Romanlar kaç sayfa olmalı?

Abone Ol

Kitapçıya girdiğimiz zaman, rafların çeşitli uzunluktaki kitaplarla dolu olduğunu görüyoruz: Elli sayfadan, bin beş yüz sayfaya kadar değişen boy boy kitaplar çıkıyor önümüze. Bazı romanlar ciltlere ayrılarak üç bin, beş bin sayfaya kadar çıkabiliyor.

Demek ki dünyada standart bir roman ölçüsü yok. Bazı yazarlar uzun, hatta çok uzun romanlar yazmayı seviyor, bazıları ise dertlerini, daha az sayfayla anlatıyor.

Kendi kendinize, acaba bu işin ideal bir ölçüsü olabilir mi diye sorduğunuzda, cevap vermenin olanaksızlığını fark ediyorsunuz.

Eski Amerikan başkanlarından Abraham Lincoln’e “Bir insanın ideal bacak boyu ne kadar olmalıdır?” diye sorduklarında yalın bir cevap vermiş: “Yere ulaşmaya yetecek kadar.”

Galiba bu cevap, edebiyat yapıtlarına da uygulanabilir. Her yazar eserinin uzunluğuna kendisi karar verir. Kimisi, uzun yazmaktan nefret eden J. L. Borges gibi kısa hikâyeler yazmakta bulur kurtuluşu, kimileri de Murakami’nin son romanı gibi 1200 sayfa yazar.

Borges’in hikâyeci, Murakami’nin ise romancı olduğu, romanların da hikâyelerden daha hacimli olması gerektiği gibi bir düşünce ileri sürülebilir elbette. Ama roman ve hikâye arasındaki fark, sayfa sayısından daha başka bir nitelik taşıdığı için, şimdilik bu karşılaştırmayı yapmayalım.

Borges, hiçbir uzun romanı okumaya dayanamadığını belirterek, Don Quixote’yi bile dağınık, gevşek dokulu bir kitap olarak niteliyor.

Ama insan bu noktada düşünmeden edemiyor: Acaba Savaş ve Barış gibi epik bir başyapıt 150 sayfayla, İlyada 120 sayfayla anlatılabilir miydi?

Düşüncesi bile korkunç geliyor insana.

Buna karşılık Kafka’nın Gregor Samsa’sının böceğe dönüşmesi 600 sayfa tutsaydı, herhalde okunması çok zor bir eser çıkardı meydana.

Demek ki iyi romanlar, uzunluklarını kendileri belirliyorlar. İçinde çok karakter bulunan, geniş bir döneme yayılan konuları, özet olarak anlatmanız olanaksız. Çünkü Umberto Eco’nun “yoğunlaştırma” dediği işlemi uygulamak için uzatmaya gereksinim duyarsınız. Ama aynı Eco, eylemin hayattaki gibi bire bir anlatıldığı, öyküleme zamanıyla gerçek zamanın eşit olduğu ürünlere hiç çekinmeden “pornografi” sıfatını yapıştırıveriyor. Çünkü o türde, öyküleme zamanı yok. Eylem ne kadar sürerse, gösteri de (anlatı) o kadar sürüyor.

Bazı romanların gereksiz yere uzatıldığını, yazarın gevezeliği yüzünden yüzlerce anlamsız sayfanın arka arkaya dizildiği “sıkıcı” kitapların yazıldığını da gözden uzak tutmamak gerekir. Burada öznel bir ölçü söz konusu. Eğer bir roman, ne kadar önemli bir konu anlatırsa anlatsın, sizi sıkıyorsa, içinize fenalıklar basmasına neden oluyorsa, en iyisi kaldırıp bir kenara koymaktır. Borges de bunu tavsiye eder ve ekler: “Dünyada okunmayı bekleyen o kadar iyi kitap var ki!”

(Edebiyat Notları’nda sık sık Borges’ten söz etmem belki tuhaf gelebilir ama bence bunun nedeni, Borges’in edebiyatın niteliği üzerine çok düşünmüş ve bunları yazmış olmasıdır.)

Gelelim bir okur olarak benim terchime.

Novella olarak da adlandırılan, mücevher gibi kısa romanlara bayılırım ben. Osmanlı deyimiyle “Ağyarını mani, efradını cami” (Gereksiz ögeleri ayıklayan ama aslolanı anlatan) romanları okumaktan çok zevk alırım.

Bu formatta başyapıtlar yazılmıştır. Bunlardan hemen aklıma gelen bir kaçını saymam gerekirse Ernest Hemingway’in “Yaşlı Adam ve Deniz”, John Steinback’in “Farelere ve İnsanlara Dair”, Garcia Marquez’in “Kırmızı Pazartesi”, Yaşar Kemal’in “Yılanı Öldürseler”, Kafka’nın “Dönüşüm” romanlarını, Cekhov’un uzun hikâyelerini, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”ını sıralayabilirim.

Bu boy kitaplar edebiyatçıların ilgisini çok çekmiş, çok tartışılmıştır. Epey eskiden okuduğum ve şimdi kimin olduğunu hatırlayamadığım bir anı kitabında, yazar, hastanedeki bir başka yazar arkadaşını ziyaret eder ve ona beklenebileceği gibi sağlık durumunu sormak yerine Almanca “Roman oder Novella?” der; yani “Roman mı, kısa roman mı?”

Heyecanlıdır çünkü Alman edebiyatı da Gothe’den, Kleist’a, Hesse’ye kadar kısa roman başyapıtlarıyla doludur.

Aslında zor bir konu bu. Çünkü büyük yazarlar hem uzun hem de kısa romanlar yazmışlar/yazmaktalar. Demek ki konu, dönem ve tanıtılan karakter çokluğu, romanın sayfa sayısını belirliyor.

Ne mutlu, konunun gerektirdiği kadar yazan, ne fazla ne eksik bırakan, deyim yerindeyse edebiyatın altın ölçüsünü bulan yazarlara!

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }