Bu ülkede eli kalem tutan, eleştiren, konuşan pek çok kişi şu ya da bu noktada, şu ya da bu şekilde aynı durumla karşı karşıya kalmıştır.
Hakkında soruşturma açılmış, bunların bir kısmı kovuşturmaya dönüşmüş, kovuşturmaların bir kısmı da mahkumiyetle sona ermiştir.
Bu uygulamaların, ülkedeki demokrasinin ahvali açısından önemli bir kriter oluşturduğuna şüphe yoktur.
Demokratikleşme süreci, yasal değişiklikler bu tür olayları bir ölçüde azalttı, ama yok etmedi.
Atılan adımlar gerekliydi, ama yeterli olmadı...
Son örnek Neşe Düzel'le ilgili.
Malum, Neşe Düzel bu ülkenin açık ara en iyi röportajcısıdır.
İyi gazeteciler iyi sorular, gerçek sorular sorar, somut gerçeklere değer, "siyaset/ilke", "algı/demokrasi" bağ kurarlar.
Düzel'in pek çok röportajı gerek konusu, gerek kişisi, gerek içeriğiyle böyle bir işlev yerine getirir. Siyasi alanı kuran, demokratik dili ören gazetecilik faaliyetleridir bunlar.
Türkiye'nin asker meselesinde, çeteler konusunda, Ergenekon sürecinde Neşe Düzel röportajları böyle bir rol oynamıştır...
Şimdi aynı rolü Kürt sorunu açısından yerine getiriyor.
Savaş lobileri, görüşme içerikleri, resmi politikaların perde arkasına el atıyor.
Kürt meselesinin asayiş alanından siyaset sahasına taşınmasını sağlayan gazetecilik faaliyetlerinde önemli bir yer işgal ediyor...
Ve kovuşturuluyor...
Evet tam da sıraladığımız nedenden ötürü, Terörle Mücadele Yasası'ndan, "bölücülük" suçlamasıyla yargılanıyor.
Suçu PKK'nın Avrupa sorumlularından Zübeyr Aydar ve Remzi Kartal'la mülakat yapmak...
Sadece bu örnek bile, bu ülkede demokrasi, düşünce, ifade özgürlüğünün önündeki baskıcı engellerin kalktığını söylemenin anlamsızlığına işaret eder...
Demokrasi bir anda tesis edilmiyor, demokratikleşme süreçleri bir atımlık hamlelerden oluşmuyor.
Türkiye hala Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde hakkında en çok şikayet olan ülkelerden birisi...
Hala her yıl birkaç önemli mahkumiyetle karşı karşıya kalıyor...
Türkiye'de hala mevcut yasaları devletçi, yasakçı bir bakışla ele alan savcılar, mahkeme heyetleri var...
Bu yasakçı adli refleksi kuvvetlendiren, milli duruş telkin eden başbakan-basın görüşmeleri var...
Türkiye'de hukuk devleti gerekleri çerçevesinde değiştirilmeyi bekleyen TMY gibi kanunlar, TCK 301, 305 gibi maddeler var...
Söylemekle olmuyor...
Dün yazdık:
"Başbakan sıkça demokrasiden ve demokratikleşmeden taviz verilmeyeceğini söylüyor, bu söz demokrasinin içi ancak siyasetle, demokratik siyasetle doldurulduğu takdirde karşılığı olacak bir sözdür."
Hatırlatalım:
Bu ülkede ne zaman Kürt sorunu sıkıştırsa, daha doğrusu ne zaman devlet ve siyasi iktidar asayiş duruşunu öne çıkarırsa, bu tür yasakçı uygulamalar artar ve araba inanılmaz bir süratle "geri vitese" geçer...
Tekrar edelim yasakçı adli refleksin önünü ülkede siyasi atmosfer açar, siyasi iktidarın yasakçı telkinleri, ürettiği asayiş tedbirleri iklimi açar...
Neşe Düzel davası buna açık bir örnektir...
Bu demokrasi açısından ayıp bir davadır, siyasi sorunların siyasi çözümünü engelleyecek mantığın ürünü bir davadır, siyasal ve toplumsal sorunları devlet alanına hapseden bir davadır...
Yasa, kafalar, zihniyet değişmezse Türkiye gerçekten ciddi sıkıntılar yaşar...