Kadın mücadelesini, kadın hareketinin tarihini ve kadına yönelik şiddeti, bu alanda mücadele eden avukat Tuba Torun ile konuştuk

Ömer İbrahimoğlu / Demokrat Haber

Kadına şiddet mütemadiyen üzerine konuşulması gereken bir konu. Çünkü kadına şiddet olayları gün geçmiyor ki artmasın. Her gün yeni bir cinayet, yeni bir şiddet haberi ile karşılaşıyoruz. Bu şiddeti azaltmak için her zaman bu konular hakkında konuşmalıyız ve çözümler üretmeliyiz. Toplum, kadın cinayetleri ya da şiddetini sadece infial yarattığında görebiliyor ve üstüne düşüyor. Bu sayede failler hak ettikleri cezaları bazen de olsa alıyor. Oysa her ülkede, her şehirde, hatta her köyde evlerin çoğunda kadına şiddet devam ediyor. Hatta artık evlerde de değil, sokak ortasında işleniyor cinayetler. Örneğin Emine Bulut cinayeti, sokak ortasında işlenmişti. Bir lokantanın önünde, herkesin ortasında boğazı kesilerek öldürülmüştü. Çok acı vericiydi…

Bu konuların üstünde durmamız, yaşanan olayları gündem haline getirmenin önemini kavramamız gerekiyor. Faillere verilen cezaların caydırıcı olmaması failleri cesaretlendirdiği gibi üzerine konuşulması ve gündem yapılması da failleri korkutuyor, cesaretlerini kırıyor.

Biz de bu konunun üstünde durmak için Dünya’da ve Türkiye’deki kadın mücadelesini, kadın hareketinin tarihini ve kadına yönelik şiddeti, bu alanda mücadele eden avukat Tuba Torun ile konuştuk.

Tuba Torun, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ve Kadın Meclisleri’nin avukatlığını yapıyor. Ayrıca Kadın Adayları Destekleme Derneği ve CHP Yüksek Disiplin Kurulu üyeliği de devam ediyor.

Tuba Torun, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, Kadın Meclisleri avukatı, Kadın Adayları Destekleme Derneği ve CHP Yüksek Disiplin Kurulu üyesi.

DALGA DALGA MÜCADELE

Dünyadaki kadın mücadelesini 1. dalgadan başlayarak gelişim süreçlerini anlatır mısınız?

Dünyada kadın hakları mücadelesinin başlangıç tarihi 1700’lü yıllara, hatta 1600’lü yılların sonlarına kadar uzanıyor. Fakat özellikle 1800 yıllarında oy hakkı mücadelesi dünyadaki kadın mücadelesinin zirve yaptığı noktadır, diyebiliriz. Oy hakkı mücadelesinin yanı sıra temel hak ve özgürlüklere ilişkin de bir mücadele verdi kadınlar. Eğitim hakkı, mülkiyet hakkı gibi temel hak ve özgürlükleri için kadınlar çokta çıt kırıldım denemeyecek derecede önemli ve sert bir mücadeleye giriştiler. Süfrajetler bunun en iyi bilinen örneğidir. Ve bu mücadelenin sonucunda farklı zamanlarda da olsa dünyada yavaş yavaş haklarını kazanmaya başladılar. Bu kadın hareketinin 1. dalgası diye adlandırdığımız dönemdir.

1949 yılında, 1. dalga ile 2. dalga arasında Simone de Beauvoir’nun İkinci Cins adlı kitabı bir dönüm noktasıdır. Burada Beauvoir varoluşçu felsefe üzerinden kadın mücadelesine farklı bir bakış açısı, bir nefes getirmiş oldu. Ve bu bakış açısının yönlendirmesiyle 2. dalga devreye girdi. 2. dalga daha ziyade kadınların cinsel özgürlüklerine yönelik haklarını talep ettikleri bir dönem oldu. Özellikle kürtaj hakkı ya da dayağa karşı hayır kampanyaları Türkiye özelinde çok önemliydi. 1960, 1970 ve 1980’ler feminizmin 2. dalgasının hüküm sürdüğü ve kadınların hem bireysel hem de cinsel özgürlüklerine ilişkin taleplerini dile getirdikleri dönemlerdi. Kadınlar bu dönemlerde ciddi kazanımları elde ettiler.

3. dalga dediğimiz ise aslında “toplumsal cinsiyet eşitliğini” ön plana çıkaran “farklılıklarımızla eşitiz” sloganıyla büyüyen bir süreçti. Burada yalnızca kadın cinsiyeti değil, toplum tarafından kadınlara yüklenen rollerden kaynaklı da bir başkaldırı söz konusuydu. 3.dalga aynı zamanda LGBTİ+ hareketini de kapsayan daha geniş ve daha eşitlik zihniyetini oluşturmaya yönelik bir süreçti. Bu dalganın etkileri hâlâ devam ediyor. Ancak kadın hareketi açısından dünya üzerinde 4. dalgaya bir geçiş olduğu konuşuluyor. Dijital çağ ile beraber çok daha geniş ve farklılıkları öne çıkaran aynı zamanda eşitliği de savunan bir bakış açısıyla mücadelemize devam ediyoruz. Kadın hareketine bu perspektifle bakıldığında, aslında hiçbir zaman geriye gitmediğini ve hep kazanımlarla ilerlediğini anlayabiliyoruz. Zaman zaman engellerle karşılaşılsa da bunları hep aşmıştır.

FEMİNİZM YÜKSELİYOR

Feminizm kelimesi halen bazı kişilerce erkek düşmanlığı olarak biliniyor. Sizce bu konuda bir ilerleme var mı?

Feminizm kelimesi giderek korkulan bir kelime olmaktan çıktı. Erkek düşmanlığı yorumundan sıyrılarak feminizmin, cinsiyet eşitliğini savunan ve Queer kuramla beraber kendini cinsiyetsiz olarak tanımlayanlar da dâhil olmak üzere geniş bir çerçevede savunulan bir nevi yaşam biçimine dönüştü. Bu bakımdan feminizmin giderek yükselen ve bilinçliliği artıran bir akıma dönüştüğünü söyleyebiliriz.

“SİYASETİN YETERİNCE MÜCADELE ETMEDİĞİNİ GÖREBİLİYORUZ”

Türkiye’de kadına yönelik şiddete karşı yeterince mücadele ediliyor mu?

Türkiye özelinde bakarsak kadın hareketi elinden geleni yapıyor, buna sivil hareket de diyebiliriz. Olumlu bir gidişat olduğunu da görüyoruz. Fakat kadına yönelik şiddete karşı mücadele yalnızca sivil hareketle olmaz, aynı zamanda siyasetin de politikalar üretmesi gerekiyor.

Siyasi olarak yeterince politikalar üretilmemesi, eşitlik bilincinin insanlara yeterince kazandırılmaması, medyanın dili ve benzeri gibi alanları düzeltecek olan akıl, siyasi akıldır. Bu yüzden sivil hareketin yanında siyasi aklında uygun politikalar üretmesi ve yasalar çıkarması önemlidir. Elbette siyasetin bu anlamda yeterince mücadele etmediğini görebiliyoruz.

“KADIN HAKLARI HÜKÜMETİN SİYASİ BEKASINA ALET EDİLİYOR”

Kadına şiddet konularında mevcut kanunlar yeterli mi?

Elimizdeki mevcut yasalarla şiddeti önlemek gayet mümkün. Elbette ki eksiklikler var, bunlar düzeltilmeli. Ancak bizim şu an ki esas mücadelemiz kazanılmış haklarımıza dokunulmaması. Özellikle 2015 yılından itibaren kazanılmış haklarımıza bir dizi saldırı girişimi var.

Önleyici tedbirler hukuka dâhildir. Özellikle İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa önleyici tedbirlerdendir. Ne yazık ki sözleşmeye saldırılar oldu ve bir gece Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip Erdoğan) kararıyla İstanbul Sözleşmesinden çekilindi. Çekilme kararına karşı itirazlarımız halen Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’da görülmekte. Henüz herhangi bir sonuç yok. Fakat biz her fırsatta söylediğimiz gibi İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiyoruz. Sözleşme önleyici tedbirler, koruyucu tedbirler, soruşturma ve kovuşturma, bütüncül ilkelerle hareket etme üzerine kuruluydu.

Ceza yasaları bakımından ise maalesef faillere haksız tahrik ve iyi hal indirimleri veriliyor. Hükümet kendi plan ve programlarına göre kararlar veriyor. Bu da kadın mücadelesi ve insan hakları adına üzücü bir durum.

Şunu da söylemekte yarar var. 6284 sayılı yasa ile 6 aylık koruma kararı alırken şu an 3 aylık koruma kararını bile zor almaktayız. Üstelik koruma taleplerimiz ciddi oranda ret ediliyor. Meşru müdafaa kapsamında kendini koruyan kadınlara iyi hal ve haksız tahrik bile uygulanmıyor. Bu tür kararlar ve uygulamalar erkek failleri de cesaretlendiriyor.

Bu süreçte çoğu erkek yalanlarla kendini korumayı da öğrendi. Örneğin fail, “ben öldürmedim, psikolojik rahatsızlığı vardı”, ya da “intihar etti,” diyebiliyor.

Failleri cesaretlendiren ve kazanılmış haklarımıza bir saldırıda şuydu: 2015 yılında TBMM’de kurulmuş olan bizim kısaca “boşanma komisyonu” olarak adlandırdığımız komisyon, 2016’da bir raporla bir dizi yasa önerisi verdi. Ve orada kadının beyanı esastır ilkesi dahi tartışıldı. Nafakanın sınırlandırılması, aile arabuluculuğu, istismara maruz bırakılan çocukların evlendiği takdirde cezasının erteleneceği ya da kısmen affedileceği gibi maddeler de raporda yer almıştı. Bu raporun bir kısmı yürürlüğe girdi, bir kısmı bekletiliyor. Aile arabuluculuğu ve nafaka sınırlandırılması maddelerinin yürürlüğe konulacağı söyleniyor.

Bu rapor failleri cesaretlendirmiş ve kazanılmış haklarımıza karşı bir saldırı niteliğindedir.

Cumhurbaşkanının da üç çocuk tavsiyesi ile kadınları kamusal alandan koparmayı hedeflediğini düşünüyorum. Bu da nitel olmayan, nicel bir genç nüfusun artmasına sebebiyet veriyor. Bunlar iş ve oy potansiyeli için yapılıyor. Kısaca bunlar hükümetin siyasi bekasını devam ettirmeye yönelik, planlı girişimleridir. Kadın bedeni ve kadın hakları hükümetin siyasi bekasına alet ediliyor, yazık…

Tuba Torun, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, Kadın Meclisleri avukatı, Kadın Adayları Destekleme Derneği ve CHP Yüksek Disiplin Kurulu üyesi.

Kadın cinayetlerini engellemek için Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanmış olan “KADES” uygulamasını nasıl buluyorsunuz?

Önemli bir uygulama ancak yeterince uygulanıyor mu kısmı tartışmalı. Çünkü KADES’ten destek uygulama isteyen kadınların zamanında destek bulamadığı, emniyet güçlerinin gelse bile şiddet olaylarına yeterince müdahale etmediği söyleniyor. Emniyetin bu uygulamayı daha etkin bir şekilde kullanmasını istiyoruz.

Batıya doğru gidildikçe kadına şiddetin oransal açıdan azaldığı görülüyor. Türkiye’de kadına şiddetin artmasının nedeni nedir? Bunun hukuksal boyutu var mı?

Batıya doğru gidildikçe azalmasının nedeni hak bilinci ile ilgili. İnsan hakları, hak ve özgürlüklerin temelden sağlandığı, toplumsal cinsiyet eşitliğin özümsendiği, gerçek demokrasinin hüküm sürdüğü ülkelerde kadın haklarının da geliştiğini görüyoruz. Ya da tam tersi, kadın haklarının geliştiği ülkelerde demokrasi bilincinin de geliştiğini görmek mümkün.

Kadına şiddet ve cinayetlerin azalması için hukuksal, kültürel ve ekonomik olarak önerileriniz var mı?

Bunların tamamını biz İstanbul Sözleşmesinde görmüştük. Sözleşmede eğitim, sığınma evlerinin sayısının artırılması, cinsel şiddet koordinasyon merkezlerinin kurulması, sokakların aydınlatılması gibi çok yönlü maddeler mevcuttu. Biraz daha açarsak, kadınlara özellikle eğitim verilmeli, meslekler öğretilmeli ve ekonomik özgürlük kazandırılmalı.

Hukuksal açıdan ise hâkimler, takdir yetkisini kullanmalılar, şiddet vakalarında etkin şekilde cezalar vermeliler.

Siyasette de kadınlar az sayıda yer alıyor. Örneğin kadınlar TBMM’de yüzde 17 oranında ve bu çok az bir oran. Kadınlar, her alanda erkeklerle eşit olmalı.

Dünyada ve Türkiye’de hakim olan “eril dil” nasıl yok edilebilir?

Eril dil, farkındalıkla yok edilebilir. Bu da ancak toplumsal cinsiyet eşitliği ile olabilecek bir şeydir. Toplumsal cinsiyet eşitliği bilincini kazanan kişilerin eril dil kullanımı da azalır. İstanbul Sözleşmesinin de önermesiyle toplumsal cinsiyet eşitliği zorunlu bir ders olarak müfredata girmeli. Ve bu eğitim daha çocuk yaşta verilmeye başlanmalı, aileler de eğitime dâhil edilmeli.

Esas olarak eril dilin varlığı eril zihniyet ile doğru orantılıdır. Eril zihniyete karşı da sivil toplum ciddi şekilde mücadele veriyor, ama yetmiyor (doğal olarak)…

“İSTANBUL SÖZLEŞMESİNDEN VAZGEÇMİYORUZ”

Son olarak, 24 Kasım 2011’de imzalanan İstanbul Sözleşmesi kadın cinayetlerinin o yıl azalmasına neden oldu. 20 Mart 2021 tarihinde ise Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile İstanbul Sözleşmesi’nin Türkiye açısından feshedilmesine karar verildi. Türkiye İstanbul Sözleşmesini niçin imzaladı ve neden çekildi?

Öncelikle İstanbul sözleşmesinden çekilme kararı Türkiye açısından utanç verici.

Türkiye 2009’da AİHM tarafından, devlet şiddete maruz bırakılan kadını koruyamadığı için cezalandırıldı. Bu kararın utancıyla İstanbul Sözleşmesi imzalanmıştı. Yıllar sonra hükümet, sözleşmenin eşcinselleri de kapsadığını, aile yapısını bozduğunu bahane ederek sözleşmeden çekildi. Fakat bahsi geçen 4. madde ayrımcılık karşıtı bir madde idi. Yine de sözleşme, dini değerler kullanılarak şeytanlaştırıldı. Oysa sözleşme “dil, din, ırk vesaire hiçbir etken gözetmeksizin şiddete maruz bırakılan kişi devlet tarafından korunmalı,” diyordu.

Anayasanın 104. maddesinde Cumhurbaşkanı kararı ile temel hak ve özgürlüklerle ilişkili olan İstanbul Sözleşmesinden çekilmenin hukuka aykırı olduğu görülüyor. Ben son olarak şunu söylemek istiyorum, İstanbul sözleşmesinden vazgeçmiyoruz!