Salgınlar ve Büyük Oyun...

Salgın hastalıklara yönelik antropolojik bakışlara ilişkin temel kaynaklardan biri olan Kelly, Keck ve Lynteris'in "The Anthropology of Epidemics" kitabına göre, Antik Atina'da tarihçi Tukidides'in kayıt altına aldığı ilk salgın (M.Ö. 430-427), Atina'yı düşmanlarına karşı güç durumda bıraktı; savaş politikaları eleştirildi ve nüfusun azalmasıyla Atina ordusu yeni asker yetiştirmekte zorluk çekti. Zira bilinen bu ilk salgında Atina nüfusunun %25’i kaybedilmişti. Her ne kadar Kutsal Kitap yakında tüm hastalıkların yok olacağına dair ümit veriyor, Vahiy 21:4’e göre “Tanrı’nın Krallığının yönetiminde “artık ölüm olmayacak, artık matem, feryat ve acı da olmayacak.” deniyorsa ve Kutsal Kitap o dönemle ilgili: “Orada oturan hiç kimse ‘Hastayım’ demeyecek” (İşaya 33:24) vaadinde bulunuyorsa da, bilimin ve modern tıbbın ilerleyişine kadar, dua, iman ve sabır salgın hastalıkların ortaya çıkmasını, canlar almasını (en azından istenen ve beklenen ölçüde) engellemedi. 6. yüzyılda Jüstinyen vebası olarak bilinen salgında belki de dünya nüfusunun yarısına eşit olan 30 ila 50 milyon arasında insanın öldüğü düşünülüyor. 1347 ve 1351 seneleri arasında, hıyarcıklı veba Avrupa’ya yayıldı ve yaklaşık 25 milyon insanı öldürdü. Avrupa nüfusunun 1347’den önceki seviyelerine dönmesi 200 yıldan fazla sürdü. Avrupalılar, 1492’de Amerika kıtasına ilk geldiklerinde bir dizi yeni hastalık getirdiler. Bunlardan biri de enfekte olanların yaklaşık %30’unu öldüren bulaşıcı çiçek hastalığıydı. Bu dönemde çiçek hastalığı, Amerika’da nüfusunun %90’ına yakın olan yaklaşık 20 milyon insanın canını aldı. Evet, 14. yüzyılın ikinci yarısında Sicilya’dan yayılarak 60 milyon nüfuslu Avrupa kıtasının üçte birinin ölümüne yol açan veba salgını gönüllere yeterince korku salmıştı. Avrupa’da veba ve cüzzam gibi salgın hastalıklara yakalanan veya yakalandığı kuşkusu bulunan hastalar için karantina ve lazaretto gibi yöntemler geliştirilmiş, bir şekilde ve bir ölçüde uygulanmıştı. Buna karşın 1779 ve 1812 (başka bazı kaynaklara göre 1817 ve 1829) veba salgınlarının on milyonlarca insanı öldürmesi önlenememişti. Çiçek salgınlarında da Japonya ve etrafındaki ülkelerde 50 milyon kişi hayatını yitirmişti. Daha gribin bir virüsten kaynaklandığı bile bilinmezken, tedaviyi sağlayacak eczacılık ürünleri mevcut değildi. Antibiyotikler de henüz icat edilmemişti. 1854’te Londra’da kolera salgını dehşet saçmıştı. Dünya Sağlık Örgütünün “unutulmuş salgın” adını verdiği kolerada 1961’de başlayan yedinci salgının bugüne kadar devam ettiği ve koleranın her yıl 1,3 milyon ila 4 milyon kişiye bulaştığı, yıllık ölümlerin 21.000 ila 143.000 arasında değiştiği bildiriliyor. 1918-1919 yıllarında yayılan, değişken bilgilere göre 17 - 100 milyon arasında insanın hayatını kaybettiği tahmin edilen ve o zamanlar 1 milyon nüfuslu İstanbul’da bile 6.500 kadar kişinin öldüğü İspanyol gribinde zamanın tıbbı çaresizdi. Tüm Avrupa’ya yayılan bu gribin varlığı ilk olarak İspanya’da kabul edildiği için, salgına bu ad verilmişti. 1. Dünya savaşı sırasında Osmanlı topraklarında 400 bin kişi salgın hastalıktan ve 59 bin kişi ise yaralanıp tedavi edilirken hayatını kaybetmişti. Yakın dönemdeyse Aids, Sars, Mers, Kongo kanamalı ateşi, Ebola, Domuz gribi ve Kuş gribi gibi salgınların etkileri yeterince önemsenmedi. Tedavi, ilaç ve aşıları hızla bulundu.

Deprem profesörü Övgün Ahmet Ercan Hoca diyor ki; "İstanbul'un şu an temelde 3 büyük sorunu var; salgın, su sıkıntısı ve deprem. Bu üçünün birden gerçekleşmesi durumunda, İstanbul nüfusunun üçte birini kaybederiz." Oldukça karamsar, belki de gerçekçi tahminler. Bariz bir şekilde bu bir kültür ve medeniyet sorunu. Bizdeki siyasi idareciden tut bilim adamına kadar yetkililerimiz virüs salgınına ilişkin olarak sayısal bir tahmin veya projeksiyon yapmaktan kaçınırken, başta virüse meydan okuyan İran bile şimdi cesaretle ülkedeki ölü sayısının 4 milyona ulaşabileceği tahmininde bulunabiliyor. Yoğun bakımdan yeni çıkan İngiliz başbakanı Boris Johnson daha krizin başında "pek çoğumuz sevdiklerini kaybedecek" derken, Almanya başbakanı Merkel "ülke nüfusunun en az %60'ının bu virüse yakalanacağını" halkına haber vermişti. Trump ise ABD'de yaşanacak ölüm sayısının 200 bine ulaşacağını söylüyordu. Halk olarak bizim tabiatımızda ketumluk ve "yen kırılır kol içinde kalır" mantığı ve düşüncesi egemendir. Mesela adam işinden memnun değildir, hatta belki nefret ediyordur, ama dışarıya karşı rahat ve hatta imrenilesi bir işi ve mesleği olduğu izlenimini vermeye çalışır. Berbat bir evlilik yapmıştır, hayatı rezil bir haldedir, karısı onu hem ev içinde ve hem de sosyal ortamlarda it yerine koyuyor, habire azalıyordur. Fakat beyimiz onuruna yediremez, en azından dışarıya karşı “mutlu ve uyumlu çift” pozları verir. İçi içini yer, mide kramplarına baş ağrıları karışır. Ama derdini kendisinden başka bilen yoktur, olamaz. Veya görünüş ya da zekâ bakımından sıradan bir evladı vardır. Ona hayatı boyunca dünyayı etkisi altına alabilecek bir “deha” muamelesi yapar, böyle lanse eder, böyle anlatır. Bir türlü sırf çocuğu olduğu için onu sevebilmeyi akıl edemez. Biz böyleyizdir, aklımız böyle işler, kalbimiz de hep bu yönde çarpar.

Özellikle restoran ve mağazaların kapanmasıyla birlikte, hizmet sektöründeki istihdamın azalmasıyla, ABD’de işsizlik son iki haftada 10 milyon kişi arttı. Bu rakamın üçte ikisi son haftada gerçekleşti. Yani Macaristan’ın toplam nüfusundan daha fazla kişi yarım ay içerisinde işsiz kaldı. ABD’de işsizlerin sayısının 30 milyona ulaşacağı bekleniyor. Bu insanların gerek ilaçlarını nasıl alacağı ve gerekse psikolojik süreçleri kaygı yaratıyor. Zira ABD’de çalışanların çoğu işverenleri yoluyla özel sağlık sigortasına sahip bulunduğu için, işsiz kaldıklarında sigortasız ve güvencesiz kalıyorlar. Trump yönetimi yakın bir zamanda vizeleri zorlaştırarak “gelmeyin” mesajı verirken, şimdiyse yabancı doktorları ülkeye çekme derdine düştü. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre dünyanın en iyi sağlık sistemleri sıralamasında 37'inci sırada olan dünyanın süper gücünün sağlık sistemi bir anda çöktü. (Oysa ABD Başkanı “Ekonomimizi Paskalya’ya kadar eski haline getirebilirsek sevineceğim. İnsanların bir an önce işlerinin başına dönmesini istiyorum… İnsanlar, bir taraftan iş yerleri kapanırken bir taraftan da bir odada kapalı kalmak yerine, iş yerlerini kurtarmayı isterler. Biliyorsunuz depresyon, intihara sürükler... Paskalya günü kiliseler dolup taşacak!” demişti). Trump başta ısrarla “Çin virüsü” vurgusunda bulundu, ancak sonrasında Çin’den tıbbi malzeme ithal etmek durumunda kaldı. Çin'den tıbbi malzeme taşıyan uçak New York'a indi ve bu uçakla 130 bin adet N95 maskesi, 1,8 milyon adet ameliyat maskesi, 70 bin termometre ve 10 milyondan fazla tıbbi eldiven getirildi. Dahası, 20 uçağın daha ABD'ye malzeme taşıyacağı duyuruldu. Trump Çin'de test yapılmadığı için vaka ve ölüm sayısının durduğunu söylüyorsa da, en önemli küresel markalarım en hayati parçaları artık bugün Çin'de üretiliyor. Dolayısıyla Çin'de üretimin yavaşlaması demek hemen küresel bir kriz çıkması anlamına geliyor ve bu riski kimse göze alamıyor. Bu durum Çin adına çok büyük başarıdır. Hem ekonomik olarak süper güç oldular hem de tüm dünya ülkelerini yönlendiren algı operasyonları yapmayı beceriyorlar. Keza ABD gibi İngiltere’de de sağlık sistemi çökme noktasına geldi. Bu ülkelerde covid-19 nedeniyle ölenler ve aileleri gerçekten trajik deneyimler yaşıyorlar. İtalya’dan söz etmeye zaten gerek yok. İspanya ve Fransa’da da durum giderek kötüleşiyor. Dünya üzerinden enfekte kişi sayısı 2 milyona yaklaştı, covid-19 nedeniyle ölenlerin sayısı ise 110 bini aştı. Bütün bunlar sadece 3-3,5 ay gibi kısa bir süre içerisinde gerçekleşti. Açıklanan verilerde en önemli olanı milyon kişi başına düşen ölüm sayısıdır. Bu sayıda da şu an İtalya, İspanya ve Belçika çok kötü durumdadır. Çin, Rusya ve İran gibi otokratik yönetimlerin şeffaf veri açıklamadıkları ve Afrika ülkelerinde ölçüm bile yapılmadığı dikkate alınırsa, toplam vefat sayısında 11. sıraya kadar çıkmamız ve günlük yeni vaka sayısında ilk üçe kalmamız düşündürücü ve kaygı vericidir.

Öte yandan, dünyada her yıl 1,25 milyon kişi trafik kazalarında ve bunun yarısı kadar da gripten hayatını kaybediyor. Şu anda uygulanan sosyal fiziksel yakınlık ve hijyen önlemleri ile beraber sokağa çıkma kısıtlamaları ve yasakları, bu sayıyı da çok büyük oranda düşürecek. Nette bakarsak, belki de dolaylı yoldan kurtarılan hayat sayısı, doğrudan covid-19 kaynaklı ölümlerden daha çok olacak. Tabii bir de covid-19 nedeniyle hayatını kaybedenlerin %80'inin 60 yaş üstü olduğunu ve bu bireylerin (grip ve özellikle trafik kazalarının aksine) ülkelere göre değişiklik gösterebilecek olan belirli bir süre içerisinde zaten vefat edeceklerini de hesaba katıp dikkate alırsak, bu yeni nesil corona virüsü bir tür öjeni uyguluyor dünya nüfusuna ve atlatabilirsek sonuçları gayet öğretici ve olumlu olabilir şeklinde değerlendirilebilir.

Bizde ise öngörülü bir tavırla Bilim Kurulu 10 Ocak tarihinde kurulmasına rağmen, New York uçuşları 27 Mart tarihinde yasaklandı. Şu an ABD ve New York virüsün merkez üssü durumunda. Gereken önlemleri aldık. Ancak fazlaca zamana yayarak ve aşamalı bir şekilde aldık. Sağlık Bakanı mecliste Türkiye tarafından ABD'ye yüz binlerce test kiti satıldığını söyleyince çılgınca alkışlanmıştı. Daha sonra ise, Çin'den gelecek test kitlerini bekledik... Şimdi bile THY’nin 20 Nisan sonrasına yurt içi uçuşlar ve Mayıs başından itibaren yurt dışı uçuşları satışa açmış olması, işin ciddiyetine önemli bir darbe vuruyor. DSÖ Avrupa Bölge Direktörü Dr. Hans Henri P. Kluge, "Türkiye'de geçen hafta dramatik bir artış yaşandı ve vakaların çoğu İstanbul'da" dedi. Cumhurbaşkanımız başlarda “Hiçbir musibet bizim gücümüzden büyük değil” derken, toplumun her kesimi tarafından başarılı bulunan ve halkın güvenini kazanan Sağlık Bakanı Koca’ya gereken desteği vermekten de imtina etmedi. Irak, Lübnan, Sri Lanka, Senegal ve Güney Afrika gibi bizde de bir yardım kampanyası başlatıldı. Cumhurbaşkanı'nca başlatılan yardım kampanyalarına makbuz karşılığı yapılan ayni ve nakdi bağışların tamamı, beyannamede bildirilen vergi matrahından indirilebilecek olması babayiğitlerin gönüllerine su serpti. O babayiğitler hep göstermelik ve tek seferliğine ortaya çıkarlar. Otomobil olayında gördük. Verdiklerinin 10 katını geri almadan da evlerine dönmezler. Görünen köy kılavuz istemez. Babayiğitler falan değil, biraz durumu iyi olan sıradan vatandaş para akıtacaktır bu fona. Belki milyarlar toplanacak. 5-10 sene sonra ise yine devlet bütçesinin bazı açıklarını kapatmakta kullanıldığı ortaya çıkacak. Başka bir ihtimal görülemiyor. Biz bu filmi defalarca izlemiştik. Nitekim toplanan paraların 50 milyon kadarını vatandaş 10’ar TL şeklinde göndermiş. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının 100 milyon, Halk Bankası, Vakıfbank ve Ziraat Bankası gibi kamu bankalarının 50-60 milyon bağışlaması ise, toplanan meblağın yüksek gösterilmeye çabalanmasından başka bir gayeye hizmet etmiyor.

Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan Meclis açılış konuşmasında; “IMF defterini tekrar açılmamak üzere Mayıs 2013'te kapattığımızın altını çizerek ifade etmek istiyorum” diyerek bu işin dönüşünün olmayacağını belirtmişken ve bu kadar net konuştuktan sonra, Türkiye’nin acziyete düşüp gidip IMF ile anlaşma yapmaya çalışması düşünülebilir mi? Daha yeni bu IMF’ye borç vermiştik! Telegraph’ın haberine göre, İskoçya’da korona korkusu ile hastaneye gitmediği için ölenlerin sayısı koronadan ölenlerin sayısını geçmişken, onları mı örnek alalım? Burası dingonun ahırı değil ki, her kafadan her ses çıkmamalı, isteyen istediğini söylememeli. Muhalefetin kime ne faydası var, ne zaman olmuş? Sansürse sansür. Birlik, beraberlik ve kardeşlik adına. Bir de Kudüs...

Üzücü olan bir noktada da şu ki, hukukta başkanlık sisteminin onlarca olumsuz tarafı sayılsa ve dünya üzerindeki bir iki örnek dışında özellikle Latin Amerika gibi bölgelerde diktatörlüğe götürdüğü vurgulansa da, açıkçası bir iki tane de olumlu yanına değinilir. Bunlardan biri de bürokratik ve sistematik engellere takılmadan, olağanüstü durumlarda hızlı karar vererek aksiyona geçebilme kabiliyetidir. Yani sözün kısası, virüs salgını krizinin daha en başında Cumhurbaşkanı 2 haftalık sokağa çıkma yasağı ilan edebilse, şimdi biz de pekâlâ bir Singapur veya Güney Kore gibi emsal gösterilen bir ülke olabilirdik. Geçmiş olsun. "Herkes kendi evinde kendi olağanüstü halini ilan etsin" gibi garip söylemlere hiç gerek kalmayabilirdi...

Sadece Türkiye ve Azerbaycan sadece 65 yaşın üstündekilere sokağa çıkma yasağı uygulamakta. Güzel havayı fırsat bilen vatandaşlar 2 gün içinde virüsü birbirlerine bulaştırmasınlar diye, Cuma günü 22:30 – 24:00 arasında hızla bulaştırmaları sağlandı. Bu iletişim felaketinin neticesinde, tam 48 saat sonra İçişleri Bakanı Soylu istifa etti. 1,5 saat sonra ise istifasının Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmediğini duyurdu. Külliyeden yapılan açıklama kısacıktı: “Bir makam sahibinin istifa edip etmemesi kendisine aittir fakat nihai karar Cumhurbaşkanına aittir”. Berat Albayrak ile Süleyman Soylu arasındaki iktidara yakın ve halef olma mücadelesi biliniyor. Keşke bu sorunlarını covid-19 sonrası bir döneme erteleseler ve Türkiye’nin gerçek bir “sosyal devlet” olması amacına odaklansalar...

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >