Umut-Sen Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu işçi hareketindeki gelişmeleri "Sınıf mücadelesi kendi ihtiyaçlarını bir şekilde karşılar" diye değerlendiriyor...

Ömer İbrahimoğlu / Demokrat Haber

Son günlerde Türkiye genelinde dalga dalga işçi direnişlerine tanıklık ediyoruz. Her gün başka bir yerde yeni sesler duyuyoruz. Motorlu kuryeler, depo işçileri, tekstil işçileri... Direnişler işçiler için birçok yerde kazanımlar getiriyor ancak zaman zaman işten atmalar, baskılar, gözaltılar da yaşanıyor. Bu noktada örgütlenmenin ve dayanışmanın önemi ortaya çıkıyor. Biz de her zaman işçinin yanında olan, sesine ses, gücüne güç katan Umut-Sen’in Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu ile işçi hareketindeki gelişmeleri konuştuk…

Sizi her zaman işçi direniş alanlarında görüyoruz. Fakat sizi tanımayan kişiler de var. Bize kim olduğunuzdan biraz bahseder misiniz?

Artvin’in Hopa ilçesindenim. Ortaokul ve liseyi orada okudum. Artvin politikanın ve özellikle devrimcilerin yoğun olduğu bir bölgedir. Farklı kültürler bir arada yaşar. Ufak tefek gerilimler olsa da kardeşliğin olduğu bir bölgedir. Cunta koşulları nedeniyle erken yaşta politikleştik. Cuntanın yoğun baskı uyguladığı bir köydü, bizim köyümüz, Başoba köyü.

Cuntaya karşı direnen bir halk ve devrimciler vardı. Biz de bunlara çocukluk dönemimizde şahitlik ettik. Sol siyaset, devrimcilik işçi sınıfı ile yapılırdı. O dönemlerde üniversiteye giden abiler, ablalar yaz tatillerinde gelir bize anlatırlardı. Onlardan önemli ölçüde etkilendik. Bu yüzden bir an önce kendimizi İstanbul’a, büyük kentlere, mücadelenin merkezine atmaya çalışıyorduk. 1989’dan sonara temelli geldik. O gün bugündür hayatımızı bu yola vakfettik.

Aynı dönem Berlin duvarı yıkıldı, Sovyetler Birliği çözüldü. Sovyetlerin dağılışı bizim oraya, Karadeniz Bölgesine Rusların akın etmesine neden oldu. O dönem biz sosyalist olduğumuzu dile getirdiğimizde yaşlı insanlarımız, “Çocuklar yıkıldı işte, kadınları gelip buralarda hayat kadınlığı yapıyor” diyorlardı. Tabi biz sert yanıtlar veriyorduk. “Onlar yanlışlar yaptı”, diyorduk. Ama açıkçası verdiğimiz cevaplar kendimize de yetmiyordu. Bu da bizi elimize geçen her şeyi okumaya itti. Bir şekilde kendi hayatımızı vakfettiğimiz toplumsal kurtuluş davasının yaşadığı bu dağılmayı izah etmeye dönük bir telaşa girdik. Sadece ben değil, 90’lar kuşağının tamamı böyle bir telaş içindeydi. Sonuç olarak komünizm ve sosyalizm prestij kaybetti ve büyük bir darbe yedi. Liberal söylemin her yere hâkim olduğunu ve solu da etkilediğini gördük. Bu sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada böyle oldu. Latin Amerika hareketleri de bizimle benzer sıkıntılar yaşadı. Fakat onlar bizden farklı olarak yoksullar ve emekçiler içerisinde daha güçlü toplumsal köklere sahip. Bizde 70’lerin başında oluşan sol ve emekçi dalga 70’lerin sonuna doğru bir nebze gelişmiş fakat daha sonra başta darbe ve darbenin mümkün kıldığı neoliberal politikalar aracılığıyla yenilgiye uğratılmıştı.

Sovyetler bloğunda yaşanan gelişmeler bizi doğrudan etkiledi. Aynı dönemde Kürt hareketi önemli bir yükseliş içindeydi. Devletin cevabı çok yoğun bir şiddet oldu. Sonuç olarak, 90’larda devletin ne olduğunu herkes bir şekilde idrak etti. Mahir’in, İbrahim’in, Deniz’in kendi yaşamlarıyla idrak ettiğini 90’lar kuşağı da bir ölçüde yaşadı. Biz de elimizden geldiğince bu dönemde dirençli durmaya çalıştık.

Bu dönem Marx, Engels ve Lenin gibi klasiklerin yanı sıra Antonio Negri, Alain Badiou, Slavoj Žižek, Michel Foucault gibi yazarlardan farklı Marksist ekollerin analizlerine değin yaygın okumalar yaptık. Durumu anlamaya çalışıyorduk. Ayrıca tarihe yönelik yoğun bir ilgimiz vardı. Ortadoğu, Asya, Latin Amerika gibi farklı coğrafyalarda solun tarihsel gelişimini, sınıf hareketlerinin kazanımları ve yenilgilerini kavramaya çalıştık.

O dönem sol kesimin durumu nasıldı, aralarında birlik var mıydı?

Sosyalist hareket içinde de ne yazık ki önemli sınıfsal farlılıklar vardı. Sosyalist solun geneli yoksullara değil, orta sınıfa daha yakındı. Bunun tartışmasını da yapmaya çalışıyorduk. Türkiye’deki sınıf eşitsizliğini kaldırmaya yönelik bir ideolojiye sahiptiler ama içlerinde sınıfsal bir hiyerarşi söz konusuydu. Daha çok, iyi konuşan, okumuş ya da orta sınıf itibar görüyordu.

Peki, siz Umut-Sen’in kuruluşunda rol almış aynı zamanda Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörüsünüz. Umut-Sen olarak kendinizi nasıl bir yere koyuyorsunuz?

Genel olarak hareketin kendisine ve hareketin ihtiyaçlarına odaklanıyoruz. Biz bir güç siyaseti inşa etmeye çalışıyoruz. Pusulamız işçi sınıfının pratik ve politik gücünü kesintisiz bir şekilde artırmayı hedefleyen bir siyaset. Diğer bir ifadeyle, Türkiye’de uzun yıllardır sol içerisinde tedavülden kalkmış olan “proletarya devrimciliği” çizgisini yeniden inşa etmeye çalışıyoruz. Daha doğrusu bu yolda mütevazı adımlar atmaya çabalıyoruz. Eksiklerimizin, kat etmemiz gereken yolun henüz daha başında olduğumuzun oldukça farkındayız. Kendimizi her şeyi bilen, her şeye hâkim, kudretli bir siyasal özne olarak görmek gibi bir hatadan ısrarla uzak duruyoruz. Aciz kullarız, sınıf mücadelesinin bize vermiş olduğu görevleri kısıtlı imkanlar içerisinde yerine getirmeye çalışan insanlarız. Yapmaya çalıştığımız güçsüzleştirilmiş, şahsiyeti ezilmiş emekçi topluluklarının haysiyetlerini geri almaya, siyasal güçlerini yeniden inşa etmeye davet etmekten ibaret. Bunun için de emekçileri burjuva sınıfının ve devletin karşısında hak almaya çağırıyoruz, hak arayışlarında yanlarında yer alıyoruz, onların öfkelerine ortak oluyor ve taleplerini güçlü bir şekilde kamuoyunda ifade ediyoruz. Bizim bütün etkinliklerimize bakın; kendi eylemimiz diye bir şey yoktur. Biz sadece emekçilerin öfkesi ve eylemiyle birlikte varız.

Türkiye’de sendikalar nasıl bir dönüşüm geçirdi?

Geçmişte, 1970’lerin sonunda verilen kavgaların yaratmış olduğu bir birikim vardı işçilerde. Sendikalı işçilerin ücretleri yüksekti. “Aristokrat” işçi sınıfı diye ifade edilen kavram söz konusuydu. Büyük sanayi kuruluşlarında ve kamu işçiliğinde ücretler yüksekti. Fakat taşeronlaştırma, kamu kurumlarının özelleştirilmesi, işçi sendikalarının neoliberal dönüşümü -özetle sendikaların çağdaş sendikacılık, yeni nesil sendikacılık, iş barışı, sosyal uzlaşmacılık gibi kavramlarla sermayenin bir “paydaşı” haline getirilmesi- gibi olgularla birlikte sınıf sendikacılığı büyük ölçüde tasfiye edildi. Öte yandan uluslararası fonlar aracılığıyla sendikal alana önemli paralar aktarılması sendikacılığı oldukça karlı bir profesyonel meslek haline getirdi. Tabi her toplu sözleşme döneminde çalışma koşullarını giderek daha da güçlü bir şekilde belirlemeye başlayan TİSK, TÜSİAD, TUSKON vb. işveren kuruluşları ve devlet arasındaki ilişkiden de bahsetmek gerekiyor. Sonuç olarak yıllar içerisinde yukarıda bahsettiğim “aristokrat” işçinin ücreti tavandan asgariye indi. Bir araştırmadan bahsedeyim. 2000-2005 yıllarında sendikalı bir Tofaş işçisi dört asgari ücret alıyordu. Ama bugün son MESS (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) sözleşmesiyle, bir buçuk asgari ücretin altında alıyor. İşte sendikalar burada işe yarıyor, yaramalı. Ama aksi söz konusu bugün ülkedeki sendikaların neredeyse tamamı -birkaç önemli istisna hariç- patronların şartlarının işçilere daha kolay kabul ettirilmesini sağlarken işyeri içerisinde adeta bir insan kaynakları departmanı gibi çalışarak emeğin disipline edilmesini de sağlıyor.

“KAYGI ORTAKLAŞINCA İNSANLAR AYAĞA KALKIYOR”

Şu an Türkiye’de motorlu kuryeler, bazı büyük firmaların depo işçileri, ve çeşitli fabrikalarda pek çok eylemler, grevler yapılıyor. Siz bunu nasıl karşılıyorsunuz? Neden “aniden” büyüyen bir grev dalgası oldu?

İşçi birey olarak korkar. Çünkü sermaye ve devlet, kısaca işçinin karşısında duran organizasyonlar çok güçlü. İşçinin çocuğu, kirası, faturası, çocuğunu okutma kaygısı, evde hasta annesi vardır. Başka seçeneği olmadığı için çalışmak zorunda kalmıştır. Genelde öykü budur.

İçinde bulunduğumuz dönemde, yaz aylarından itibaren artan enflasyon, yükselen döviz, asgari ücret, MESS sözleşmesi tartışmaları ve benzeri nedenlerden dolayı insanlar kendi aralarında dertleşmeye başladılar. Ekonomik kaygı ortak bir kaygıdır. Kaygı ortaklaşınca insanlar ayağa kalkıyor. İşveren köle gibi çalıştırdığı işçinin kalkışını görünce şaşırıyor. İşçiler ise en iyi kendi eylemlerinden öğreniyorlar. Çünkü işçi kendi durumu aslında çok iyi biliyor, tüm çıplaklığıyla proleterleştirildiğinin tabi ki farkında. Dolayısıyla işçilerin Trendyol gibi başarılı bir direniş örneğinden güç almasına çok da şaşırmamak gerekiyor.

Bu tür eylem ve grevlerin işçilerin sendikalaşmasına nasıl bir etkisi oldu?

Öncelikle sendikalara şu anda bile büyük bir güvensizlik var. Mevcut sendika yönetimlerinin karşısına işçi bir aday çıksa yüzde 100 oranında o işçi kazanır. Çünkü işçiler açısından sendikaların ne denli yozlaştıkları aşikâr. İşçi kimin temiz, kimin kirli ve dalavereci olduğunu bilir. Sendikal yapıların işçileri işten atmak gibi bir kudreti de var, bu işler işveren ile birlikte tezgahlanır. İşverenin istemediği kişi sendika başkanı seçilemez. Ama tabii bu tür eylem ve grevlerin yoğun olduğu dönemlerde sendikaların üye sayılarının arttığını görmek de mümkün.

“SINIF MÜCADELESİ KENDİ İHTİYAÇLARINI BİR ŞEKİLDE KARŞILAR”

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Biz bir güç siyasetiyle proletaryanın yer altında köstebek, yeryüzünde kaplan, gökyüzünde kartal olacağı özgün bir siyasal hareketi inşa edeceğiz. En azında şunu sağlayacağız, artık işçiyi bu kadar ezemeyecekler! İşçi sınıfı kendi şahsiyetini ezmeye, onu aşağılamaya çalışan karşısında ayağa kalkmayı öğreniyor. Daha da güçlü dayanışmayı ve kazanmayı da öğrenecek. İşçiler AKP, HDP, MHP’ye oy vermiş, bu bizim gündemimiz değil. İşçinin seçim tercihleri ile onun niteliğini saptamıyoruz. Biz onun sınıf tercihinde sermaye karşısında nerede durduğuna bakıyoruz.

Son olarak kimse kendi kişiliğini abartmasın. Sınıf mücadelesi kimseye bağlı değil. Sınıf mücadelesi kendi ihtiyaçlarını bir şekilde karşılar ya da yaratır.