Prof. Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’yu da hedef alan tutuklama dalgasının sürdüğü günlerdi... Gözaltılar genişliyor, “operasyoncu” dile yatkın gazete ve TV kanalları, polisten servis edildiği anlaşılan ve pek inandırıcı görünmeyen “belgeler” ve “iddialar” yayınlıyorlardı.
Bu gazeteleri okuyan, kanalları seyreden kitlenin büyük bir bölümünün zihninde, tutuklanan kişiler hakkında “Vay be, neler neler yapmışlar...” düşüncesi uyanıyordu muhtemelen. Neyle suçlandığını bilmeyen ve dosyaları kendilerine gösterilmeyen insanlar hakkında medyaya “belge”(?)ler servis ediliyor, tutuklama dalgalarına uygun bir psikolojik ortam yaratılıyordu.
“Servis” geleneği
Bu girişi neden yaptım? MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın “şüpheli” sıfatıyla savcılığa çağrılmasının ardından yayınlanan gazete ve TV haberleri nedeniyle bazı polis şeflerinin birkaç gündür ifadesi alınıyor. Anlaşılan o ki müfettişler, basına sızdırılan bu tür bilgilerin yasalara aykırı olduğunu sonunda fark ederek soruşturmaya başlamışlar. Muhtemelen İçişleri Bakanı ya da Adalet Bakanı soruşturma talimatı vermiş.
Ne zaman başlamışlar soruşturmaya? Polisler ve savcılar, bizzat Başbakana bağlı MİT Müsteşarı’nı hedef haline getirince. Müsteşarı hedef haline getiren “operasyoncu”lar, MİT hakkında da tıpkı daha önceki durumlardaki alışkanlıkla, çok sayıda “vay dedirten” haberi basına sızdırmışlardı.
Herkes bilir, gazeteciler bilir, polisler ve savcılar herkesten çok bilir ki, devam etmekte olan bir soruşturmanın belgeleri, bilgileri gizlidir. (Öylesine gizlidir ki, çete suçlarında, şüpheliden bile gizlidir). Yayınlanmaları,basına servis edilmeleri suçtur.
Polislerin ve/veya savcılıkların bu suçu sık sık işledikleri, insanları henüz yargılanmadan kamuoyunun algısında mahkum etmeye yönelik hamleler yapmaktan çekinmedikleri bir gerçektir. Tabii bazı gazeteciler de bu süreçte “servis işi”ni üstlenirler.
Örneğin, Ergenekon davasının ilk döneminde, karşılıklı bir bilgi ve belge savaşı yaşandı. Tabii, Ergenekon sanıklarının arkasında, ilk soruşturmalar döneminde, çok ciddi bir medya desteği vardı. “Karşı belgeler” üretiliyor ve gündeme getiriliyor, soruşturmaları kamuoyu önünde zayıf düşürmeye yönelik birçok imkan seferber ediliyordu. Bu şekilde bir dönem karşılıklı bir güç ve belge savaşı yürütüldü. Sonunda inisiyatif “operasyoncular”ın eline geçti.
Tabii, polisin “servis” alışkanlığı yeni başlamadı. Ben kendimi bildim bileli bu yollara başvurulur. Psikolojik savaş, devlet kurumlarının epeyce tecrübeli olduğu bir alandır.
“Operasyon” iktidara yönelince
Polisler ve savcılar, “servis” işini, hükümeti ve Başbakanı hedef alan bir noktaya taşıdılar. MİT’i kamuoyu önünde itibarsızlaştırmaya eğilimli bir “servis” kampanyası yürütüldü. İlk başlarda etkili de oldular.
Operasyon atağı farklı bir boyut kazanmıştı. Hükümet, bu noktada ya geri adım atacak, kendi siyasi tercihlerinin yargı tarafından sorgulanmasına ve (kendi bürokratlarının tutuklanması da dahil olmak üzere) “hesap kesilmesi”ne göz yumacaktı. Ya da “hayır” diyecekti.
Hükümet, MİT yöneticilerini “operasyoncu”lara kaptırmadı. Yargının siyasetin alanı içine uzanmasına izin vermedi.
Tabii, hesaplaşma bununla sınırlı kalmadı. Çok sayıda polis sürgüne gönderildi. Şimdi müfettişler, yasadışı yollarla basına sızdırılan bilgilerin hesabını polisten soruyor.
Bir yurttaşın sözü ile noktalayalım: “Şimdiye kadar neredeydi bu iktidarın müfettişleri?”