiirin ve şairin muhalif sesini kısmaya çalışan, onları ehlileştirme, pasifleştirme görevi üstlenen, oto sansüre sürükleyen sermaye gruplarının teşhir edilmesi, zararlarının tekrar tekrar örneklerle anlatılması da çok önemlidir. Sivil toplum kurumları (STK) adıyla sınıf mücadelesinin unutturulmasına hizmet eden, devlet, AB ve çeşitli sermaye gruplarının desteğiyle faaliyet yürüten bazı yapıların kime nasıl hizmet ettiklerinin araştırılması da çok önemlidir. Muhalif sanatçıların eserlerini bienallerine, sanat merkezlerine, sergi salonlarına, yayınevlerine sokmayan, onları bırakın ödül vermeyi bu yöntemle cezalandıran bu sermaye gruplarını ben, biz biliyoruz ama çoğunluk bilmiyor.

MG: MG: “Toplumcu Gerçekçi Şiir” günümüzde toplumsal mücadelenin gerilemesiyle de görünür hale gelmekte zorlanıyor. Yayıncılık piyasasını sermaye gruplarının yönlendirdiği ve desteklediği iklimde kendine yeniden alan açmaya çalışan “Devrimci Gerçekçi Şiir” nasıl alternatif hale getirilebilir?

AO: Öncelikle Toplumcu (sosyalist) gerçekçi şiir akımının doğduğu, manifestosunun yazıldığı 1934’lerde kalmamak gerektiğini bilerek, klasik dönemden, romantik akıma, realizmden sürrealizme, sosyalist gerçekçilikten, büyülü gerçekçiliğe kadar tüm akımların dünya kültür hazinesine katkılarını kabul ederek, hepsinden beslenerek ve biçimde yeniliklere açık olarak çalışırsak, üretirsek ve mutlaka ama mutlaka sermaye sınıfının (ve onun devletinin) maddi ve psikolojik baskılarına karşı dayanışırsak alternatif hale gelebiliriz diye düşünüyorum. Bu alternatif akımın adı sizin ifadenizle “Devrimci Gerçekçi Şiir” de olabilir, “Toplumcu Şiir” de. Tabi bu alternatifi tüm sanat disiplinleri için düşünmek yol aramak bulmak gerekiyor. Örneğin resim sanatı akımların en çok ve hızlı değiştiği bir alan. Kübizmden, geometrik dışa vuruma kadar uzun bir yolculuk yaptı ressamlar. Bu yolculuğa sosyalist, toplumcu ressamlar da katıldılar. Demem o ki sanat disiplinleri gibi akımlar da iç içe geçebiliyor. Bir dönem Eleştirel gerçekçilik ile Toplumcu gerçekçiliğin iç içe geçtiği, aradaki farkın çok azaldığı gibi.

MG : Daha önce Birgün gazetesinde yayımlanan bir yazınızda: “Bir sanatçı beste veya resim yaparken, heykel yontup, fotoğraf çekerken, aşkına şiir yazarken; parayı veya aynı anlama gelecek telif hakkını düşünmez. Sanatçı öncelikle egosunu tatmin için eser yaratır. Paylaşılmak, izlenmek, onanmak, ego tatmini zaten yaratılan eser için bir ödüldür.”(1)diyorsunuz. Peki, kitap yayımlayan bir yazar eserini meta dolaşımına sokmuş olmaz mı? Sanatçının salt ego tatminiyle kapitalist düzenin içinde piyasa işleyişinden uzak kalabileceğine inanıyor musunuz?

AO: Salt ego tatmini değildi tabi dediğim. Telif hakkı ve/veya para değil ama paylaşılmak, izlenmek, onanmak bir sanatçı için önemlidir demiştim yazımda. Hâlâ aynı görüşteyim. Burjuvazinin feodaliteye karşı devrimci rol oynadığı dönemde önü açılan sanatçıların araçları zenginleşmiştir. Tekelci aşamada gericileşen burjuva sınıfı bu kez muhalif sanatçıların önünü kapatacak yeni bir “piyasa” oluşturmuştur. Bu piyasaya karşı direnmek, alternatif oluşturmak kolay değil. Baqunin, muhaliflerin en büyük sorununun – açmazının hem kapitalist sisteme karşı mücadele etmek hem de günlük hayatta o dişlinin parçası olmaktan kurtulamamak olduğunu vurgular. Biz de birçok konuda konformizm batağına düşüyoruz belki. Ama unutmamalı ki araçlar insanlığın ortak hazinesidir. Tekerleğin bulunuşu nasıl bir devrim idiyse, matbaanın bulunuşu da öyledir. Bugün tekerlek fabrikaları ve büyük matbaalar sermaye gruplarına, burjuvalara ait diye kullanmamak olur mu? Keşfeden yaratan bilim insanları ise üreten de işçilerdir. Kitapların, bestelerin, resim, fotoğraf ve/veya heykellerin okuyucu- izleyici ile buluşması için kullanılan araçlar vardır. Tabi ki kapitalist düzen içinde bazı araçları kullanmak zorundayız. Ancak birer kanaat önderi gibi çalışan eski küçük kitapevlerinin yerine süpermarket tarzda kitapçılar açılması bizi üzüyor. Evet, mesela bu kapitalist piyasa işleyişidir.

Son olarak “Ama her kitap yayınlayan sanatçı eserini ‘meta” dolaşımına sokmaz mı?’ sorunuza somut yanıt verip tamamlayayım. Bu dediğiniz görecelidir. “Piyasa kitapları” için geçerli olabilir. Ama ben kendi kitaplarımı, sizin kitaplarınızı “meta” olarak görmüyorum. Siz de görmüyor bu nedenle bu söyleşi dizisi için emek harcıyorsunuz. Sanatı ve sanatçıyı meta olarak gören, kullanmaya çalışan sisteme karşı mücadele ediyoruz. Ne kadar başarıyoruz artık başka bir söyleşide açarız.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ”ve ”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

AO: Evet bu tartışmaya birkaç yerde rastladım. Varlık dergisi de dosya konusu olarak seçmişti. Bu biraz da daha eski olan “Türk mü, Türkiyeli mi?” tartışmasına benziyor. Ben de Türkiyeli tanımını tercih etmiştim. Avrupa’da nerelisiniz yani hangi ülkedensiniz sorusu çok çıkardı karşımıza. Ben Türk kökenliyim, Araplık da karışmış. Biraz da Fransızlık var. Ama ana dilim Türkçe ve Türk kültürü ile büyüdüm. Rahatlıkla “Türküm, Türkiyeliyim” diye yanıt veriyordum. Ama yanımdaki T. C. vatandaşı Kürt, Arap veya Ermeni arkadaş Türküm demek zorunda değil. Doğal olarak eğer gönüllü ya da gönülsüz asimile olmamışsa Kürt’üm ya da Ermeni’yim diyecektir. Eğer Türkiye’nin adı “Türk-iye” olmasaydı, mesela Anadolu Birleşik Devletleri olsaydı sorun olmazdı. Bakınız biz “İngiltere” deriz değil mi? Ama BM’e üye İngiltere diye bir ülke bulunmuyor. İngilizler de ülkelerine “İngiltere” demez. O ülkenin adı Büyük Britanya’dır. Daha doğru çünkü o ülkede İngilizlerin yanı sıra İrlandalılar, İskoçlar ve başka halklar da var.

Aynı mantıkla yola çıkarsak Türkçe yazan Kürt yazar ve şairlerin “Türk Edebiyatı”nın parçası olduklarını söylemek sıkıntı yaratabiliyor. Bundan rahatsız olmayan Kürt, Arap sanatçı arkadaşlar var. Onlar da “Türk edebiyatı”, “Kürt edebiyatı”, Arap edebiyatı” diyorlar. “Anadilimizde üretemiyorsak, Türk edebiyatı kategorisinde değerlendiriliyorsak bu sizin ayıbınız” demişti yanılmıyorsam Yılmaz Odabaşı bir söyleşisinde. Yılmaz Güney için de “O belli bir tarihe kadar Türk sineması kategorisinde değerlendirilir, belli bir tarihten sonra da Kürt sinemacısı olarak” demişti bir araştırmacı.

Peki, Büyük Britanya’da, Fransa’da kategoriler nasıl Ona bakalım. Paris’ten bir anımı aktarayım fikir verebilir. Sürgün yıllarımda FNAC adlı Paris’in en büyük kitabevine sık giderdim. Almasam bile kitap karıştırırdım. Bir gün Senegalli mülteci arkadaşlarımdan, Osman Sembene adlı bir yazarları olduğunu öğrendim. En önemli romanının da “Kara Dok İşçisi” olduğunu söylediler. Senegal yüzyıllar boyunca Fransız sömürgesi olduğu için farklı anadilleri, farklı diyalektler olmasına rağmen ortak dil Fransızca. Osman Sembene de eserlerini Fransızca yazmış. Ben de Sembene’nin romanını Fransız Edebiyatı reyonunda aradım. Bulamadım. Yabancı edebiyatçılar bölümüne baktım yok. Sonunda görevliye sordum. Görevli bana “bayım ne orada ne de diğerinde bulamazsınız, Sembene gibi yazarlar Fransızca yazan ama Fransız olmayan yazarlar bölümünde yani Francofon yazarlar bölümündedir” dedi. Gerçekten de öyle bir bölüm vardı. Ve Osman Sembene’nin kitapları oradaydı.

Sonuçta Türk kökenli olmayan yazar ve şairler kendilerini nasıl ifade etmek isterlerse saygı duyarım.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

AO: Enseyi karartmayalım, derim. Tamam, tekelci sermaye sanatı ve sanatçıyı meta haline getirmeye çalışıyor. Tamam, sermaye yanı sıra AKP politikası da “böyle sanatın içine tükürürüm”. “bu ucube heykeller tez yıkıla” cümlelerinde ifadesini buluyor, muhalif sanatçılar tehdit ediliyor, baskı görüyor. Ama buna rağmen sanatçılar boş durmuyor. Üretim yoğun. İyi eserler doğuyor. Müzikte, sinemada, şiirde, romanda da öyle. Fatma Aliye’den, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan, Sait Faik’ten, Nazım Hikmet’ten, Fikret Mualla’dan, Yılmaz Güney’den, Mehmet Uzun’dan, Ayşa Şan’dan alınan miras geliştiriliyor. Deneysel sanat / edebiyat da söz konusu. Kimi zaman Marcel Du Champ’ın silik örneklerinin kötü kopyaları “yeni buluş” diye önümüze sürülüyor ama bu örnekleri genellememek gerekir. Yeni arayışlar da başarılı örnekler de var. En azından benim gözlemlediğim, beğendiğim diyeyim. Sonuç itibariyle umutluyum zira Albert Camus’nün dediği gibi: “Edebiyat olan her yerde, umut vardır.”

Özgeçmiş

1957’de Antakya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu ilde, yükseköğrenimini Adana’da yaptı. Politik nedenlerden, Adana ve Ankara cezaevlerinde yattı. 12 Eylül darbesinden sonra yurtdışına çıktı. 1981-1982 arasında bir süre Lübnan’da Filistin kamplarında kaldı.

1983’te Fransa’ya yerleşti. 1984’te, sonraları adı Yazın olarak değişen ‘Direniş’ adlı derginin yayınlanmasına katkı sundu. Sürgünde yaşadığı süre içinde, ‘Mültecinin Bunalımı’ adlı öykü ve ‘Yeşillerini Giyin de Gel’ başlıklı şiir kitapları yayınlandı. Fransa’da iki arkadaşıyla beraber, ‘Fransa Postası’ adlı aylık dergi yayınladı.

Yirmi yıl sürgünden sonra, dosyalarda zaman aşımından yararlanıp Türkiye’ye dönebildi.

TÜRKİYE’YE DÖNDÜKTEN SONRA

1999’dan 2021’e kadar 18 yeni kitap çalışması oldu. Özgür Üniversite’nin ‘Kavram Sözlüğü’ çalışmasına iki madde yazarak katkı sundu. İstanbul, Mersin, Antakya ve Samandağ’da “Konuşan Fotoğraflar” ile “Şair Kapıları” adını verdiği fotoğraf çalışmalarını sergiledi. Çeşitli sergilerde küratörlük yaptı. Karma sergilerde yer aldı. Çeşitli panellerde, ulusal ve uluslar arası sempozyumlarda değişik konularda tebliğler sundu.

Okay’ın yazdığı kitaplardan:

‘Hançerini Ay Işığına Çalan Adam’ (şiir) 1999’da, ‘Yirmi Beşinci Saat’ (şiir) 2006’da, ‘12 Eylül Ve Filistin Günlüğü’ (anı-belgesel) ile ‘Konuşan Fotoğraflar’ (fotoğraf) 2008’de, (40 kentte sahneye konan 2 perdelik politik – belgesel oyunu) Karanlığın İçinde Aydınlık Yüzler−Ölülerimiz Konuşuyor’ Ütopya Yayınevi tarafından 2010’da yayımlandı.

2011’de ‘Kadın Gibi Kadın −Haykırış’ ile “Tekel İşçisi Bir Kadının Uyanışı” adlı oyunları sahnelendi.

2012 yılında Sokak tiyatrosu olarak sahnelenen “Cumartesi Anneleri” adlı oyunu, Emeğin Sanatı yayınlarınca ‘e-kitap’laştı. Yine 2012’de “Eylül Kokusu” adlı şiir kitabı Ütopya Yayınevi tarafından yayımlandı.

2013 yılında “Ben çıkana kadar büyüme e mi – Görüş Günlerinde Büyüyen Çocuklar” Nota Bene yayınlarından çıktı. Bu kitap TBMM’nde 4. Yargı paketi tartışmalarında referans oldu.

2015 Yılında “Şair Kapıları” (Fotoğraf – şiir),

2016’da “Hapishanelere Esinti Yollayalım” (İnceleme) Ütopya Yayınevi tarafından yayımlandı.

2018’de “Arkası Yarın – Bir Ayrılık Hikâyesi”, adlı anlatı romanı yine aynı yayınevi tarafından çıktı.

2020’de “Korona Günlerinde Mahpusluk – Tutsakların Korona Günlükleri” adlı kitabı yayına hazırladı.

Yakında yayınlanacak olan “Tuhaf Buluşmalar Metrosu” adlı oyunu yazarın 20. kitabıdır.