Eksik Canlar Sokağı’nda Bir Şair: Önder Birol Bıyık

Önder Birol Bıyık ile Şiirden yayınlarından yeni çıkan kitabı ”Eksik Canlar Sokağı” üzerinden şiir anlayışına ilişkin bir söyleşi

Eksik Canlar Sokağı’nda Bir Şair: Önder Birol Bıyık

Mustafa Güçlü / Demokrat Haber

Önder Birol Bıyık, 26 Eylül 1972 tarihinde Çorum'da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Çorum’da tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne girdi. Üniversite yıllarında sol düşüncelerle tanıştı. On yıl değişik cezaevlerinde siyasi mahkûm olarak yaşadı. Mahpusluk yıllarında yeniden üniversiteye girerek Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirdi. Cezaevinden çıktıktan sonra bir süre Cumhuriyet gazetesi Kitap ekinde çalıştı. Mahsus Mahal Dergisi’nin ilk yayın kurulunda yer aldı. Kısa süre sonra bu dergi ile yollarını ayırdı. Halen Halkı Nabzı gazetesinde köşe yazıları yazıyor.

Kendisiyle Şiirden yayınlarından yeni çıkan ”Eksik Canlar Sokağı” üzerinden şiir anlayışına ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdik…

Yeni şiir kitabınız Eksik Canlar Sokağı gün ışığına çıktı. Daha öncesinde Çözülüş Demleri ve Yanlış Kuşlar İskelesi kitaplarınızı biliyoruz. Yaşamın şiirini yazıyorsunuz? Yaşamda şiirin, şiirde yaşamın iz düşümleri neler? Bu bağı nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Şiirle yaşam ilişkisi öteden beri şiirin problemlerinden biri... Şiir dediğiniz şey yaşamda üretilen bir şey. İnsan kendi benini yaşamdan biriktirdikleriyle inşa ediyor. Şairseniz, bunun şiirde bir karşılığı olmalı. Şair de yaşayan bir insan teki. Aşklarınız, özlemleriniz, yaşam deneyimleriniz, yarım kalmışlıklarınız, toplumsal meselelerdeki duruşunuz, sanatla alışverişiniz; hepsi şairin kimliğinin kurucu öğeleri. Şiir ise ister istemez bunun ifade biçimine dönüşüyor.  Mesela Garip şiiri yaşanmışlığın şiiri olarak görülür de Ahmet Haşim şiiri nedense görülmez. İçerik bir kenara itilerek sembollerle inşa edilen estetik kaygılar, çağrışım örgüleri daha bir ön plana çıkar Haşim’de. Benzer bir şey İkinci Yeni için de bir ölçüde söylenebilir. Bunun için yaşamın uzağına düşmüş gibi algılanıyor. Ancak geniş açıdan baktığımızda Haşim şiiri de İkinci yeni şiiri de yaşamda bir yere oturur. Çünkü sonuçta şiir tarihi de toplumsal yaşamın bir bileşeni haline dönüşüyor. Cemal Süreya’nın veciz haline gelmiş bir sözü işte, “Şairin yaşamı şiire dahildir.”  Her şiir sizden bir şeyler taşır ve toplumsal hayata akar.

Şiirlerinizde zaman zaman ince satirik öğelere yer veriyorsunuz. Mesela Yalnızlığa Libretto şiirinizde “Kuştepe tarafları sisli gecekondular/Bazı şairler şiirlerine yakışmıyor nedense” diyorsunuz? Çağımızın şairi şiirine neden yakışmıyor? Ya da şiirle şairin yaşam pratiği arasındaki mesafe konusunda ne düşünüyorsunuz?

Şiir ortamına çokça eleştiri getirebiliriz. Ama “Bugünün şairi şiire yakışmıyor gibi…” gibi totalleştirici bir dilden sakınmak lazım. Yakışanı var, yakışmayanı var.  Sorduğunuz soruyu “Şairin toplumsal sorumluluklar karşısındaki duruşu” olarak yorumlarsak, evet, bugünün şairleri biraz fildişi kulelerinde yaşıyorlar. Ama o kuleler nerededir, bunu bilen çok yok. Şiir toplumsal hayatın dertlerinden azade değil. Bunu bireysel şiir-toplumsal şiir tartışmalarında da görüyoruz. Her şeyin şiiri yazılabilir, bireysel olanı inşa etmeden toplumsal olana katılmak, toplumsal olandan kendini yalıtarak birey kimliğini inşa etmek mümkün değil. Bireysel şiir-toplumsal şiir çatışması suni olarak üretilip giderek şiirin genetiğine işleyen bir çatışma…

Toplumsal mücadelelerin yükseldiği dönemlerde bireysel şiir gözden düşüyor, baskı koşullarının arttığı dönemlerde bireye sıkışıyor, kendi bağlamından kopartılmış bir estetik kaygı öne çıkarıyor, toplumsal damardan gidersek sanki estetikten uzaklaşırmışız gibi saçma bir algı oluşuyor. Bireysel şiir yazanlarla toplumsal şiir yazanlar bu reddiye ve kutuplaşma üzerinden kendilerine bir alan açmaya çalıştılar 12 Eylül’den sonra… Böyle gelişti biraz. Burada toplumcu şiire haksızlık da yapıldı. Benim okumalarım şunu söylüyor bana, Asım Bezirci’nin Garip şiirini tek parti döneminin, 2. Yeni’yi DP döneminin kaçış şiiri olarak tanımlaması benim açımdan sorunlu bir tanımlama… Orhan Veli’nin birçok şiirinde derin toplumcu çizgiler görürsünüz. Nazım için açlık grevi yapmış bir şairdir Orhan Veli. Cemal Süreya, daha o koşullarda şiirinde Kürt kavramını şiirine sokar. Edip Cansever’in Mendilimde Kan Sesleri toplumcu şiir için de bir şah eserdir. Çok örnekleri var. İlla şiiri bağırtmak gerekmiyor.

Ama bir kaçış şiirinden söz edeceksek, 12 Eylül şiiri için rahatlıkla kullanabiliriz bunu… Toplumsal mücadele süreci kesintiye uğrayınca toplumcu şiir de irtifa kaybediyor. 1970 şiirindeki aşırı politizasyon ve ajitatif durum, bu kaçışa iyi de bir malzeme oldu. Olgunlaşma sürecini yaşayamadan 12 Eylül balyozuyla ezilmiş bir şiirdir 1970 toplumculuğu… Bu dönemde yara yara gelenler var tabii. Edebiyat Dostları dergisi bir karşı duruş geliştirmeye çalıştı ama toplumsal zemin kaymıştı, uzun ömürlü olmadı. Nevzat Çelik, Ahmet Telli, Şükrü Erbaş, Adnan Yücel, Emirhan Oğuz vs. o koşullarda da çok iyi şiirler yazdılar ve seçkin bir yer edindiler kendilerine.

“Ben şiire bakarım, şairin ne olduğu beni ilgilendirmez” diyen şiirsevicilerden olmadım hiç… Bir İsmet Özel örneği duruyor önümüzde. Ne yani, sırf iyi dize kuruyor diye Sivas Katliamı’na ‘cihat’ diye alkış tutan İsmet Özel’i niye baş tacı edecekmişiz?! Orada Behçet Aysan öldü be… Metin Altıok Öldü, Asım Bezirci öldü, Uğur Kaynar öldü. Muhlis Akarsu, Hasret Gültekin gibi halk ozanları öldü. 33 aydın sanatçı can verdi orada. İyi şiir yazsan ne olur! Şaire ölüm, yaşasın şiir! Böyle saçmalık mı olur? Bir de şairin devlet kavramlarıyla konuşmasını şiire yakıştıramıyorum ben… Mesela bazı şairler için yok edebiyatın büyükelçisi, yok edebiyat komiseri, yok edebiyatın cumhurbaşkanı gibi tanımlamalar yapılır. Bu kavramlar şiiri yüceltmez. Edebiyat iktidar dışı bir alandır. Oraya iktidarı soktuğunuzda edebiyat arka kapıdan çıkar. 

Şiiri kendine yakışan şairlerden etkilendiğiniz isimler var mı? Başka bir deyişle şiirinize kardeş bulduğunuz şiirleri yazan şairler var mıdır?

Geçmiş yıllarda epey bir felsefe tarihi okudum. Bunun bana kazandırdığı çok şey var. Felsefe analitik düşünmeyi öğretti bana. Sözümü sakınan bir mizaca sahip değilim ama abartılı sevgilerden de yergilerden de hep sakındım. Anlamaya, algılamaya çalıştım. Şiir havuzundan beni kendine çekenleri aldım. Elbette Yahya Kemal, Neyzen Tevfik, Nazım, Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, Gülten Akın, Ahmet Arif, Attila İlhan, Ahmet Oktay, Arkadaş Z. Özger, Ahmet Telli, Nevzat Çelik, Murathan Mungan gibi şairler şiirleriyle bana yakın geldiler. Farklı dönemlerde biri veya birkaçıyla daha çok haşır neşir oldum. Mutlaka izleri de vardır ama kimsenin yörüngesine girmek gibi bir derdim olmadı. Dediğim gibi, şiir üzerine kafa yorarken daha çok analitik olmaya çalıştım. Bu bakımdan şair takip eden değil, şiire bakan biriyim sanırım. Birikimi okumaya çalışıyorum. Turgut Uyar şiirindeki yücelik iyi geliyor bana. Edip Cansever’in akılcılıktan imgeye ve iyi şiire uzanan yol olduğunu düşünüyorum. Ahmet Oktay’ın estetiği gözeterek toplumcu şiir yazılabileceğini de göstermesi çok değerli geliyor mesela… 

Şiir yolcuğunuz nasıl başladı peki?

Ben mahpusta başladım ciddi anlamda şiire. Çocukluğumda da çocuk şiirleri yazmıştım. Öyle onlarca şiirin yer aldığı bir defterim vardı. Liseye kadar kesintili biçimde sürdü bu. O defter kayboldu sonra. Üniversiteye başladıktan sonra sert bir siyasi atmosferin içinde bulduk kendimizi. Sonrası mahpusluk… Bu sırada şiir de çıkıp gitti hayatımızdan. Dönemin politik algısının ve sanata küçümseyici yaklaşan sertliğinin de etkisi oldu bunda sanırım. Yıllar sonra tekrar Gebze mahpusunda başladım şiire. İçeride yıllanmış, sunulanın dışında daha bağımsız düşünebilme olgunluğuna erişmiştik artık. Gebze benim için bir okul oldu adeta. Klasik cezaevi tipolojisinin dışında bir yerdi. Çok sayıda yazan çizen arkadaş vardı. Yalçın Küçük de Gebze’deydi. Avrupa’dan yeni gelmişti. Aynı koğuşta kalıyorduk. Bu kadar saçmalamadığı zamanlardı.  Yazdığım birkaç şiiri ona gösterdiğimde çok heyecan verici şeyler söylemişti.

Sonra şiir konusunda düzenli okumaya, yazmaya başladım. Varlık, Adam Sanat, E Edebiyat dergilerini düzenli takip ediyordum. Gardiyanlara sipariş verir getirdik cezaevine. Ayrıca Berfin Bahar gibi mahpusa gönderilen dergiler de vardı. Sağ olsun Berfin Yayınları sahibi İsmet Abi hiç aksatmadan gönderirdi koğuşlara dergiyi.

İlk şiirim İzmir’de yayınlanan Simurg isimli bir dergide çıkmıştı.  Arkadaşlar, şiirin yayınlandı çatılarda dolaşmaya başladın, diye dalga geçerlerdi benimle, öyle bir sevinç… Sonra cezaevinde edebiyatla, felsefeyle, tarihle, müzikle uğraşan arkadaşlar bir araya gelip İsimsiz diye bir edebiyat-kültür dergisi çıkartıldı. Ben de şiir ve felsefe yazıları vermeye başladım. Görüşçüler üzerinden dışarıya ulaşıyordu bu dergi. Birçok gazete ve dergide tanıtımı da yapıldı bu derginin. Birkaç sayı çıkabildi ancak… Düzeyi hayli yüksek bir dergiydi. Sonra o zamanlar Gündem gazetesinin sanat ekinde köşe yazan şair Veysel Çolak içeride yazılan şiirleri değerlendiren yazı dizisi hazırlayacağını duyurdu köşesinden. Elimdeki bütün şiirleri gönderdim. Üç şiirimi basarak “Önder Birol Bıyık şiiri bulmuş. Yaşamın şiirini yazmak istiyor, gelecekte güzel şiirler okuyacağız ondan,” gibi bir değerlendirme yapmıştı. Dört duvar arasına sıkışmış bir insan için bunlar paha biçilmez güzellikler. Özgüvenim iyice artmaya başladı. Günde 12 saat okuduğumuz zamanlar.  Sonra 2002 yılında Cemal Süreya anısına düzenlenen Hatay Şiir ödülüne katıldım. 5-6 nüsha istiyorlardı ama kırık dökük daktilomla ancak bir nüsha gönderebilmiştim. Kabul ettiler.  Orada mansiyon verdiler. Derken şiir bütün zamanımı almaya başladı.

On yıl süren bir siyasi mahpus hayatınız var. Bu gerçekliğin şiiriniz üzerinde kısıtlayıcı ya da şiirinize olanaklar sunan etkileri oldu mu?

Cezaevi ortamı, yaşamın bambaşka bir boyutu… Kıstırılmış bir ortamda yaşam daha çok düşüncelere çekiliyor. Çok soyut bakmayı öğreniyorsunuz her şeye. Kitaplar yaşamınızın en önemli parçaları oluyor. Mesela ailem iki üç ayda bir görüşe gelirdi. O gün kitap okuyamayacağımız için hayıflanırdık. Böyle bir saplantı... Tabii bunlar kalemi de besleyen şeyler. Cezaevinde okumak yazmak bir katarsis aslında. Zamanla varoluşsal bir hale bürünüyor. Bu bakımdan çok beslemiştir. Bir de bir misyon insanıdır mahpus. Hayata ve tarihe bir anlam biçiyorsunuz. Bu ufkunuzu da genişletiyor. Yapabilirim, diyorsunuz. Elbette her kitaba ulaşamıyorduk, dışarının edebiyat ortamıyla bağlarımız çok çok zayıftı.

Politik nedenlerle cezaevinde kalan bir insandan daha çok toplumcu şiirler yazması beklenir ilk siz öyle yapmamışsınız. Nedeni neydi?

Doğru bu… Toplumcu şiirlerim de var ama daha çok bireysel ve yaşanmışlık şiirleridir benim şiirlerim.  Bunun çok özel bir nedeni var benim açımdan. O dönemler politik öncelikler her şeyin önüne geçmişti. Şiir ve edebiyat sadece okunduğunda kıymetliydi. Yazana, devrimcilikten uzaklaşıyor, diye çok da hoş bakılmazdı. Yazacaksan da slogan şeyler yazacaksın. Oranın bambaşka bir diyalektiği var. Koğuş hayatında siyasi yapılar belirleyiciydi. Siyaset üzerine kurulu bir yaşamı yaşıyorsunuz. Çok şey eksik kalıyor. Her şey, parti içindi ve parti kişiliği diye bir kavram vardı. Bireyin yadsındığı bir oluştu bu… Sürekli bir özeleştiri halinde olmanız isteniyor.  “Kendini yaşamak” diye bir eleştiri vardı mesela. Parti kişiliği birey kişiliğini ekarte etmişti. Parti kişiliğinde erimeli, bireyi öldürmeliydik. Bunun çok patolojik yansımaları oluyor zamanla...  Parti kişiliği ile bireysel kişilik sürekli çatışma halinde. Bireyden konuşmak ayıplanırdı. Ben giremedim bu kalıba. Kafam hep daha farklı çalıştı. Hadi buna biraz daha aydınca bir şekilleniş diyelim.  Okumalarım sosyalizm ve özgürlük, birey ve toplum ilişkisi gibi konularda eleştirel bir tutuma itti beni.  Birey-parti-gelenek, yerleşik değerler gibi kavramlara da yeni bakışlar şekillenmeye başladı. Foucault’un bir sözü galiba “Herkesin birbirine benzediği yerde hiç kimse yoktur.” Birey olamayan kişiden nasıl devrimci çıkar, bunu da sorguladım. Bu sorgulamaların şiirdeki iz düşümleri kendi içime dönme, insan teki olarak kendini tanıma çabasıydı.  Kendime döndüğümde içimdeki o koyu bir boşlukla, yaşanmamışlık duygusuyla, yarım kalmışlıkla tanıştım. Kendimle yüzleşme süreciydi bu…

Tepki gördünüz mü peki…

Kim ne der, demeden şiire taşıdım bunu. Kişisel olarak çok ters bir tavırla karşılaştım mı, hayır! Biraz yaşadığın ortamla nasıl ilişki kurduğunla da ilgili bu. Eleştirimizi söylerdik ama uyumluyduk. Doğru bulduğumuz, gücümüz yettiği oranda direnişlerden geri durmadık. Bir de okuyorsun, yazıyorsun, sağlam bir yaşam disiplinin var. Bunlar saygı da oluşturuyor. Ama çok sıkıntı yaşayan arkadaşlar olduğunu da bilirim. Bu dönemde hüzün, yalnızlık, gidememenin iç kasıntısı olarak yol, cezaevinde farklı bir anlam kazanan zaman gibi kavramlar şiirlerime sızmaya başladı. Giderek bir dil kurmaya başlıyorsun.  O koşullarda bu bence tersten bir toplumcu duruştu, bireyin hakkını bireye teslim etmek, siyasi olanla dengeyi böyle kurmak çabası belki. Acı ama güzel günlerdi.

Eksik Canlar Sokağı’nın kitabınızın tanıtım yazısında; şiirin yarıştırılamayacağı vurgusuyla şiir yarışmalarına katılımı reddettiğinizi belirtilmiş. Piyasa edebiyatı koşullarında asli ve ezeli jüriler tarafından düzenlenen şiir yarışmalarının edebiyatımıza etkileri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Evet, az önce de belirttiğim gibi sadece şiire başladığım erken dönemlerde cezaevinden bir iki şiir yarışmasına katıldım. İlk şiirlerimle katıldığım  ilk yarışmada ödül de verdiler. Zamanla şunu sorguladım; “Niye ben dizelerimi başkasının dizeleriyle yarıştıracağım?” Bugün şiir yarışmalarında dönen bazı şeyleri hepimiz duyuyoruz, biliyoruz. Hepsini aynı sepete atıp suçlayamayız ama var bunlar. Benim asıl sorguladığım daha teorik bir şey... Sanat eserlerinin yarıştırılmaması gerektiğini düşünmüyorum ben. Zaman zaten hükmünü verecektir.  Ayrıca şair zamana kalmak ister tabii ama kalacağım diye de şiir yazılmaz ki. O varoluşsal bir durum. Şair öncelikle bugünü ve kendi için yazmalı bence.  Gerisine bırak zaman karar versin, kalırsın kalmazsın.  Heybende ne varsa onu çıkartıyorsun şiirin sofrasına. Öyle ödül rüzgarıyla şair olunmaz. Bir şairin en büyük ödülü iyi şiirdir. Ödül organizasyonları metinlerinde genellikle şairin adını yaşatmak, şiire yeni değerler kazandırmak, genç şairleri şiire motive etmek gibi birkaç neden sıralanır. İyi de bunun başka yöntemleri de var. Genç şairleri yarış atına, ödül avcısına dönüştürmenin ne lüzumu var! Şairin adını yaşatmak istiyorsan geceler düzenlersin. Yeni değerler kazandırmak istiyorsan hakkında yazarsın. Motive etmek istiyorsan şiirlerine dergilerde yer verirsin.

En önemlisi de şiir ortamının çıtasını korumaktır. Bu iş, dergilerde ve şiir yayıncılığında biter. Niye o masaya oturmuş, belki bir kısmı gelen dosyaları bile okumayan şairler jürisine beni şunlarla yarıştırın demiş olayım.  Bana ters geliyor böyle şeyler. Bence ödül olacaksa uzun yıllar şiire hizmet sunmuş emektar şairlere saygı ödülü biçiminde olmalı. Şiir senden razı olsun, sen ödülden değil. Bir de bazı şiir yarışmalarında ödül verilen şairler mi şiir yarışmasının reklamını yapıyor, yarışma mı şairi onurlandırıyor belli değil.

Giderek eksildiğimiz çağ tutulmasındayız. Eksik Canlar Sokağı’nda hiçbir şeyi eksik bırakmamak adına “Senfonik Kitap Şöleni” adlı şiirinizde yazarlar ve kitaplar geçidi yapmışsınız. Böyle deneysel bir şiiri yazma amacınız nedir?

Zaman zaman yazıyorum böyle deneysel şiirler. İçime sinmezse gün ışığına çıkartmıyorum. Sürekli yenilik arayışında olan bir şair değilim ama bir şairin kendi çizgisinden sapmadan pergelin ucunu açması, yeni şeyler denemesi şiir de dinamize eden bir şey. Farkındayım, Senfonik Kitap Şöleni şiiri kitabın dikkat çeken şiirlerinden biri. Ama benim buradaki rolüm sadece derlemecilik ve kitap isimleri arasında bütünlüklü şiirsel bağ kurmaktan ibaret. Bir vefa ve saygı şiiridir.  Bu şiiri yazdığımda Şair Aslıhan Tüylüoğlu’yla paylaşmıştım. Böyle şiirler yazmak zordur, demişti.  Ama kitabın en uzun şiirlerinden olmasına rağmen çok kısa şiirlerimden bile kolay yazdım bu şiiri. Bazen bir fikir sizi şiire ulaştırabilir.  Belki deneysel bir şiir gibi gözüküyor ama yeni bir şey yok aslında bu şiirde. Şiire emek verenlere vefa ve sevgi şiiri…

Yenilik demişken şiirde sürekli bir bunalım ve arayış hali gözlemleniyor. Siz nasıl bakıyorsunuz şiirde yenilik söylemine.

Türkiye’de 50-60 yıllık bir dönemde şiirde sürekli bir yenilik yaşandı ama hiçbir poetik akım kendi külliyatını oluşturamadı. Belki biraz İkinci Yeni… Nazım şiiri Nazım’la kesildi. Onun gibi yazmaya çalışanlarsa aşamadı o çizgiyi. Zaten Nazım dünya şairi, çok zor bu.  Garip şiirini çok geçmeden kurucuları terk etti.  Nazım putları kırıyoruz diye çıktı, Garip şiirinin manifestosu var ama 2. Yeni’nin poetik bir manifestosu bile yok. Aynı dönemde biraz da birbirinden etkilenen şairlerin ortak yönelimi. Üzerinden on yıl geçmeden ona karşı toplumcu manifesto yayımlandı. Aslında bütün bu akımlar bizim şiirimiz için yeniler. Yoksa ne Nazım şiiri, ne Garip, ne İkinci Yeni şiiri dünya ölçeğinde yeni şiir değil.  Başka ülkelerde çok önceden keşfedilmiş poetikalar bunlar. Batı aydınlanmasını 200 yıl geriden takip ediyoruz. Türkiye’ye yeni giriyor. Oluşum süreci demek gerekir buna.

Bakın şimdi kolay kolay çıkmıyor yeni akımlar. Yeni olduğunu iddia edenler de bir hevesten öteye geçemiyor. Çünkü oluşum süreci tamamlandı. Bundan sonrası gerçekten yeni olacak.  Önemli olan iyi şiir yazmak. Şiirde bir devrim yaşanacaksa vakti gelince yaşanır zaten. Yeni bir poetik açılım şairin öznel çabalarıyla olacak bir şey değil, köklü toplumsal alt üst oluş süreçlerinin ürünü. Yani nesnel bir nedene dayanıyor.  Zorlamanın anlamı yok. Bir de şöyle bir şey var. Murat Belge yeni çıkan Şairaneden Şiirsele kitabında, şiirsel öğelerin diğer sanat türlerine nüfuz ederken şiirin alanının daraldığından söz ediyor. Bu çok teorik bir mesele. Bir şairin bunu söylemesi zor ama bugünün teknoloji yoğunluklu küresel dünyasında şiir ontolojik bir tehlike ile karşı karşıya gibi geliyor bana. Son otuz yılda yaşanan teknolojik dönüşümler, bunun sosyal sonuçları matbaanın etkisinden daha büyük. Matbaa bin yıllık skolastiği yerle bir etti. Ben henüz genç sayılabilecek bir yaştayım, 45 yaşında… Köyde gaz lambası ile oturduğumuz dönemleri hatırlıyorum, şimdi internet çağındayız. İnsan ısısına duyarlı otomatik açılır kapanır kapılar bilim kurgu filmlerinde olurdu o zaman. Her şeyin çok hızlı dönüştüğü ve teknolojinin çok hızlandığı bir çağı yaşıyoruz. İlerde daha da artacak bu ivme. Şimdi çocuklar bambaşka bir dünyaya doğuyorlar. Algıları, kültürel kodları çok farklı. 1970 yılında doğan biriyle 2000 yılında doğan bir gencin arasındaki mesafe 12. yüzyıl ile 14. yüzyıllarda doğan iki kişinin arasındaki mesafeden daha büyük ve aynı evi paylaşıyor bu insanlar. Bu kadar teknolojinin içine doğan, küresel tüketim kültürü zinciri içinde kodlanmış bir neslin şiir anlayışı nasıl olacak? Ya da şiirsel öğeler sinema gibi daha teknolojiye yakın sanat türleri içinde mi yaşayacak? Bunlar üzerinde durulması gereken teorik meseleler. Ben sadece zayıf şiir yazıldığı için şiirin okur kaybettiğini düşünmüyorum.  Belki bu var ama iyi yazan şairler de çok okunmuyor. Çok az kalan şiir okuru genelde kültürel inşasını küreselleşme öncesi tamamlamış orta ve yaşlı kuşak. Gençlerin dünyasında maalesef şiir yok. Üç beş facebook paylaşımı aldatmamalı bizi. Bu bizi çok daha çağcıl teorik meseleyle baş başa bırakıyor sanki. Edebiyat tarihçilerinin, sanat sosyologlarının tartışması gereken bir mesele bu sanırım. 

Eskiye oranla giderek derinleşen eşitsizlikler ve zulüm çağında “Toplumcu Şiir” neden görünür değil?  Sizce şiirimizin toplumcu çizgiden uzaklaşmasını doğuran sebepleri neler?

Öncesi de var ama bir defa Özal döneminde kapitalizm çok lümpence bir yayılma yaşadı bu ülkede. Sanıldığı gibi geçerli şiiri sadece şairlerin yönelimi değil, belki daha da fazlasıyla okurun talepleri belirliyor. Şair okuru yönlendirirken okur da şairi yönlendiriyor aslında. Her şey hızla piyasanın nesnesi haline geldi. Şiir de bu endüstrileşmeden nasibini aldı. Bugün pek çok şairin edebiyatçının kitapları Yapı Kredi Yayınları, İş Bankası Kültür gibi sermaye kuruluşlarından basılıyor. Yani şimdi ömrü kapitalizmle mücadeleyle geçmiş komünist Nazım’ın şiirlerini bir banka kuruluşunun basması insanın kanına dokunmaz mı? Sistemle hesaplaşma içinde üretilen her şey, ikona dönüştürülürken sistem içinde asimile ediliyor. Yayıncılık büyük ölçüde artık yaptığı bir iş haline geldi. Kişisel çabasıyla yayıncılık yapmaya çalışan şairlerin çoğu emekli. Kıt kanaat imkanlarla yayıncılık yapmaya çalışırken şairinden basım parasını almadan kitap çıkartamaz haldeler. Onu da 500-1000 adet basabiliyorlar.

Şimdi böylesi endüstrileşmenin yarattığı psikolojik bir ortam var. Öte yandan az önce de belirtmeye çalıştım, 80’lerden sonra şiir çok bireysel bir hal aldı. 90’lardan sonra post modern popüler kültür şiiri felç etti adeta. İmge avcılığına dönüşen, plastik bir şiir çıktı ortaya. Dergiler ekol olma özelliğini kaybetti. Post modern parçalanma ve yarılma edebiyatı içine çekti. Tüketim kültürüne teslim olmuş bir toplumdan söz ediyoruz. Toplumcu şiir biraz toplumsal mücadelelerin yükseliş dönemlerine tekabül eder.  Başka zamanlar yazılamayacağı anlamına gelmiyor bu tabii. 1960-70 şiiri o dönemin toplumsal kabarışının bir ürünü. Bugün böyle bir kabarıştan söz edemiyoruz. Belki Kürt sorununda var ama ona öncülük eden yapının da bu işlerle çok alışverişi yok. O kadar trajedi yaşandı ki son 30 yılda; doğru düzgün bir romanı yok. Şunu da söylemek lazım, toplumcu şiir görünür değil mi, yazılmıyor mu? Tamam, piyasanın çarkları başka bir şeyi parlatıyor ama iyi toplumcu şiir yazılıyor mu peki? Bence yazılmıyor. Hala Nazım, Ahmet Arif okuyoruz. “Kahrolsun emperyalizm” sınırlarında şiir toplumcu şiir diye ortama sunulursa olmaz bu. Konuyla direkt bir ilgisi yok ama şunu da bir tespit olarak söyleyeyim, benim toplumcu şiir yazan şairlerin daha iyi bireysel şiir, bireysel şiirleri ağırlıkta olan şairlerin daha iyi toplumcu şiir yazdıklarına dair bir gözlemim var. Bu zıtlaşmayı kaldırarak şiiri insanda bütünleştirmek gerekiyor ama toplumculuğun da hakkını vererek…    

Tavan aralarında unutulmuş güvercinleri yokluyorum/Ne garip ölmemişler hala” diyorsunuz. Bu dizelerle toplumsal belleğimize yönelik bir eleştiri mi yapıyorsunuz?

Öyle de okunabilir.  Şiir sonuçta çok katmanlı bir şey. Biliyorsunuz, Cizre’deki çatışmalarda birçok yanmış güvercin bulunmuştu. Çok etkilemişti bu beni. Ve hala ölmeyen güvercinler üzerinden bir barış, bir umut metaforu kurmaya çalıştım.

“Alıştırıyoruz kendimizi çağın yalnızlığına” dizeleriyle yalnızlığın içindeki yanılgıya mı gönderme yapıyorsunuz?

Bir kabulleniş hali sanırım. İnsan çok yaralı ve parçalanmış geliyor bana bu çağda. Hani, ışıklar içinde uyusun Serol Teber “Bu çağda insanı ancak melankoli kurtarabilir” diyor ya. Evet, bu çağda biraz melankolik olmamak ve kendi yalnızlığını duyumsamamak bana aptallık gibi geliyor. Serol Teber Hocanın kullandığı anlamdaki melankoli kendi itirazını da doğuracaktır zaman içinde. Küresel kapitalizm bu gidişle ya canlı türünün sonunu getirecek ya da kendisiyle, sistemle hesaplaşarak doğayla barışık, özgürlükçü bir sosyalizme doğru yol alacak insanlık.  Şu an yaşadığımız yalnızlık, kaos durumu… Kaos ya tüketir ya da kendi içinden yeniyi çıkartır.

Son söz olarak okuyucularımıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Valla topluma mesaj verecek kadar önemli bir insan olduğumu düşünmüyorum. Şiirle kalsın herkes. Şiir iyi gelir.

Güncelleme Tarihi: 12 Nisan 2018, 08:28
YORUM EKLE