Mustafa Balbay'ın Silivri sitemi...

Abone Ol

12 Eylül 1980 askeri darbesinin en kötü günleriydi. Mamak’ta kalıyorduk ve koşullarımız insanlık dışıydı. Milliyet gazetesi adına Emin Çölaşan ve Savaş Ay, o günlerde Genelkurmay’dan izin alarak Mamak’a gelmişlerdi. İkisi de hem meslektaşım hem de tanıdığımdı.
Ben o sırada Mamak’ın arka hücrelerindeydim. Emin’le Savaş tutuklularla da konuşmuşlardı. Ancak benim bulunduğum hücrelere geldikleri halde onları görememiştim. Çünkü hücrelerin ortak kapısının açılmasıyla birlikte biz tutuklular sırtımızı kapıya dönüp yere diz çöküyorduk ve başımızdaki asker izin verene kadar yerimizden kıpırdayamıyorduk. Dakikalarca sırtımız kapıya dönük şekilde diz çökerek bekliyorduk.
İşte o sırada Emin’le Savaş, bizim bulunduğumuz hücrelere girmişler ama ben onlara dönüp bakamamıştım. Çok hayıflanmıştım. En azından yaşadığımız korkunç koşulları onlara bir nebze aktarabilirim diye düşünmüştüm. Tabii o günün koşulları içinde benim anlattıklarımı yazamazlar, ben de yazmaları halinde ağır bir dayak yiyebilirdim. Yine de insanlar durumdan haberdar etmiş olurdum. Dışarıya dolaylı da olsa bir mesaj iletilmiş olurdu. 

Balbay’ı görmek ve dinlemek isterdim
Adalet Bakanı’yla birlikte Silivri Cezaevi’ni dolaşırken o günleri hatırladım. Hücrede yaşamanın ne anlama geldiğini yanımdaki gazeteci meslektaşlarıma anlatmaya çalıştım.
Silivri Cezaevi’ne Adalet Bakanı Sadullah Ergin’le birlikte giden gazetecilerdenim. Eğer bakanlık izin verseydi ve tutuklu bulunanlardan bizimle konuşmak isteyen olsaydı tabii ki görüşecektik. Onların yaşadıkları koşulları birebir kendilerinden dinleyecektik.
Mustafa Balbay, haklı olarak bize sitem ediyor: “Karşılıklı kabulle kimi tutuklularla görüşmeden Silivri yorumu yapamayız” dememizin doğru olacığını söylüyor.
Doğrusu ben kendi açımdan tutuklular bu koşullarda bizimle görüşmek isterler mi diye bir tereddüt geçirdim. Balbay’ın ‘karşılıklı kabulle’ vurgusunu da akıl edemedim. Bu açıdan da sitemini yerinde görüyorum.
Zaten geziye katılan gazetecilerin çoğu, “Tutuklularla görüşmeden yazdık bunları” dediler. Bunun hayati bir eksiklik olduğuna dikkat çektiler.
Terörle Mücadele Kanunu’ndan yargılanan tutuklulara uygulanan ‘tecrit’ siyasetini insan haklarına ve adil yargılamaya aykırı gördüğümü orada da söyledim, çıktıktan sonra da yazıp anlattım. 

Gitmese miydim?
Peki, kendime Adalet Bakanı’nın davetine uyup Silivri’ye gitmese miydim diye sorduğumda, cevabım değişmiyor. Ben yine de giderdim. Çünkü bu gezi nedeniyle Silivri Cezaevi’nin koşulları, özellikle hücre sistemi ve tecrit uygulaması gündeme gelmiş oldu. Yaygın tutuklama operasyonları yeniden masaya yatırıldı.
Tabii koşullar 12 Eylül askeri darbesindeki koşullar değil. O zaman gazetelerin ne yazacağına darbeciler karar veriyordu, zaten birçok gazeteci yazı yazamıyordu. Bugün içeride de olsalar gazeteciler düşüncelerini aktarabiliyorlar, gazetelerindeki köşelerini kullanabiliyorlar. Cezaevindeki tecrit koşulları eleştiriliyor. Adalet Bakanlığı bu yönüyle bir ölçüde denetim altında tutulabiliyor. (Gezi nedeniyle gazetecilerin yazdıkları da geniş bir eleştiri konusu olabildi.)
Buna rağmen Balbay’ın sitemine hak veriyorum. Yaşadıkları koşulları onların dilinden aktarabilmeliydik. Hastane, yemek ve diğer yaşamsal şikâyetleri onlardan dinlemeliydik. Bizler, koşullarının kabul edilebilir koşullar olmadığına, sadece cezaevini görerek tanıklık ettik.
Tutuklu vekillerle ilgili kanuni sorunun bir an önce çözülmesini ve hepsinin Meclis’teki yerlerini almasını isterim.
Türkiye’nin sürekli bir ‘operasyon devleti’ gibi yönetilmesini, inandırıcı olmayan gerekçelerle sürdürülen yaygın tutuklamaları dün eleştiriyordum, bugün de eleştiriyorum.
Öte yandan Ergenekon, Balyoz, Kafes davalarını, içindeki yanlış uygulamalara rağmen -militarizmle ve darbecilikle mücadelenin gereğine inanan birisi olarak- önemsemeye devam ediyorum.

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }