Öyle deli gibi esme başım dönüyor

Abone Ol


*Perşembe günü Sabiha Gökçen’den kalkan İstanbul-Mykonos uçağına bindiğimizde uçaktaki tek çocuğun bizimki olduğunu fark ettim. Oysa yaş ortalaması 40 civarında gezinen diğer yolcuların da muhtemelen birkaç tane çocuğu olmalıydı. Anlaşılan Ege’nin bu en güzel ve en çılgın adasına gelirken yanlarına çocuklarını almamayı uygun görmüşlerdi. Mykonos Havaalanı’na iniş yaptığımızda daha önceki tecrübelerime dayanarak pasaport kuyruğuna doğru koşturup sıranın başında yer tutuyoruz. Yunan gümrük polisi her zamanki gibi bir başka yeni gümrük polisine sistemi nasıl kullanacağını tek tek anlatırken açık tek gişenin önünde yaklaşık 300 kişilik bir kuyruk oluşuyor.
En başta olmamıza rağmen 30 dakika süren bir bekleyişten sonra Mykonos’a giriş yapıyoruz. Otele giderken güler yüzlü şoförümüzle sohbete Yunanistan’daki ekonomik krizden giriş yapıyorum.
“Ekonomik kriz Yunanistan’ı etkiledi mi?” soruma, “Kriz Yunanistan’ı etkiledi ama henüz buraya gelmedi” diyor. Gülüyoruz. 

*Bazı Türkler neredeyse uçaktan iner inmez soluğu Pisauru Plajı’ndaki Nammos lokantasında alıyor. Biz adaya gelişimizin ertesi günü gidiyoruz. Size biraz bu restoranı tarif etmeliyim. Pisauru Koyu Mykonos’un bir anlamda ‘Türkbükü’sü diyebiliriz. Mavinin her tonunu görebileceğiniz berrak bir denizi var. Koyun içi lüks teknelerle dolu. Farklı boylarda yaklaşık 30 tekne koyun açıklarına demirlemiş. Nammos’un plajına da restoranına da girmek için önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Şaka değil, eğer rezervasyonunuz yoksa sahilde fok balıkları gibi üst üste yatma düzenini andıran yüzlerce şezlongdan herhangi birine ya da tıklım tıkış restoranına giremiyorsunuz. Belki de bu yüzden restoran kısmında yerleri organize eden Yorgo (evet, burada her iki kişiden biri Yorgo) ve sahilde şezlongları ayarlayan Yannis (diğer yarısı da Yannis) bir Coen filminden fırlamış gibiler. Ağır adımları, uzaklara dalıp giden bakışları ile ‘Kim bu ağır abiler?’ dedirten karizmalarından yanlarına yaklaşabilene aşk olsun. Aylar öncesinden yaptığımız rezervasyon sayesinde restoranın önünde yaklaşık 30 dakika bekletildikten sonra masamıza otururken etrafımızdaki diğer Türkler gibi mutlu ve mesuduz. 

*Yunan adalarında son birkaç yıldır yemeklerde rose şarap içmeyeni dövdüklerinden şüpheleniyorum. Sanırım bu nedenle magnum yani 3 şişenin bir araya geldiği büyük şişelerdeki şaraplar masaların üzerinde uçuşuyor. Türkiye’de yaz aylarında öğlen yemek yeme kültürü pek yok ancak Yunan adalarında oldukça yaygın. Burası Mykonos’un dünya çapında ünlü restoranlarından biri. Masaların çoğunu Türkler doldurmuş durumdalar. Yüksek sesli popüler bir müzik yeri göğü inletiyor. Hiç kimse halinden şikâyetçi değil. Birazdan mezeler bitip hamur olmasına fırsat verilmeyen diri makarnalar da yenilince müziğin ve rose şarapların katkısıyla herkesin keyfi yerine geliyor. Hem de ne gelmek... Saat 17.00’ye doğru hemen her masanın üzerinde birileri göbek atıyor. Türkiye’de asla göremeyeceğiniz bir eğlence bulutu mekânın üzerinde dolaşıyor. DJ coşkuyu veriyor da veriyor... Eller havada! 

*Akşam günbatımı için Caprice’e doğru yürüyoruz. Mykonos’un simgesi 4 adet yel değirmeninin önünde genç âşıklar fotoğraf çektiriyor. Güneş hırçın esen rüzgâra aldırmadan maviliği kuzu kuzu dalgalandıran Akdeniz’in üzerinde batmaya hazırlanıyor. Burası adanın ‘Küçük Venedik’ denilen kısmı. Dalgalar ayaklarımızın dibine vurup beyaz köpüklerini bizlere sıçratıyor. Caprice’in önündeki birkaç sandalye çoktan kapılmış. Olsun, içeri geçiyoruz... Adanın her yerinde olduğu gibi burada da Türkler birbirlerinin fotoğrafını çekiyor. 

*Yunan adalarını ilk kez sanırım 90’ların ortasında gezmiştim. Sırt çantamla Yunanistan’ın Pire Limanı’ndan bir feribota binerken oldukça heyecanlıydım. Elimde rehber olarak Lonely Planet vardı. Kalacağımız otelleri, gideceğimiz restoranları bütçemize göre hep oradan seçiyorduk. Saatlerce feribot bekliyor ve ucuz otellerde sabahlıyorduk. Yolculuğa çıkan sırt çantalıların ilginç bir dili ve dayanışması vardı. Bugün Mykonos’ta etrafta hemen hiç sırt çantalı turist gözükmüyor. Bu durum sanırım bir tek bana garip geliyor. 

*Gece vakti Mykonos’un yerleri beyaza boyanmış sokaklarında dolaşırken yıllar içinde hiçbir şeyin bozulmadığını görüyorum. Elimde olmadan Bodrum-Mykonos karşılaştırmasına girişiyorum. Bodrum’un ana caddesindeki dükkânların bile her 3 yılda bir el ve içerik değiştirdiğini düşünürseniz burası oldukça istikrarlı bir ada. Her yer tertemiz. Pırıl pırıl. Etrafta gözlerinizi rahatsız eden tek bir bina yok. Yunanistan’da bizim kokoreç ya da çorbacıların yerini krepçiler almış. Hemen her köşe başında bir krepçi dükkânı göze çarpıyor. Herkesin keyfi yerinde gözüküyor. 

*Adını bilmediğim bir koyda denizin kenarında oturmuş uzaklara dalıp gidiyorum. Hırçın bir rüzgâr huysuzca tenimi yalayıp geçiyor. Denize ilk soktuğumda üşüyen ayaklarım yavaş yavaş suya alışmaya başladı bile... Gökyüzünde pırıl pırıl bir güneş, sevgilinin öpücüğü gibi yanaklarıma dokunuyor. Bir an aklıma oğlumun gülümsemesi geliyor. Gözlerimi kapatıp başımı yukarıya kaldırıyorum, Tanrı’ya teşekkür ediyorum.

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }