Hayat öylece bitiveren bir şey ise bir ülkede artık yaşayanlar tam olarak yaşıyor sayılır mı? Sayılmaz. Sayılmamalı. Onur Yaser Can'ın hikayesi içimizi yakıyor Tanıyanlar ne kadar naif olduğunu anlatıyor, nasıl ince cam gibi kırılgan. Nitekim kırdılar. Onur Yaser Can'ın hikayesi bu ülkede yaşayan herkesin eteklerine yapışacaktır. Öylesine ölüvermek olmamalı çünkü. Öylesine yaşamayan biri için hele. Hiç de öylesine yaşamayan biri için...
Onur Yaser, 1982 Ankara doğumlu, müzisyen, ressam, dalgıç ve ODTÜ mezunu bir mimardı. 2 Haziran 2010 tarihinde İstanbul’da narkotik polislerin CMK 250. madde kapsamında yaptıkları teknik takibe takıldı ve esrar satın aldığı gerekçesiyle yakalandı. Yasal zorunluluğa rağmen, yakalandığı ailesine bildirilmedi. Giriş doktor raporu alınmadı. İfadesi savunma avukatı olmadan alındı. Savcının gözaltında tutma kararı olmamasına rağmen, yasadışı bir şekilde nezarette tutuldu, çırılçıplak soyuldu, cinsel tacize maruz bırakıldı, acı içinde bağıran insan sesleri dinletildi, tokatlandı, hakarete uğradı. Polislerin isteği doğrultusunda ifade vermesi ve muhbirlik dayatıldı. Çıkış doktor raporu, Yakalama ve Gözaltına Alma Yönetmeliği ve İstanbul Protokolü'ne aykırı olarak işkence şüphelisi polislerin huzurunda alındı ve yine hiçbir yasal dayanak olmadan tekrar emniyete götürüldü.
İfade ve tutanakların bir kopyası kendisine verilmedi. Ertesi gün ‘tarih hatası’ sebebiyle tekrar emniyete çağrıldı. İfadesine ve tutanaklara ekler yapıldı, zor ve tehdit yoluyla imzalatıldı. Günlerce teknik ve fiziki takip altında tutuldu. Avukatının dosyaya ulaşması, gizlilik gerekçesiyle engellenmeye çalışıldı. Yine yasal hiçbir gerekçe olmamasına ve hukuk dışı olmasına karşın 3. kez ifadeye çağrıldı. Onur Yaser, 3. kez ifadeye gideceğini öğrendiği 23 Haziran 2010’da kendini çırılçıplak bir halde evinin penceresinden attı. Hemen bir gün sonra 25 Haziran 2010 tarihinde, öldüğünü bilmelerine rağmen onu yakalayan polisler, ona zorla imzalattırılan sahte belgelerle bağlı oldukları Cumhuriyet Savcısı'na iddianame düzenlettirerek hakkında dava açılmasını sağladılar.
Ailesi “Neticesi sebebiyle ağırlaşmış işkence, görevi kötüye kullanma, cinsel saldırı“ nedenleri ile polisler hakkında suç duyurusunda bulunduğunda sadece emniyetin giriş çıkışı, banko önleri ve merdivenlerinde bulunan kameraların, olaydan 1,5 ay sonrasına ait görüntüleri incelendi ve savcılık tarafından takipsizlik kararı verildi. Ailesi avukatları vasıtası ile polisler hakkında verilen takipsizlik kararına itiraz etti. Şimdi mahkemenin bu itiraza vereceği cevap bekleniyor. Ancak ifadesinin değiştirilmesi sebebiyle polis memurları Soner Gündoğdu ve Salih Bahar hakkında “Resmi belgede sahtecilik” suçlamasıyla dava açıldı.
Davanın ikinci duruşması 22 Kasım’ da İstanbul’da yapıldı. Davada mahkeme işkence davasını Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmesine karar verdi ve duruşma 3 Mart 2012 tarihine ertelendi.
Şimdi Onur Yaser'in sevdiklerinin önünde yeni bir bekleyiş var. Anne Hatice Can yaptığı açıklamada şöyle diyor: “Çocuğumun el yazma notunda nasıl işkence gördüğü var. Çırılçıplak soymuşlar, yere çöktürmüşler, çırılçıplak halde duvara yüzü dönük şekilde saatlerce bekletmişler, sürekli ağlayan ve yalvaran bir çocuğun sesini dinletmişler... Ben oğlumun cinsel saldırıya maruz kaldığına eminim."
Baba Mevlüt Can ise sadece “Bizim oğlumuz ne intihar edecek, ne kendini atacak bir çocuktu. Ona işkence yapanların eline bir daha geçmemek için canına kıydı. Olan bu” diyebiliyor.
Onur Yaser'in sevdiklerinin çağrısına kulak verin:
“Bizler bütün bu yaşananlara itiraz ediyoruz. İşkencecilere, koruyucularına, adil ve şeffaf bir hukuki süreci karartanlara, bu oyunu bozacağımızı ve adalet yerini buluncaya kadar bu davaların takipçisi olacağımızı haykırıyoruz!”