Alman yönetmen Ostmann: Tüketim toplumuna mı dönüşeceğiz, yoksa kendi kendimize mi yeteceğiz?

Ostmann ile doğa ile uyum içinde başka bir yaşam nasıl mümkün olur sorusuna cevap arayan belgeselini konuştuk

Alman yönetmen Ostmann: Tüketim toplumuna mı dönüşeceğiz, yoksa kendi kendimize mi yeteceğiz?

BIFED RÖPORTAJLARI-6

RÖPORTAJ: DENİZ KALELİ

TERCÜME/ÇEVİRİ: PINAR ÖZKAN, İDA GEZEN

Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nde (BIFED) bu yıl odağına adaları alan, ada yaşamına, doğal güzelliklerine, adaların büyüyen turizm karşısında kendi özelliklerini nasıl koruyacaklarına ilişkin yapımlar da dikkat çekti.

Alman yönetmen Lars Ostmann’ın “Ada” isimli belgeseli de bunlardan biriydi. BIFED’de Gaia Öğrenci Ödülü finalistlerinden olan “Ada”, İspanya’daki Kanarya Adaları’nın en küçüğü olan El Hierro adasında yaşayan ailelerinin yanına kısa bir süre için gelen, muhteşem güzellikteki adada doğup büyüyen üç kız kardeşin şehirdeki alışkanlıklarını ve kaygılarını da yanlarında getirmelerini, yine da adayla aralarında korunan güçlü bağı anlatıyor.

Genç yönetmen Lars Ostmann ile doğa ile uyum içinde başka bir yaşam nasıl mümkün olur sorusuna cevap arayan belgeselini konuştuk.

Bir adayı anlatan belgeselinizin yine bir adada gerçekleşen gösterimi sizin için nasıl geçti?

Çok güzel! Böyle bir festival ortamında ilk kez yer alıyorum. BIFED boyunca biz insanların eşsiz yeryüzüne neler yaptığını sorgulatan güçlü filmler izledim, etkileyiciydi. Savaş, çevre kirliliği, paradan başka hiçbir şeyi umursamayan büyük şirketler gibi zor konulara dair filmler izledikten sonra salondan çıkıyor, ada sokaklarında yürüyüp denizi izlerken esas meseleyi özümsüyorsunuz. Tam da bu nedenle Bozcaada, böyle bir festival için biçilmiş kaftan.

“Ada” belgeselini ekoloji ile nasıl ilişkilendirdiniz?

Aynı soru izleyicilerden de geldi. ‘BIFED’e başvurmalı mıyım’ diye biraz düşündüm başta. Daha sonra ekoloji mücadelesi içinde yer alan aktivist dostlarımın bana söylediklerini hatırladım: İnsanların doğanın güzelliğini, önemini kavraması gerektiği gerçeğini çoğu zaman gözden kaçırıyoruz. Eğer doğayı sevmez, doğa ile bağ kurmazsak, her şey satılıp alınabilen maddelere, sayılara dönüşür. Doğayı ve yaşadıkları adayı seven insanlar hakkındaki belgeselimin bu noktada ekoloji ile de uyumlu olduğunu düşünüyorum. BIFED’in bir diğer güzel yanı da konuları geniş bir yelpazede filmler ağırlamasıyla birlikte farklı anlatım türlerini de kucaklıyor olması. Bu açıdan festivale bir katkı sunduğuma inanıyorum. Bazı filmler dünyadaki sorunların altını çiziyor, bazıları sorular yöneltiyor. Ben de şunu soruyorum: Nasıl yaşamak istiyoruz; tüketim toplumuna dönüşerek mi yoksa kendi kendimize yeterek mi?

Çekimler süresince adada kalmak, adalı olmak, hep adada yaşama fikri size nasıl hissettirdi?

Belgesel çekimleri için adada üç buçuk hafta geçirdik. Fırtına nedeniyle geri dönüşümüz biraz meşakkatli oldu. Adanın benim için en güzel yönlerinden biri, imkân ve kaynakların kısıtlı olması. Eğer bir adada yaşıyorsanız, kaynak ya adada olmalı ya da o şey hava ve deniz yoluyla adaya getirilmiş olmalı. Fazla seçeneğiniz yok, bir şeyi tüketmeden önce onu nasıl kullanmanız gerektiğini düşünmeniz gerekiyor. Tükettiklerinin nereden geldiğini çok da sorgulamayan biz kentlerde yaşayanların alışkanlıklarına uzak şeyler... Kentlerde internetimiz ve akıllı telefonlarımız her zaman bizimle, dünyayla kurduğunuz bağlantının fişini çekemiyorsunuz. Bu nedenle bazen bir adada sınırlı bağlantı ile ya da bağlantısız olmanın iyi yanları olabilir. Hayatımızda iyi olan ne, kötü olan ne? Evet, bir adada belgesel çekmek tam da böyle felsefi bir süreç başlattı. Varoluşsal sorular sormaya başladık (gülüyor).

Bu aileyle yolunuz nasıl kesişti ve onların hikâyesini belgesele taşımaya nasıl karar verdiniz?

Adaya çocukken gitmiştim. Annem ve babam hippi ya da alternatif yaşamcılar dediklerimizdendi, bilirsiniz işte… Filmdeki kız kardeşlerin annesi o dönem hamileydi ve doğumda onlara yardım edebilecek birine ihtiyaçları vardı. Annem ebeydi. Adada çok turist olmadığından herkes birbirini bilirdi. Annem onlara her ziyarete gittiğinde beni de götürürdü ve filmde kullandığımız eski görüntüleri henüz bir çocukken o zaman çekmiştim. El Hierro adasıyla çok derin bir bağım var. Küçük bir Alman kasabasında büyüyen bir çocuk olarak her zaman büyük şehirlere gitmek istedim. Tokyo, Londra ve Hong Kong’da yaşadım. Daha hâlâ doğama dönmek istiyorum, bunu arıyorum. Her iki türlü yaşamı da seviyorum ve bu nedenle bu filmi yapmak istedim.

Belgeseldeki kız kardeşler kentte yaşıyorlar, birkaç gün için adada yaşayan ailelerinin yanına geliyorlar. Bozcaada’da da çoğu insan tüm yıl adada kalmayı tercih etmiyor...

Bunun farklı sebepleri var. Kardeşlerden biri psikoterapist. Adayı çok sevse de orada çalışması mümkün değil. Belki gelecekte farklı şeyler yaparak dener bunu. Diğer kardeş Aida Ballmann, ünlü bir sinema aktristi. O da adada yapamaz fakat bir oyuncu olarak birçok farklı kültürel öğeden beslenebildiği kentteyken bir süre sonra her şey ona fazla geliyor ve kendi olabilmek için adaya dönüyor. Kız kardeşlerin ada ile ilişkilenme biçimleri birbirinden farklı olsa da her şeye rağmen üçünün de ada ile güçlü bağları var. Onlarla yürüyüş yapmak benim için çok şaşırtıcı bir deneyimdi. “Şu bitkinin tadına bakmalısın, mükemmel!” ya da “20 dakika sonra yağmur yağabilir” dedikleri birçok ana şahit oldum. Gerçekten birazdan yağmur yağmaya başladı ve o bitkinin tadı çok güzeldi. Adayı biliyor ve hissedebiliyorlar. Adadan neden ayrıldıklarına gelince; anne ve babaları nasıl kenti terk edip bir arayış içinde adaya yerleştiyseler; bence kız kardeşlerin de bir arayışı var. Bu arayış ada ya da kent arasında bir seçim yapmakla ilgili değil. Her ikisinin de mümkün olduğu bir yol bulunabilir. İyi olan şey, nereye gittiğinin ya da nerede yaşıyor olduğunun bilincinde olmak.

Bozcaada ve BIFED hakkında neler söylemek istersiniz peki?

İnsanların dünyaya yaptıklarını gösterecek ve bununla yüzleştirecek BIFED gibi alanların var olması çok önemli. Belgeseller farklı coğrafyaları birbirine bağlayarak çok iyi bir iş çıkarıyor BIFED’de; ekoloji gibi önemli bir meselenin tüm dünyanın bir sorunu olduğunu gösteriyor. Film gösterimleri sırasında dikkatimi çeken, kimi seyircilerin derin iç çekişleri oldu. Burada karşılaştıkları imgeler gerçekten yüzleşmesi ve taşıması zor meseleler. İşte tam da burada durmamamız gerektiğine inanıyorum. Filmi çektim ya da izledim, bir şey yaptım. Hayır, bir şeylerin sadece farkına varmaya yeni başladık. Soru şu olmalı: Şimdi ne yapıyoruz?

Güncelleme Tarihi: 26 Ekim 2019, 22:27

Demokrat Haber'e destek vermek ister misiniz? >>>

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER