"Barbarları Beklerken kendisini otonom bir vaziyet alma hali olarak tanımladı"

Dolunay Aker ile piyasa edebiyatına karşı oluş halinin örgütlenmesinin gerekliliği ve önemini konuştuk…

"Barbarları Beklerken kendisini otonom bir vaziyet alma hali olarak tanımladı"

Mustafa Güçlü / Demokrat Haber

Kendini otonom yapı olarak tanımlayan Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi bileşenlerinden Dolunay Aker ile bu tür yapılanmaların gerçekleştireceği dayanışma ağları üzerinden piyasa edebiyatına karşı oluş halinin örgütlenmesinin gerekliliği ve önemini konuştuk…

Mustafa GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Dolunay AKER: Kalıplar ve alışkanlıklardan bıkmış birisi olarak her şey yenide, ben de yeniyi araştırmak ve anlamakla mesul birisiyim. Bunu sadece sanatla sınırlamıyorum. Hayatın yenisiyle sanatı yan yana getirmek derdindeyim.

MG: “Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi” içinde yer alıyorsunuz. Yine bu minvalde sanat ortamında birlikte hareket eden pek çok kolektif bulunmakta. Sanat alanında bu tür otonom yapıların yeri ve işlevi nedir? Bu yapılar arasında piyasa edebiyatına karşı oluş halini örgütleyen bir dayanışma ağı neden kurulamıyor?

DA: Bence en önemli özellikleri sizin de dediğiniz gibi otonom olmaları. Bu tarz oluşumları, kolektifleri, birliktelikleri sanatın özgür barikatları olarak görmek mümkün. Ancak şunu göz ardı etmeden: bu barikatlar neden kuruldu, ortada bir barikat varsa karşıda bize karşı olan bir cephede var demektir. Eğer bu çizgi ayrımını netleştirebilir ve bu bakış açısıyla örgütlenebilirsek piyasa dergileri ve onların yazıcıları büyük bir telaşa kapılacaktır. Ben mevzii kolay kolay bırakacaklarını düşünmüyorum. Çünkü her iki tarafta görünüp her iki tarafı da kullanma derdinde olan gruplar da mevcut. Fakat bu da sağlam bir dirençle aşılabilir. Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi bu cüreti gösterebilen herkesle ittifak yapmaya hazırdır.

MG: ”Barbarları Beklerken Sanat kolektifi” olarak ülkemizin siyasal gündemindeki hak, hukuk, adalet arayışındaki mücadelelerde yerinizi alıyorsunuz. Bu bağlamda Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi nasıl bir ihtiyaçtan doğdu. İçinde bulunduğunuz kolektifi okuyucularımıza üretimleri ve sanat pratiği üzerinden kısaca anlatabilir misiniz?

 DA: Biz bir araya gelirken kendimizi ve sanat pratiklerimizi ülke gündemden soyutlayarak ayırmayı hiç düşünmedik. Bizi yakından takip edenler bu süreci çok net gözlemlemişlerdir. Barbarları Beklerken kendisini otonom bir vaziyet alma hali olarak tanımladı ve fanzin yayınıyla yola çıktık. Benim gibi düşünen birçok kişinin var olduğunu, bir şeyler yapmak istediğini gözlemlediğimde sadece bir fanzin yayını sınırlarında devam etmenin doğru olmanı düşündüm ve çevremle diyaloğa geçtim. Fanzin aracılığıyla çağrı alanları oluşturdum. Tek başıma başladım; şimdi dünyayla, Türkiye ve onun koşulları, siyasal, sanatsal sorunlarıyla ilgilenen kolektif bir yapıya dönüştük. (Kuruluş: 21 Mart 2019) Kendimizi her seferinde katıksız eleştirilere tabii tutarak bugüne geldik. Bu konuda biraz acımasız olduğumuzu söyleyebilirim. Barbar Okumalar adı altında okuma etkinlikleri, söyleşiler, güncel siyasi durumlarda aldığımız tavırlar, sokağın eleştirisini yaparken en başta kendimizi eleştirerek yönelttiğimiz sorular, (Biz Sokakta Mıyız? Projesi) sanatla siyasetin bir araya gelmesinden korkan edebiyat çevrelerine inat yaptığımız seri paneller (Edebiyatın Politik Okuması, Tarihte Edebiyatın Rolü, Edebiyat ve Direniş) bizi bir düşüncenin çevresinde birleştirdi. Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi faşizm koşullarında sanatın politikadan uzak durması bir yana tam tersi sıkı sıkıya kenetlenmesi gerektiğini düşündü ve eylemleriyle bu duruma müdahil oldu. Sürecin daha da keskinleşeceğini, bu keskinliğin eğer doğru değerlendirebilirsek bizim lehimize olacağını düşünüyoruz.

MG: Bir söyleşinizde,” Türkiye’de dergi sayısının çokluğu o dergilerin bir mücadele alanı olduğu anlamına gelmiyor. Bir vitrin var ve birçok edebiyatçı orada kendisini satma derdinde.” diyorsunuz. Sizce piyasadaki dergilerin bir poetik çizgiye sahip olmaması, her anlayıştan şairin, şiirinin yayımlayabileceği kozmopolit platformlara dönüşmesinin nedenleri nedir?

Sizce sanatçı günümüzde daha çok görünür olma hevesiyle neden kendini satma derdine düşmüştür?

DA: Çünkü adı konmamış bir kutsal ittifak mevcut. Poetik çizgi hayatta durduğumuz çizgiyle uyuşmuyorsa aslında o çizgide temsili oluyor, gerçek değil. Poetikanın içine gömülüp her şeyi kağıt üzerinde bırakan bu anlayış özgürlüğü sıradan bir sözcüğe indirgiyor. Herkes herkesle çıkarları doğrultusunda anlaşıyor. Herkes herkesi seviyor, herkesi kredi kartı gibi görüyor. Dergiler de banka şubeleri sanırım. Benim en öfkelendiğim nokta: birisiyle tartışabilir, eleştirebilir hatta tüm ilişkinizi koparabilirsiniz ama bu tavır üç günlük bir gösteriyse her iki tarafında iki yüzlü ve vasat olduğunu düşünüyorum. Edebiyat, iyilik güzellik toplamı değildir. Tartışma kültürü denen bir şey var. Hayatları boyunca her şeye ılımlı yaklaşan insanlara hep şüpheyle baktım. Ya korkak ya da iktidar yanlısı. Sanat sistemi de bundan muaf değil.

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. En son Arkadaş Zekai Özger ve Kemal Özer şiir ödülleri tartışmalara yol açtı. Sizin de 2016 yılında “Altın Defne Genç Şiir Ödülü”nü aldığınızı biliyoruz. Bu ödülden sonra genç bir şair olarak ödüller ve yarışmalar hakkındaki görüşlerinizde herhangi bir değişiklik oldu mu?

DA: Oldu elbette ama hiç değişmeyen şeyler de oldu. 2016 Altın Defne Genç Şiir Ödülü'ne dosyamı yayınlatmak amacıyla katıldım. Türkiye'de o yaşlarda bir gencin özellikle kanonik bir edebiyat çevresine sahip değilse edebiyat ödüllerine katılmasından başka bir alternatifi kalmıyor. Evet, lafı çevirmenin anlamı yok. Bunu onaylanma ihtiyacıyla yapıyor. Metnine ve kendisine güveniyorsa aslında ödüllerin bir çıkış yolu olmaktan başka hiçbir işe yaramadığını da görüyor. Özellikle kanonik ilişkilerini geliştirmemiş ve kimseye yamanmamışsa ödül alsa da almasa da bu çıkmazın edebiyata hiçbir katkısının olmadığının farkına varıyor. Ödül kurumu burada çöküşe geçiyor. O kişi radikalleşiyor ve bir daha ödüllere asla katılmamaya karar veriyor. Benim açımdan süreç böyle ilerledi. Hâlâ aynı kanaatteyim. Bu biraz kanonik yapının sizi sürekli yüz yıllık genç şair olarak görmesine benziyor. Onlar hep kalıyor ama siz hiçbir zaman değişmiyor, olgunlaşmıyor ve gelişmiyorsunuz. Otoritelerin gerçeklikle verdiği sonsuz sınavdır bu.

MG: Sosyal meyda paylaşımınızda, “Fanzinleri önemsiyoruz çünkü kanonik olma derdinden çok uzaklar” diyorsunuz. Edebiyat fanzinlerinde de çok sık yer aldığınızı görüyorum. Son zamanlarda dijital yayıncılık da kitap yayımlamak isteyenler için bir seçenek oluşturmaya başladı.

Bu tarz çalışmalar bir türlü gerçek okuyucusuyla buluşamayan şiir için bir olanak mıdır? Yoksa tam tersi bir şekilde şairin ya da sanatçının tükenişine mi yol açar?

DA: Kesinlikle büyük bir olanak. Fanzinlerin özgürleştirici otonom yayınlar olduğunu düşünüyorum. Tabi ki fanzinler arasında da sıradanlık, kendini tekrar yahut bu işi ciddiye almamak, işin daha çok imaj, pop kısmıyla ilgilenmek mevcut. Yine de kanonik edebiyat dergilerine göre çok daha yenilikçi yayınlar oldukları kesin. Siyasetle iç içe oldukları kesin. Sokakla bağlantısının kuvvetli olduğu kesin. İktidar duygusunun en azami seviyeye indiği yerler fanzinler. Tersini uygulayan bir fanzinin uzun yayın hayatı olmuyor. Fanzin kültürüne iktidar duygusunu sızdırmak yapılabilecek en büyük hata olur. Çok daha güçlü, yenilikçi fanzinlerin yayın dünyasına hareket getireceğini umuyorum.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ”,”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

DA: Daha ikinci soruda söylemiştim Türkiye'de yaşanacak siyasal durumlardan muaf değiliz. Başka dillerin ortaklığından, kültürel hafızanın birleşmesinden, dillerin birbirine dokunmasından korkuyorlar. Bu yüzden tanımlamalara sığınıp açık faşist tavırlarını gizlemeye çalışıyorlar. Türkçe edebiyat ya da Türkiye edebiyatı bu topraklarda yaşayan halkların ortak acısını ortak derdini söylüyor. Dil tek bir kimliğe indirgenemez.

MG: Edebiyatla ilgilenen pek çok sanatçı sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanmaya çalışıyor. Toplumsal eylemliliklere katılmayanlar bile bu mecralarda kolaylıkla klavye kahramanlığına soyunuyor. Sanal ortamda bir miting havasında geçen tartışma ve paylaşımlara daha sık rastlıyoruz. İnternetin yaygınlaşması, dijital platformlardaki paylaşımlar ve tartışmalar sanatın özelde şiirin gelişimini nasıl etkiler?

DA: "Kötülüğün sıradanlığı"na dönüşmediği sürece hızlı etkileşim, bilgiye hızlı ulaşma ve hızlı yayma etmenlerinden kaynaklı sosyal medyayı önemsiyorum. Fakat meydanda bilginin kullanılmadığı da aşikâr. Evde şarap içerken 1 Mayıs kutlayan edebiyatçılarımız sadece bir metafor olmasa gerek :) tabi bir de devleti karşına almak sorunu var. Risksiz eylemlerde gösterinin gösterişli bir üyesi olmak kolay. Fakat Türkiye'de turnusol kâğıdı olaylar vardır. O olaylar kişilerin netliğini belirler. Kurduğun cümle seni ipe götürebilir. Dışlanabilirsin. Yok sayılabilirsin. Turgut Uyar'ın Yokuş Yol'a şiirini bilirsin ama Kürdistan demekten korkarsın. Nâzım Hikmet'i seversin fakat konu Marksizm'den açılınca kaçarsın. Hele ki Türkiye solunun devrimci tarihini konuştuğunda azılı bir propagandist olarak anılırsın. Sürrealizmi imajcı şabloncu bir sanat tarihi anlatımıyla sunar, avangardın vitrin kırıcı yönünü görmezden gelirsin. Hâlbuki Breton: "Yaşasın Lenin, Yaşasın Lenin, Yaşasın Lenin" demiştir, sen yine de Lenin'le karşılaşmamak için elinden geleni yaparsın. Belki bunlar gündeminde bile olmaz çünkü sanal alemin abecesi seni ve içindeki sahtekârlığı gizlemeyi başarır. Yine de bir umut orada da ateşli, içi dolu tartışmaların döneceğine inanıyorum. Bizler elimizden geldiğince bu tarz tartışmalara katılmaya çalışıyoruz.

MG: İçe dönük bireysel sanat anlayışına karşı bu gidişattan hoşnut olmayan devrimci sanatçılar birlikte hareket etmenin zeminini yaratabilir mi? Yani bir karşı duruşun işaret fişeği sayılacak bir karşı oluş hali inşa edilebilir mi?

DA: Edilmemesi için hiçbir neden yok. Ortak dayanışma alanları oluşturulabilir. Tartışma platformları oluşturulabilir. Belli bir seviyede olduğu sürece herkes bu platformlara katılım sağlayabilir. Ölçütsüz, seviyesiz platformların asla başarılı olacağını düşünmüyorum. Kolektif çaba elbet eksikleriyle, hatalarıyla, tutkularıyla, kazanımlarıyla Türkiye'de geleceği değiştirme noktasında önemli bir güce sahip olacaktır. Yeter ki bu birlikteliği yeniden yakalayabilelim.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

DA: Güzel ve sıradan olmayan sorularınız için çok teşekkür ederim.

Güncelleme Tarihi: 24 Temmuz 2021, 23:42

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER