Ne değişti?
Yukardaki sözcükler zorunlu göçü yaşamış ve bu göçün etkisini hâlâ yaşamakta olan bir Kürt kadına ait. Geçtiğimiz günlerde Kürt kadınlarının zorunlu göç deneyimini anlatan ‘Ne Değişti’ adlı bir kitaptan alıntıladım. Yeni bir yayınevi olan Ayizi’nden çıkan ortak imzalı bir çalışma bu. Sendika uzmanı Handan Çağlayan, akademisyen Şemsa Özar ve sosyolog Ayşe Tepe Doğan yıllar önce İstanbul’a göç etmiş Kürt kadınlarıyla konuşmuş. İstanbul’un 15 ilçesinde 25 kadın ve kız çocuğuyla yapılan görüşmeler bunlar.
1990’lı yıllardaki toplumsal değişimlerden biri olan zorunlu göç, sayısız Güneydoğulu ailenin evini barkını bırakıp büyük kentlere, Batı’ya doğru yaptığı zor yolculuklarının adıydı. Hatırlayacağınız gibi Kürtleri Batı’ya getirmek ve halkları birbirine ‘kaynaştırmak’ bir zamanların gözde politikasıydı. Her iki taraf için de zor bir süreçti bu. Elbette göç eden taraf için çok daha zordu. En büyük travmalar, tarifsiz kırılmalar bu cephede yaşandı. Göçmen olmanın yanısıra Kürt olmanın bedelini çok ağır ödedi bu insanlar. Yabancı olmak, Kürt olmak, kadın olmak, sürekli olarak hedef haline getirilmiş bir kimliğin içersinde yaşama devam etmeye çalışmak...
Kitap o zorunlu sürecin kadın cephesine bakıyor. Bu surette göç olgusunun yalınkat gerçeğini ve çekirdek boyutunu vermeyi tasarlıyor bize. Özellikle dağlık alanlardan, dağ köylerinden büyük kentlere göçen ailelerin kadınlarıyla yapılan görüşmeler, bu insanların ‘yabancı’ bir alanda, en can alıcı noktada yaşamla nasıl mücadele etmek durumunda kaldıklarının önemli ipuçlarını veriyor. Her ne kadar aynı ülke içersinde olsa da özellikle konuştuğunuz dilin, geleneğin içinden kopartılıp başka bir çevrenin içine çekilmek tarifi zor duyguları da yanıbaşında getiriyor. Bu insanlar büyük kentlere gelmeden önce köylerini alaşağı eden üniformalar içersindeki insanları tanıyorlar ‘Türk’ diye. Bu inancı sivilleştirmek ise, başta dil olmak üzere zaten her yönüyle yabancı oldukları bir diyarda çok zor oluyor. Biliyoruz ki algı tek taraflı oluşmaz. Karşı cephede, yani ev sahibi konumundaki tarafta ise ‘Kürtlerin hepsinin silahlı ve bölücü olduğu’ yönünde bir kanı var. Büyük kentte yaşayan Türk insanı da Kürtleri bu önyargıyla algılıyor, bu algının üzerine yaşamı inşa ediyor. İnşa etmek diyoruz ama buna ortak bir yaşam demenin ne kadar zor olduğunu yıllar bize gösterdi ve göstermeye devam ediyor.
Sadece insan ilişkileri değil, Güneydoğu insanının ‘modern’, ‘hukuka dayalı’ ve ‘rasyonel’ ilişkilerin yaşandığı bir yer olarak bulmayı ve kendine yer edinmeyi umduğu o kent en baştan onu dışlamış. Neoliberal dalgalanmaların içindeki kent, değil onu kucaklamak, güvencesiz çalışma biçimlerinin ve kayıtdışı ekonominin sarmalıyla daha da yalnızlaştırmış, içine döndürmüş ve kendine benzeyen insanların yaşadığı mahalle aralarına tıkmış onu.
Çalışmada en çok ilgimi çeken husus genç kız ve kadınların, kız çocukları ve annelerinin, küçük kız ve ablalarının yaşadıklarının birbirlerinden ayrıldıkları yönlerdi. Her birinin yaşamöykülerinin yıllar içersinde Türkiye’de değişen, farklılaşan rüzgarlarla değişiyor ve farklılaşıyor oluşuydu. Ortak olan yan ise bir kente tutunabilmenin sert, acımasız gerçeği içersinde, bir yandan kazanıp diğer yandan kaybettikleriydi bu insanların. Bu surette yaratılan belleğin, sürekli olarak yeniden kurulan hikayelerle geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki kırılgan, yaralı temasıydı.
Çalışma, tüm bu kırılmalara rağmen bu kadınların hayata nasıl tutunduklarının öyküsü olarak da okunabilir. Kendilerini kabul etmeyen bir kente nasıl yerleşebildiklerinin öyküsü olarak. Eğitim, bu yaralı teması göreli olarak iyileştirebilen bir araç. Ancak okullarda Kürt oldukları için aşağılanan çocukların, gençlerin yaşadıklarına da dikkat çekiliyor. Kitap, kadınların verdiği mücadeleye, bir de toplumsal cinsiyet rolleri bakımından verilen mücadeleyi de eklemeyi unutmamış. Ailenin fertleri cezaevindeyken çalışmasına izin verilmeyen anneler, evdeki erkek kardeşleri okusun diye eğitimini yarıda bırakmak durumunda kalan kız kardeşler, tekstil atölyelerinde geçirilen uzun ve sigortasız saatler... Eksik kalan neydi diye düşünüyorsunuz.
Sanırım eksik kalan bu insanlara çok görülen yaşama hakkıydı. Kendi olma hakkı.