Onur Bakır: İktidara ve patronlara yaslanan sendikacılık anlayışı güçleniyor

Sendika Uzmanı Onur Bakır ile konuştuk

Onur Bakır: İktidara ve patronlara yaslanan sendikacılık anlayışı güçleniyor

Besim Altunöz / Demokrat Haber

OHAL ile patronlara verilen açık çek, yasaklanan grev ve işçi eylemleri, toplumun bir kesiminde büyük beklenti oluşturan ve boş çıkan taşeron işçiye kadro sözü, son yılların en yüksek ölümlü iş kazaları, KHK’lar, sendikal faaliyetin önündeki sorunlar ile mevcut sendikaların sırtlarını iktidara ve işverene yaslamalarına rağmen işçi sınıfından umutlu haberler de var.

Devam eden işçi mücadeleleri, örgütlenme çalışmaları, taşeron işçiler meselesi başta olmak üzere işçi sınıfın sorunlarını Sendika Uzmanı Onur Bakır ile konuştuk…

Afrin operasyonundan sonra ülke gündemi Afrin’e ve muktedirin belirlediği gündemlere dikkat kesilmiş durumda. Şu an devam eden işçi eylemleri neler?

Ana akım medya ve yandaş medya görmüyor ve/veya göstermiyor olabilir. Ancak bu zor günlerde ve zor koşullarda dahi işçilerin, emekçilerin mücadeleleri devam ediyor. Şeker işçilerinin özelleştirmeye karşı başlattığı kitlesel eylemler; kadro hakkından yoksun bırakılan taşeron işçilerin eylem ve etkinlikleri; ihraç edilen kamu emekçilerinin mücadeleleri; ücret ve yasal alacaklarını almak için Avcılar Belediyesi, Real, Evril İnşaat, Özbucak Tekstil, 3. Havalimanı, HES inşaatı gibi işyerlerinde işçilerin yaptığı eylemler; sendikal örgütlenme için Arkadaş Kitabevi, Kod-A Bilişim Şirketi, Umar Haddecilik, Roca, Akkim, CPS ve birçok işyerinde devam eden mücadeleler; şu an devam etmese de geçtiğimiz ayları kasıp kavuran metal işçilerin eylem ve etkinlikleri… Liste uzayıp gidiyor.

Emek Çalışmaları Topluluğu’nun yayınladığı İşçi Eylemleri Raporlarına göre 2014-2016 yılları arasında işçi eylemlerinde bir düşüş yaşandı. 2017 yılı raporu henüz yayınlanmadı ama özellikle metal toplu iş sözleşmesi süreci, taşeron işçilerin kadro eylemleri ve ihraçlara karşı yürütülen mücadelenin de etkisiyle bir toparlanma yaşanmış olabilir. Öte yandan bu düşüş eğilimi, işçilerin eylem ve mücadelelere girişme ihtiyacının azalmasından değil 2015’ten bugüne kadar yaşanan siyasal süreçten kaynaklanıyor. Ancak bütün bunlara rağmen, tüm temel hak ve özgürlüklerin adeta fiilen askıya alındığı; neredeyse alınan her grev kararının derhal yasaklandığı; sendikaların büyük çoğunluğunun köşesine çekilip bu süreci izlemekle yetindiği koşullara rağmen işçi eylemleri ve mücadeleleri devam ediyor.

Herkesin merak ettiği bir soru var. Taşerona kadroda beklenen ve olan ne? Derli toplu bir izaha ihtiyacımız var. Durum nedir?

Yanıtı elimden geldiğince kısa tutmaya çalışacağım ama mesele çok teferruatlı. Öncelikle şunu söyleyelim. Taşeron işçilere kadro, 2015 yılı Haziran ayı seçim yenilgisine kadar AKP’nin gündeminde hiç olmadı. Bu yöndeki talepler her seferinde geri çevrildi. Seçimde tek başına hükümet kurma çoğunluğunu elde edemeyen AKP, 2015 Kasım seçimleri öncesinde asıl işlerde çalışan işçilere kadro vaadinde bulunmak zorunda kaldı. 2016 Mart ayında ise dönemin Başbakanı bütün taşeron işçilere kadro verileceğini açıkladı ve “Dışarıda tek bir işçi bile kalmayacak” dedi.

Seçimden sonraki 100 gün içinde verileceği söylenen kadro ile ilgili olarak 2 yıl boyunca hiçbir adım atılmadı. AKP ne zaman 2019 seçim takvimine yönelik çalışmalarına başladı, o zaman taşeron işçilere verdiği sözü hatırladı. Bir kez daha taşeron işçilerin kadro hakkı, siyasal istismar aracı olarak kullanıldı. İki yıldır tutulmayan söz yeniden “müjde” nidaları eşliğinde servis edildi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, “amasız, fakatsız ve koşulsuz” tüm taşeron işçilere kadro verileceğini söyledi.

Konunun bir yasa ile düzenlenmesi, taşeron işçiler ve sendikaların görüşlerinin alınması, Mecliste derinlemesine çalışmalar ve müzakereler yürütülmesi gerekirken; taşeron işçilere ilişkin düzenleme Anayasa’ya açıkça aykırı biçimde bir Olağanüstü Hal KHK’sı ile yapıldı. Böylece Meclis, işçiler, sendikalar ve Anayasal denetim yolları baypas edildi. Düzenlemeye ilişkin detaylı bir değerlendirme bu röportajın sınırlarını aşıyor. Ancak özünü maddeler halinde aktarmaya çalışayım.

1) Tüm taşeron işçilere kadro sözü verilmesine, “tek bir işçi bile dışarıda kalmayacak” denilmiş olmasına rağmen kamuda 1 milyon civarında olduğunu tahmin ettiğimiz taşeron işçilerin yarısından çoğu kadro hakkından mahrum bırakıldı. KHK ile getirilen koşul ve sınırlamalar nedeniyle, KİT’ler, özel bütçeli kuruluşlar ve sosyal tesislerde çalıştırılan işçiler kapsam dışı tutuldu. Personel çalıştırılmasına dayalı olmayan hizmet alım sözleşmeleri kapsamında çalıştırılan işçiler ile mal, yapım, danışmanlık, çağrı merkezi ve hastane bilgi yönetim sisteminde çalıştırılan işçiler kapsam dışı bırakıldı. KHK ile getirilen koşulları sağlamayan işçiler örneğin emekli ya da emekliliği gelmiş işçiler, bazı eski mahkûmlar, 4 Aralık 2017 tarihi itibariyle çalışmayanlar, haklarından feragat etmek istemeyenler, sınavlarda başarılı olamayanlar dışarıda kaldı. Bu liste, saydıklarımla da sınırlı değil! Sonuçta bu işçilerin toplam sayısı, yani kamuda taşeron işçi olmasına rağmen KHK ile yapılan düzenlemenin dışında tutulan işçi sayısı 200 binin üzerinde. Bu işçilerin bir kısmı taşeronda, taşeron işçisi olarak çalışmaya devam edecek; bir kısmı ise taşerondaki işinden bile olup işsiz kalacak.

Yerel yönetimlerde çalışan 400 binin üzerinde taşeron işçi ise kadroya değil, yerel yönetimlerin şirketlerine geçirilecek. Örneğin işçi belediyenin kadrolu işçisi olmayacak; belediye şirketinin işçisi olacak. Belediyenin kadrolu işçilerinin haklarından yararlanmayacak. Yani bu işçiler KHK’nın kapsamında ve taşerondan yerel yönetimlerin şirketlerine geçirilecek. Ancak bu işçilere kadro verilmeyeceği için bu işçiler de kadro hakkından yoksun kalacak.

Görüldüğü üzere verilen söze rağmen taşeron işçilerin çoğunluğu ya tümüyle düzenleme kapsamı dışında ya da kapsam içinde olup kadro hakkından yararlanamıyor.

Son olarak şunu belirteyim. Kamuda taşeronlaştırma yasaklanmış değil. Sadece “personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alımı” yapılamayacak. Mal, yapım ve personel çalıştırılmasına dayalı olmayan hizmet alımı ihaleleri üzerinden taşeronlaştırma devam edecek.

2) “Âmâsız, fakatsız, koşulsuz kadro” denilmesine rağmen bir dizi koşul getirildi. Yani verilen sözler burada da tutulmadı, yapılan açıklamaların gereği yerine getirilmedi. Getirilen koşullar nedeniyle çok sayıda işçi kapsam dışına düştü. İşçilerden başvuru sırasında istenebilecek belgeler belliydi. Ancak birçok kamu kurumu, taşeron işçilerden mevzuata aykırı bir dizi belge istedi. İşçiden FETÖ ile ilişkisi olmadığına dair belge isteyen de oldu, kefil isteyen de. 25 yaşındaki işçiden emekliliğe hak kazanmadığına dair belge talep eden de oldu, akıl sağlığı raporu getirmesini şart koşan da. İşçiler memur olmayacak, memur kadrosuna geçmeyecek ancak işçilerden memur olmak için aranan koşullar (yaş ve eğitim hariç) isteniyor. Tüm işçiler hakkında arşiv araştırması yapılıyor. İşçiler saçma sapan sınavlara tabi tutuluyor. Bakanlığın tebliği gereği işçilere sınavlarda sadece yaptıkları işle ilgili soru sorulabilecekken işçilere “Erdoğan’ın kaç torunu olduğu” gibi sorular yöneltilebiliyor. Ayrıca taşeron işçilerden kadroya ya da şirketlere geçmeleri için açmış oldukları dava, icrası devam eden yasal alacakları ve geçmişe yönelik haklarından vazgeçmeleri şart koşuluyor. Yani işçilerin hakları ve alacakları gasp ediliyor.

3) Bütün engelleri aşıp kadroya ya da yerel yönetimlerde şirketlere geçecek işçiler; aynı işi yaptıkları kadrolu işçilerle eşit hak ve ücretlerden yararlanamayacak. Hak ve ücret eşitliği sağlanmayacak; işçilerin geçişi mevcut hak ve ücretleriyle yapılacak. Merkezi yönetimlerde kadroya geçirilecek taşeron işçilere sağlanan tek yeni hak yılda 52 gün ücret tutarında ilave tediye. Yerel yönetimlerde şirketlere geçirilen işçiler bu haktan da yararlanmayacak. Örneğin kadrolu işçi 4 bin TL alırken, taşeron işçi 1.603-2.000 TL arasında bir ücret almaya devam edecek. KHK ile kadroya ya da şirketlere geçirilen taşeron işçilerin sendikal haklarına da sınırlama getirildiği için bu işçiler kadrolu işçilerin toplu iş sözleşmelerinden ve sendikal haklarından ya kısmen yararlanabilecek ya da tümüyle yararlanamayacak. 2020 yılına kadar Yüksek Hakem Kurulu’nun sonuçlandırdığı iki toplu iş sözleşme taşeron işçilerin hak ve ücretlerinin üst sınırını belirleyecek. Böylece kadrolu işçi ile kadroya geçirilen taşeron işçi aynı sendikanın üyesi olsa bile toplu iş sözleşmesi hakkından, sendikal haklardan da eşit yararlanamayacak.

Üç başlıkta durum özetle böyle. Durumu ortaya koyduğumuzda, hükümet yetkilileri ve yandaş sendikalar, “algı operasyonu” yaptığımızı söylüyor. Oysa bunlar mevzuatla sabit, apaçık ve yalın gerçekler. Algı operasyonu yürüten biz değiliz; son derece kötü ve Anayasaya aykırı bir KHK’yı ve daha da kötü ve hukuksuz uygulamayı parlak ambalajlarla sarıp sarmalayıp, “müjde” diye yutturmaya çalışanlar!

İş cinayetlerinde Türkiye karnesi nasıl? Yaşanan artış daha çok hangi sektörlerde? Bu dönemin özel bir yanı var mı?

SGK’nın iş kazaları ve meslek hastalıklarına ilişkin verilerinin eksik ve yetersiz olduğu herkesçe biliniyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre 2017 yılında en az 2006 işçi, işçi cinayetlerinde yaşamını yitirdi. 2016 yılında bu sayı 1970’di. Günde en az 6 işçinin katledildiği, ölümlü iş kazalarında Avrupa birinciliğini kimseye kaptırmayan bir ülkede yaşıyoruz. İnşaat, tarım ve taşımacılık sektörleri işçi cinayetlerinde ilk üçte. Soma ve Ermenek gibi toplu işçi kıyımlarının yaşandığı yıllarda madencilik sektörü zirveye çıkıyor. Meslek hastalıkları nedeniyle de her yıl binlerce işçi yaşamını yitiriyor ancak meslek hastalıklarının tespiti dahi yapılamadığı için bu konuda net ve somut veriye ulaşamıyoruz.

İçinde bulunduğumuz dönem, daha çok iş kazası, daha çok meslek hastalığı, daha çok yaralanma ve daha çok ölümü beraberinde getiriyor. Örneğin OHAL süreci ve KHK’lar nedeniyle son dönemde işçi-emekçi intiharlarında çok ciddi bir artış var. Öte yandan işçilerin hak arama yolları OHAL ile kapatılmaya çalışıldığı, ülkedeki anti-demokratik ve baskıcı ortam işyerlerine de yansıdığı için, işsizlik tırmanırken iş güvencesi tırpanlandığı için, sendikal hakların kullanılması baskılandığı için işçilerin kendi sağlıklarını korumak için verdikleri çaba ve mücadelenin de önü kesilmek isteniyor. OHAL’in gölgesinde yaşama geçirilen emek ve emekçi düşmanı yeni yasa ve uygulamalar, işçi sağlığı alanını daha da tahrip ediyor. Sonuç olarak Türkiye’de zaten son derece sorunlu olan işçi sağlığı alanı, son dönemde daha da zarar görüyor.

İzninizle bir de öneride bulunayım. 65. sayısını yayınlayan Türk Tabipleri Birliği Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi’nin tüm sayılarına internetten ulaşmak; alanın derinlemesine bir sondajını yapmak mümkün.

İşçinin sendikal örgütlenme durumu konusunda iyimser durumda mıyız? Güncel gelişmeler neler? Ne tür sorunlarla karşılaşıyorsunuz? Örgütlenmenin defans sorunları neler?

Resmi istatistiklere göre kayıtlı işçiler arasında sendikalaşma oranı 2013 yılı Ocak ayında yüzde 9,21 iken, 2018 yılı Ocak ayı istatistiklerine göre bu oran yüzde 12,38. Son yıllarda sendikalı işçi sayısı ve oranında bir artış söz konusu. Bu artışın temel dinamiği ise taşeron işçiler. Bu artıştan en çok pay alan ise Hükümete yakınlığı ile bilinen Hak-İş Konfederasyonu. Son 4 yılda Hak-İş’in üye sayısı iki katına çıktı ve 300 binden 600 bine yükseldi. Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan taşeron işçilerin, kamu yöneticilerinin de desteği, teşviki ve hatta zaman zaman zorlaması ile Hak-İş’e yönlendirildiği herkesin bildiği bir gerçek. Sendikalı işçi sayısı ve oranında artış olmakla birlikte, işin böyle bir yönü de var.

Bakanlığın verileri kayıt dışı işçileri kapsamıyor. Kayıt dışı işçileri de dâhil ettiğimizde, Türkiye’de işçilerin gerçek sendikalaşma oranı yüzde 10’a düşüyor. Öte yandan sendikalı işçilerin önemli bir kısmı, sendikalı olmanın en önemli nimetlerinden biri olan toplu iş sözleşmesi hakkından yararlanamıyor. Toplu sözleşme hakkından yararlanma bakımından gerçek sendikalaşma oranı hala yüzde 5-6 bandında seyrediyor.

İstatistikler bir yana sendikal alandaki sorunlar artarak devam ediyor. İşkolu barajı nedeniyle çok sayıda sendika toplu iş sözleşmesi yapamıyor. İşkolu barajı derdi olmasa bile işyeri/işletme barajı nedeniyle birçok işyeri ve işletmede gereken yüzde 40 ve 50’lik oranlar yakalanamadığı için toplu iş sözleşmesine gidilemiyor. Bu oran yakalandığında da işverenler yetki itirazında bulunarak yine toplu iş sözleşmesinin önünü tıkayabiliyor. Bu engel de aşıldığında ve toplu iş sözleşmesi masasına oturulduğunda ise karşımıza grev hakkı üzerindeki sınırlamalar ve erteleme adı altında yapılan grev yasakları çıkıyor.

Bütün bunların yanı sıra işçilerin sendika seçme hakkı ve sendikalı olma hakkı üzerinde çok ciddi fiili baskı ve engeller devam ediyor. Patronlar işçilerin sendikalı olmasını engellemek için hukuk dışı yollara başvurmaktan hiç çekinmiyor. Sendikal baskılar, işten atmalar, tehditler artarak devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de her 10 işçiden 9’u sendikalı olduğu takdirde işveren tarafından cezalandırılacağını düşünüyor. İşçi eylemleri, sendikal eylem ve etkinlikler OHAL koşullarında engelleniyor, yasaklanıyor, bastırılmaya çalışılıyor. “İktidara yaslanan sendikacılık” anlayışı ile “patronlara yaslanan sendikacılık” anlayışı her geçen gün daha da güçlenirken, gerçekten işçiden yana, mücadeleci sendikalar daha baskıcı bir ortamda daha çok sorunla karşı karşıya kalıyor.

Ancak tüm bu olumsuzluklara; sendikal hak ve özgürlükler üzerindeki baskı, kısıtlama ve yasaklara; yanlış sendikal anlayışlara rağmen işçilerin hala sendikalaşmakta ısrar etmesi, arayış içinde olması sevindirici. Bu tabloyu değiştirebilecek olan da bu ısrar ve arayışın bizatihi kendisi diye düşünüyorum.

OHAL işçilere ne diyor? Patrona ne diyor?

Bu sorunun yanıtını en net Cumhurbaşkanı Erdoğan, patronlara yönelik yaptığı bir konuşma sırasında şu sözlerle verdi: “Şu anda OHAL ile uğraşıp duruyorlar. OHAL olmamış olsaydı bu kadar rahat, bu kadar huzurlu olarak bu adımlar atılamazdı. OHAL’in sınırlarını da biz belirleriz. OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Soruyorum: İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde Türkiye’de OHAL vardı, ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Ama şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz. Çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz biz OHAL’i.”

Başka söze gerek var mı? OHAL’in mimarı patronlara açıkça bunu söylüyor. İşçinin payına ise grev yasakları ve hak ihlalleri düşüyor. OHAL işçiye, “ne olursa olsun sakın sesini çıkarma” derken, patronlara, “biz zaten OHAL’i sizin için kullanıyoruz” diyor…

Sendikal örgütlenme pratiğinde kadın ve erkek işçilerin tutumu konusunda bir farklılık var mı? Gözleminiz var mı?

DİSK Araştırma Dairesi’nin geçtiğimiz günlerde açıkladığı bir rapora göre erkek işçilerin yüzde 13’ü sendika üyesi iken, kadın işçilerde bu oran yüzde 8 oldu. Kadınlar toplam işçilerin yüzde 27’sini oluştururken, kadın sendika üyeleri toplam sendika üyelerinin yüzde 19’unu oluşturuyor. Dolayısıyla istatistiksel anlamda kadınlar daha az sendikalı. Bunun kadın istihdamının sektörel dağılımı ve kadınların çalıştığı işyerlerinin ölçeği başta olmak üzere birçok nedeni var.

Bu eğilimi istatistiksel olarak ortaya koyamam ama gözlemlerim ve çeşitli çalışmalardan hareketle kadınların sendikalaşmaya daha sıcak baktığını ve bir kez sendikal örgütlenme ve mücadele sürecine girdikten sonra erkek işçilerden daha kararlı ve direngen bir tutum sergilediklerini söyleyebilirim. Çalışma çağındaki her üç kadından sadece birinin istihdamda olduğu; güvencesizlik, hak ihlalleri ve düşük ücretler gibi sorunları en çok kadınların yaşadığı bir ülkede bu koşulları değiştirme noktasında kadınların sendikal örgütlenme ve mücadeleye daha yatkın olması da şaşırtıcı değil.

Ancak sendikal yönetimlerin ezici bir biçimde erkek egemen olması, sendikaların büyük çoğunluğunun kadın işçilere yönelik herhangi özel bir yapılanma, çalışma ya da çaba içine girmemesi, kadın işçiler ve sendikalar arasında beklenebilecek büyük buluşmanın önünde engel teşkil etmeye devam ediyor.

Bir sitede siz işçi kadınların sorularını cevaplıyorsunuz. İşçiler en çok neyi merak ediyor? Genelde ne soruyorlar?

Bir OHAL KHK’sı ile kapatılmadan önce Hayat Televizyonu’nda İşçiler Soruyor programında işçilerin sorularını yanıtlamaya çalışıyorduk. Şimdi Ekmek ve Gül’ün “Kadın İşçiler Soruyor, Ekmek ve Gül Yanıtlıyor” köşesinde bu çabayı sürdürüyoruz. Hem bu çalışmalar, hem sendikal faaliyetler, hem de gündelik pratiklerden hareketle şunu söyleyebilirim, işçilerin en çok sorduğu sorular beş alanda yoğunlaşıyor: İşten çıkarılan işçilerin hakları, kıdem tazminatı, ücret ve alacakların ödenmemesi ya da eksik ödenmesi, sosyal sigorta ve emeklilik hakkı ve son dönemde artan bir oranda taşeron işçiler ve kadro meselesi. Kadınlar özelinde ise özellikle analık izinleri, doğum borçlanması, gece çalışan kadın işçilerin hakları, taciz ve mobbing gibi kadınlara dair düzenlemeler ve kadınların dana çok yaşadığı sorunlarla ilgili sorular da sıklıkla geliyor.

İşçinin dini milliyeti mezhebi ötekiliği olur mu?

İnanç ve etnisitiye ilişkin kategoriler sosyolojik bir gerçek. Ancak bu kategorilerin işçiler arasında ötekileştirmeye ya da ayrışmaya yol açması esaslı ve aşılması gereken bir sorun. Dini, mezhebi, inancı, milliyeti ne olursa olsun tüm işçilerin sınıf kardeşliği ekseninde buluşması, ortak bir mücadele hattında birleşmesi ise her daim acil ve en önemli ihtiyaç.

Sınıfa dair umut var mı? Sizin gözlemleriniz neler?

Sınıfa dair umuttan ziyade sınıfın kendisinin umut olduğunu düşünüyorum. Şu an gerek küresel ölçekte gerek ülke ölçeğinde işçi sınıfının hakları ve örgütlenmesinin, siyasal konumlanışının iyiye gitmediği bir süreci yaşıyor olmamız; işçi sınıfının kapitalizmin mezar kazıcısı olma potansiyelini değiştirmiyor. Gerek dünyada gerek ülkemizde işçi sınıfı kitlesel bir nicel büyüme dönemi geçiriyor, proleterleşme süreci devam ediyor. Sınıfın arayışları da devam ediyor ve zaman zaman patlamalar halinde kendini gösteriyor. Metal işçilerinin 2015’te gerçekleştirdiği metal fırtına ve geçtiğimiz yıl saya işçilerinin ülke çapına yayılan mücadelesi akla ilk gelen örneklerden birkaçı. Fransa’dan Brezilya’ya; Yunanistan’dan Güney Kore’ye kadar Dünyanın dört bir yanından benzer örnekler vermek mümkün. En yakın örnek ise 8 Mart’ta İspanya’da kadın emekçilerin gerçekleştirdiği kitlesel grev.

Kanımca, sınıftan umut kesilmez! Nazım Ustanın da söylediği üzere, “Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir/ haklı günler, büyük günler/ gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan/ekmek, gül ve hürriyet günleri”.

Güncelleme Tarihi: 21 Mart 2018, 12:59
YORUM EKLE
YORUMLAR
Cemal Bilgin
Cemal Bilgin - 4 ay Önce

Merhabalar

Kamuda ve Bejediyelerde haksızlığa ve hukuksuzluğa uğrayanların diline tercüman olmuşunuz buradan işçi sınıfına dert edinen sendikalara ve stk,lara yol gösterici bir ders niteliğinde yazı kaleme aldığınız için çok teşekkür ediyoruz.