Parayı İngiliz filmine yatıran bir Türk yapımcı

Abone Ol

Durun size film gibi gerçek bir hikâye anlatayım. Taha Altaylı ile bundan yıllar önce sinema dünyasına girmek isteyen bir dostum sayesinde tanıştım. Kendisi Kazakistan’da eneji işleriyle uğraşan bir işadamıydı. Show Business işleri ile uzaktan yakından ilgisi yoktu ancak Türkiye’ye dönmeyi ve yeni işlere girmeyi düşünüyordu. Bir süre sonra bir film şirketi kurdu. İşe bir belgesel filmin haklarını satın alarak başladı. İlk durağı Cannes Film Festivali oldu. Gerçi belgesel film festivalde yarışmıyordu ancak yine de Taha Altaylı Cannes’ın havasını solumak ve film dünyasına girerken büyük oynamak istiyordu. Ardından Entelköy Efeköy’e Karşı filminin yapımcılığını üstlendi. Bu arada hiç acele etmeden yeni imkânları araştırmaya koyuldu. İngiltere’de çekilecek bir film kafasına yattı. Will adlı bu filmde Liverpool taraftarı bir çocuğun 2005’te İstanbul’da oynanan Şampiyonlar Ligi final karşılaşmasına gelişinin hikâyesi anlatılacaktı. İyi senaristler ve uluslararası ünlü İngiliz oyuncularla anlaşıldı. Taha, gerekli fizibiliteleri yaptıktan sonra yapımcı olarak oldukça yüklü bir parayı filme yatırdı. Çekimler bitti ve filmin ilk galası Liverpool’da, Türkiye galası ise dün akşam İstanbul’da yapıldı. Daha ilk günden itibaren çekim hikâyesini bildiğim bu film bu cuma vizyona girecek.
Önceki gün Taha Altaylı ile görüştüm. Bana filmin hikâyesini bir yapımcı gözüyle anlattı. Bu film işine girerken pek çok kişi 10 milyon dolar üzerindeki bütçeyi çok bulmuş, “Türkiye’de film sektöründeki pek çok isim bana bu parayla burada 5-6 film çekebileceğimi, risk almamamı önerdi, dinlemedim” diyordu. İyi ki dinlememiş. Filmi İngiltere’de çektiği için daha çekim başlarken teşvik fonlarından yararlanıp yatırdığı paranın % 25’ini geri almış. Film ortaya çıktıktan sonra 6 aylık bir pazarlık sürecinin ardından filmin haklarını 30 yıllığına SONY’ye satmış. Şimdi sadece Türkiye ve Kıbrıs hakları kendisinde. Buluştuğumuzda gözlerindeki kıvılcım görülmeye değerdi. “Yatırdığımız paranın tamamını çıkarttığımız gibi bundan sonraki filmler için de önemli bir referansımız oldu. Önümüzdeki yıl 40 milyon dolarlık bir Hollywood filmine başlıyorum” diye anlatıyordu.
Taha Altaylı’nın hikâyesi bana çok ilham verici geldi. Sinema sektöründe ne yazık ki uluslararası arenada sadece yönetmenlerimiz ile kendimizden söz ettirebiliyoruz. Nitekim onların pek çoğu da kendi filmlerinin mecburi yapımcısı olarak işadamlığına soyunmak zorunda kalıyorlar. Oysa en az yönetmenler kadar uluslararası arenada oynamaya hevesli ve yetenekli yapımcılara da ihtiyacımız var.
Bugünün Türkiyesi’nde neredeyse bütün yeni yapımcıların televizyon kanallarınin peşinde dizi çekme hevesiyle koşuşturduğu bir ortamda neler yapılabileceğine dair çok güzel bir örnek ile karşı karşıyayız.
Unutmayalım ki uluslararası yönetmenlerimiz nasıl oyuncularımıza uluslararası arenanın kapılarını açıyorsa uluslararası başarı sağlayan yapımcılar da yetenekli yönetmenlere ve senaristlere yeni kapılar aralayacaktır. Tabii asıl mesele bu tür girişimleri kişisel başarılardan toplumsal bir teşvik atmosferine taşıyabilmekte. Burada da görev Taha’ya değil Kültür Bakanlığı başta olmak üzere devlete düşüyor. Dedim ya, Taha’nın bu cesur ve vizyoner girişimi çok ilham verici. Evet, Türkiye’de iyi şeyler de oluyor.

Gazeteci blog’ları ile medya mahallesinden kaçış mümkün mü?
İsmet Berkan’ın gün içinde yazdığı yazıları takip ediyor musunuz ya da Serdar Turgut’un blog’undan haberiniz var mı? Peki, Serdar Kuzuloğlu’nun teknoloji ile ilgili gelişmeleri paylaştığı sitesini ziyaret ettiniz mi? Bu üç isim de yıllardır konvansiyonel medyanın içinde düzenli yazılar yazan gazeteciler. Hayatlarını gazetelere yazdıkları yazılar sayesinde kazanıyorlar. Ancak bir yandan da bir gazeteci olarak gördüklerini, merak ettiklerini ya da gazeteye sığdıramadıklarını kendi blog’larında paylaşıyorlar. Üçünü diğer blog yazarı gazetecilerden ayıran en büyük özellik, bunu kendilerine iş edinmiş olmaları. Yani 2 gün yazıp, 5 gün kaytarıp sonra akıllarına estiğinde birkaç satır yazıp bırakmıyorlar.
Medyada oluşan bu yeni trendin bilmem ne kadar farkındasınız? Biz gazeteciler bugüne kadar hep patronlara bağımlı olarak çalıştık. Onların sınırları ve istekleri kadar özgür olabildik. Oysa şimdi günlük yazı yazan gazetecilerin bile kendilerine ait blog’ları var. Belki size cesurca gelebilir ama bu blog’larda köşelerinde olduğundan çok daha özgür ve çok daha renkli takılıyorlar.
Üzerlerinde herhangi bir patron baskısı olmadığı gibi okur baskısı da yok. Yıllardır yeni medyanın basılı kâğıttan çok internette gelişip serpileceği yönünde iddiama en güzel üç örnek bu blog’lar. Medya mahallemizden yani bir anlamda buralardan tünel kazıp kaçış planı hazırlıyormuş gibi bir halleri var. Ancak kaçış için erken zira tamamen ‘duygusal’ küçük bir meseleyi halletmeleri gerekiyor. Bu blog’lar hâlâ kendilerini döndürebilecek reklam alamıyor, yani para kazanamıyorlar. Yakın bir zamanda bu da çözülürse ki çözüleceğine eminim, asıl yeni ve alternatif medyanın işte bu blog’larda ya da sitelerde doğacağına inanıyorum.
Benim hâlâ umudum var.

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }