Avrupa'daki Mültecinin Günlüğü 1: Köklerimizle vedalaşmak zorunda kaldık!

KHK ile işinden atılıp tutuklanan Mehmet Kurus anlatıyor

Avrupa'daki Mültecinin Günlüğü 1: Köklerimizle vedalaşmak zorunda kaldık!

Ercan Jan Aktaş / Demokrat Haber

Özellikle son iki yıl içinde mülteci olarak Türkiye’den Avrupa’ya gelen/yerleşen insan hakları, vicdani ret, hayvan hakları, LGBTİ+, ekoloji alanlarından aktivistlerle “AVRUPA’DAKİ MÜLTECİNİN GÜNLÜĞÜ” adlı bir söyleşi dizisi hazırladım.

İlk konuğum Mehmet Kurus, KESK’e yapılan bir operasyon sonucu tutuklanmış, 6 ay cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilmiş, Yargıtay cezasını onaylanınca 2017 Mayıs ayında yurt dışına çıkmak zorunda kalmış…

Türkiye’de iken gündemlerin nelerdi?

Türkiye zor bir ülke. Tarihsel gerilimini, özellikle insanları mobilize eden nedenleri kısaca anlatmak mümkün değil. Pek çok kimliğin yüklediği ağır sorumluluklarla "karşı duruşun" örgütlenme zorunluluğu hissettirdiği kendine özgü bir ülke. İktidarın kendisini "mutlak egemen” olarak konumlandırdığı, tüm sistemlerini öğütmek yada yok etmek üzerine bina ettiği bir ülke. Kendine özgü bir demokrasi anlayışı ile demokrasiyi sadece seçimlere indirgeyen bir zihniyetten bahsediyoruz. Bu ülkede Kürt, emekçi, devrimci, muhalif ya da "eğitilmiş toplumun" dışladığı diğer kimliklerin yarattığı zorlu sorunlarla baş etme zorunluluğu var.

Bir Kürt olarak eşit haklara sahip olmak, her etnisite ve dine-mezhebe eşit mesafede duran yeni bir devlet kurumsallığı yaratmaya yönelik yeni bir farkındalık oluşturmaya çalışmak. Emekçi olmaktan kaynaklanan sorunlara karşı duyarlılık oluşturmak. Grevli toplu sözleşmeli sendika hakkının kabul edilmesini sağlamaya çalışmak gibi. Demokratik tüm ödevlerin toplumun bir kesimine yüklendiği, örgütlenme bilincinin az olduğu kaderci toplumlarda "bilinç" çok fazla sorumluluk yüklenir. Günümüz Türkiye’sinde çok kimliklilik travmasının yarattığı fazla mobilizasyona cevap verme ile geçiyordu. Sendikacı, çevreci, antirasist, antifaşist ve Kürt olmanın verdiği yükümlülüklerin bir kısmını yerine getirmeye çalışmak. Kentlerin yerle bir edildiği ve insanların diri diri yakıldığı, sebebin ise iğrenç bir retorik ile Kürtlerin güvenliğini sağlama olarak sunulan bu “cambaza bak” siyasetine cevap vermek insan onurunun tartışmasız göreviydi. Günlerim insan olarak kalma mücadelesi ile geçiyordu. Emeğime, farklılığıma ve doğama sahip çıkıyordum. Diğerleri ile beraber bu büyük fırtınaya karşı durmaya çalışıyordum. Daha fazla bilinç oluşmasına katkı sağlamaya çalışıyordum. Neo liberal ekonominin güvenlik aygıtı olarak kendini dizayn eden kurumsal şiddete karşı hepimizin hakları için sesimi diğer sesler ile birleştirmeye çalışıyordum.

Bunun yanında eş ve baba idim. Severek üstlendiğim bu kimliklerimin gereklerini de ihmal etmemeye çalışıyordum. 675 saylı kanun hükmünde kararname ile ihraç edilince temel ihtiyaçların zorlamasıyla yani bir kaygı sistematiği ile tanıştım. Sistematik diyorum, çünkü kendi yasalarına karşı işleyen kapitalist piyasanın ürettiği pek çok ihtiyacı yeniden değerlendirmek ve yeni bir sıraya koymak zorunluluğu oluştu. Şimdi öncelik kendine yetebilecek yeni bir ekonomik yaşam biçimi ve onun yarattığı yeni sorunlarla baş etme becerisi kazanmaktı.

“AŞTIĞIN SINIRLARIN KURBANINA DÖNMEK”

Ne kadar zamandır mültecisin? Nerede yaşıyorsun?

2009 yılında KESK’e yapılan bir operasyon sonucu tutuklandım. 6 ay cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edildim. Mahkemenin üyelerini değiştirerek "Örgüt üyeliğinden" ceza verdiler! Üstelik kent merkezinde operasyon yapan jandarma görevlileri, savcı ve mahkeme üyelerinin Fetö’den tutuklu bulunduğu “hukuk düzeneği” ile ceza almamıza rağmen, yeniden ve sözüm ona “arındırılarak” yapılandırılan Yargıtay da cezamız onaylanınca 2017 Mayıs ayında köklerimizle vedalaşmak zorunda kaldık.

Gayatri Spivak’tan ödünç alarak söylüyorum. Bu bir köksüzlük eylemiydi. Sevdiğimiz, alıştığımız, ait olduğumuz her şeyden aniden ve vahşice koparılmak. En acı olan şey ise bizi suçluların yargılaması. Türk milleti adına bütün aidiyetlerin hakkına tecavüz etme hakkını kendinde gören zorba bir zihniyet “meşruiyeti” ile. Bir bot ile aynı davadan ceza alan yedi arkadaş hiç tanımadığımız bir coğrafyaya açıldık. Sancılı-sıkıntılı bir yolculuktan sonra İsveç’e ulaştım. İki seneden fazla bir süredir oturum almayı bekliyorum. İnsanların sadece birer rakam olarak okunduğu yeni bir “medeni” otomasyon coğrafyasında. Mülteciliğin yabancılaştırıcı ve kategorize coğrafyasında herkesin olan evrenden yaşamak için izin kotarmayı bekleyerek geçiyor zamanım. En aşağılayıcı olan da bu sanırım, bilinç dünyanda aştığın sınırların kurbanına dönmek. Sınırlara sıkışarak senin yani insana ait olan ortak değerler için, insanlık adına yasa yaptığını iddia eden güçlerden izin kotarmaya çalışmak. Bu benim canımı çok yaktı. Halen alışamadım. Hissettirdikleri duygunun bir teslim alma, ehlileştirme programı olduğunu bilmek çok daha zorlayıcı.

“AMACIM AVANTAJLARDAN YARARLANMAK DEĞİLDİ”

Geldiğin yer ile kıyasladığında avantajları ve dezavantajları neler?

Politik mülteci kimliğinin onaylanmasını bekleyen kıdemli bir mülteci olarak, iki farklı ülkeyi avantajlar alışverişine indirgeyerek cevap vermek istemem. Benim amacım avantajlardan yararlanmak değildi. Önceliğim hayatımı sürdürebileceğim, kendimi belki biraz daha güvende hissedeceğim bir ülkeye ulaşmaktı. Ancak toplumların gelişmişlik farklılıklarını, tarihsel sebeplerini dikkate almadan açıklamak mümkün değil. Geldiğim ülke bilimin seyrine direnmeyi tercih eden arkaik rejimlerle olan sevdasını rasyonel bir mecraya akıtmış siyasetler çöplüğü. Hamaset ile siyaset yapan partilerin mutlak “söz”ün sahibi olduğu bir ülke. Farklı toplumsal kesimler arasındaki gerilimi çözebilecek rasyonel projeleri tartışmaktan korkan, her şeye, her talebe "terör" yaftası vuran antagonizmadan bahsediyoruz. Kaldı ki sorun sadece emek sermaye sorunu değil. Sermayenin de kendi içinde kavga yürüttüğü, hangi sermaye örgütlülüğüne göre devletin yapılandırılacağı tartışmasının sürdüğü bir ülkedir Türkiye.

Bulunduğum ülkede siyaset ve siyasetçilerin metodik rol ve görevleri var. Kapitalist piyasa ekonomisinin biçimlendirdiği işbölümüne göre kendisini yapılandırmış ve daha iyi işleyen bir sistemleri var elbette. Güçlü toplumsal mücadelelerin sonucu olarak refahın daha iyi işletildiği ülkeler olarak okumak mümkün. Nihayetinde Avrupa devletler ile yönetilen bir coğrafya. İnsanlığın tarihsel yürüyüşünde bir iktidar aygıtı olarak devletin hangi birikime denk geldiğini biliyoruz hepimiz. Tüm bunları dikkate aldığımızda kendi sistemini daha iyi oturtmuş bir başka "devlette" yaşadığımı söyleyebilirim.

Yaşadığın yerde gündemlerin neler?

Gündemim Ülkem. Yersiz yurtsuz bırakılan Kürt halkının travmaları. Tarihsizleştirme eylemine karşı tarihsel bir özne olma mücadelesi. Türkiye’deki demokrasi ve çevre mücadelesi. Sendikal mücadele. İnsan hakları. En çok da baskının sinik bir savunma yöntemi olarak geri çekilme ve gizlenme ile toplumsal mücadeleyi boğmasını anlamaya çalışıyorum. Bu sessizliği ortadoğu kültürlerinin uzlaşma dinamiğini dikkate almadan anlayamayacağımı düşünüyorum. “Uygun koşullarda” devrime dönüşen, evrilen büyük ve öfkeli yığınların çok kısa sürede sistem içileşmesini bir başka okuma yöntemi ile anlamaya çalışıyorum. Bu tür şeyleri düşünmek zamanımı alıyor, bunları düşünmek için zamanım da var.

Burada seni zorlayan şeyler neler?

Dil beni çok zorluyor. Mültecilik sürecim devam ettiği için düzenli dil eğitimi veren bir okula gidemiyorum. Çok amatörce eğitim veren kısa süreli özel kurslara gidiyorum. İçinde bulunduğum toplum ile sağlıklı bir bağ kurmanın, kendine yetmenin tek yolu dili iyi bilmek. Henüz tam anlamı ile bu olanaklara sahip değilim.

“DOYURUCU OLMAYAN İLİŞKİLER GELİŞTİRME İSTEĞİM YOK”

Bize bir gününü anlatır mısın?

Günümün önemli bir kısmı bana ayrılan yaşam alanında günlük gelişmeleri takip ederek geçiyor. Hava uygun olursa ormanda yürüyüş. Haftanın üç günü ikişer saatlik kurs. İletişim kurabileceğim fazla insan yok. Mülteciler genelde daha genç insanlardan oluşuyor. Genç kesime göre ben bir hayli yaşlıyım. Benim de benim için doyurucu olmayan ilişkiler geliştirme isteğim yok. Her günümün en keyifli anları ailemle yaptığım görüntülü görüşme aralığı. Eşim ve kızlarım ile yaptığım görüşmeler ayrı bir keyif veriyor. İsveç göller ve nehirler ülkesi. Sahilde oturup suyun hareketini seyretmek de günlük aktiviteler arasında değerlendirilebilir.

Güncelleme Tarihi: 18 Ağustos 2019, 10:23

Demokrat Haber’e Destek Olun >>>

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER