Murdoch Siyaset Değil Yazının Kısalığına Bakar

Abone Ol

Bütün dünya Murdoch İmparatorluğu’nu tartışırken, medya devinin en önemli gazetesi Wall Street Journal’ın yorum editörü Robert Pollock, Milliyet’e Murdoch’la çalışmanın nasıl olduğunu anlattı

Belki, bambaşka sorunlarla cebelleşen Türk medyası çok uzak, hatta bizler için fazla lüks bir tartışma bu. Ama demokratik bir ülkede medya-siyaset-iktidar ilişkisinin nasıl olması gerektiği konusunda ufacık bir kaygınız varsa, İngiltere’deki Murdoch skandalının detaylarını kaçırmayın.

Orson Welles’in “Vatandaş Kane” filminden bu yana modern zamanların değişmeyen gerçeği: Medya patronları dünyanın her yerinde aşırı güç vehmedilen, haklarında bir sürü komplo teorisi üretilen ve bu yüzden de kamuoyunda “sevilmeyen” isimler olmaya mahkumdur.  Ancak pek azı Avusturalya asıllı dünya devi Rupert Murdoch kadar hışım çeker.

İngiltere’deki telefon dinleme skandalı, dünyanın dört bir köşesine yayılmış Murdoch imparatorluğunu sarsmaya devam ediyor. İş İngiltere’de bitmeyecek gibi. İngiliz Parlamentosu’ndaki soruşturma, Fox News, New York Post, Wall Street Journal gibi Murdoch’un Amerika’daki gazetelerine de sıçrayabilir.

Bu arada medya devinin en etkin gazetesi Wall Street Journal’da geçen hafta çıkan bir yazı,  çok konuşuldu. Murdoch’un 2007’de satın aldığı WSJ, bir milyonu geçen tirajıyla finanstan siyasete dünyanın en tepesindeki “karar vericilerin” dikkatle okuduğu bir yayın. Bu sektördeki en değerli arsa!

“Gizli gündem olsa bilirdim”

Gazetenin yorum sayfalarının başındaki Robert Pollock,  “İçeriden Bakış” başlıklı makalesinde, sanılanın aksine Murdoch’un “yazıların uzunluğu” dışında gazetenin editoryal çizgisine müdahale etmediğini söylüyordu.

Dün Pollock’a telefonla ulaştım. Murdoch İmparatorluğu’nun ana üssündeki işleyişle ilgili anlattıklarını, harfine dokunmadan aktarıyorum...

Neden böyle bir zamanda Murdoch’u savunmayı seçtiniz?

İnsanlar WSJ’un da “Foxlaştığı”, patronaj etkisi altında olduğunu yazıp duruyor ve bunun gerçekle alakası olmadığını söyleme ihtiyacı hissettim. Murdoch 2007’de gazeteyi satın aldıktan sonra bir gün öğle yemeğinde bizlere yaptığı tek yorum, “Kısa yazıları, uzun yazılara tercih ederim” cümlesiydi.

Yani hiç telefon açıp “Şu siyasetçiyi dstekleyin” ya da “Bir arkadaşım makale yollamak istiyor, gazeteye koyun” dediği olmadı mı?

Asla. Gazeteyi ilk aldığında makamı bizim odalarımıza yakındı ve sık sık karşılaşırdık. (Bazen sayfaları beğendiğine dair bir cümle ederdi) Ama ne siyaset, ne siyasilerle ilgili tek bir yorum yapmadı. Biliyorum insanlar aksini düşünüyor ama durum böyle. Eğer gerçekten gizli bir gündemi olsa, siyaseti gazete üzerinden şekillendirmek istese, yorum sayfalarının editörü olarak bunu ilk bilmesi gereken ben olurdum.

Ama. Murdoch gazetelerinin genelde benzer bir siyasi çizgisi var: sağ ya da muhafazakâr, İsrail yanlısı, vs...

Evet ama biz 25 yıldır öyleyiz. Pozisyonumuz Murdoch aldıktan sonra değişmedi ki. 25 yıldır istikrarlı olarak aynı muhafazakâr çizgideyiz.

“Siyaseti gazeteciler belirler”

Patronlardan talimat gelmiyorsa herhangi bir konuda ne tutum alacağınıza ya da kimin yorum yazılarını basacağınıza nasıl karar veriyorsunuz?

Şubat 2007’den bu yana gazeteye giren yorum ve makaleler benim kişisel sorumluluğumda. Oraya giren her makaleye ben karar veriyorum. Editoryal çizgi de Paul Gigot yönetiminde belirleniyor. Hiçbir zaman da yönetimden, Rupert Murdoch’dan ya da gazetenin önceki sahiplerinden bir yazının konması ya da konmaması için baskı gelmedi. Kimse “Şu adayı destekleyin” demedi. Makaleler, benim iradem ya da gazetenin editorial çizgisine gore belirleniyor. Genelde iyi yazılmış olmaları, konunun gündemde olması, zamanlama gibi faktörlere dikkat ediyoruz. Bazen gazetenin editorial çizgisi dışındaki farklı görüşlere de yer veriyoruz. Ama gazete sahibi karar vermiyor.

Peki gazetenin ediyoryal çizgisi nasıl oluşuyor? Gazetecilerden oluşan bir yayın kurulunuz var. Orda mı tartışılıyor?

Doğru. Bu kurul ve yorum sayfaları, muhabirlerin olduğu haber merkezinden tamamen bağımsız. Amerika’da gazetelerin yorum sayfaları ve haber sayfaları arasında kesin bir ayrım vardır. Köşe yazısı dışında gazetenin görüşü imzasız başyazılarda ifade edilir.

“Murdoch karışmıyor”

 Mesela Eylül’de BM’de Filistin devleti ilan edilecek. Tahminim buna karşısınız. O zaman bu meseleyi kendi aranızda yayın kurulunda mı tartışıyorsunuz?

Doğru. Ama Filistin devlet ilanına karşı tutum belirlediğimiz konusunda o kadar emin olmayın. Konunun iki cephesinde de iyi argümanlar var ve biz iki görüşe de yer veren makaleler yayınladık.

 

Peki medya patronları değil de gazetecilerin bağımsız politika belirliyor oluşunun okur için bir anlamı var mı?

Okurlar okudukları gazetenin bağımsız olarak en iyi değerlendirmeyi yaptığına inanmak istiyor. Gazete sahibinin karıştığını bilmek, o gazeteye olan güveni sarsar. Dediğim gibi, bize karışan olmadı. New York Times’da bu kadar özgürlük olduğundan emin değilim. Biz sadece bağımsız değil bence halihazırdaki en bağımsız gazeteyiz.

Peki bu yazıyı yazmanızı kimse rica etmedi mi? Bir telkin ya da tartışma da olmadı mı?

Hayır. Kimse istemedi. Zor bir karardı. Fakat etrafta yazılıp çizilenler gerçekte yaşananlardan o kadar farklıydı ki, düzeltme gereği hissettim. Gecenin bir vakti uykudan uyanıverdim ve oturup kafamdakileri yazdım.

Sonuçta Murdoch’a haksızlık yapılıyor diyorsunuz. Peki neden?

Bakın Wikileaks’de de etik dışı ve illegal yöntemlerle edinilen bilgiler yayınlandı, hatta bu bilgiler (Afganistan, Irak gibi) bazı yerlerde insanların hayatını tehlikeye attı. Ama NYT gibi gazeteler ahlaken doğru yaptıklarını iddia ederek bu bilgiyi yayınladılar. Medyada sol geleneğin hakim olduğu, sağa karşı bir önyargı olduğu muhakkak. Murdoch da hep sağcı olarak anılıyor. Oysa benim tanıdığım kadarıyla sadece kapitalizm, serbest piyasa ve hükümetlerin hayata müdahil olmaması gerektiğine inanan biri. Ama bunun dışında kişisel anlamda sağcı olduğunu bile söyleyemem.

Onların başı dik bizimki ise eğik...

Biz sustuk, sindik, kendi kabuğumuza çekildik, onlar yılmadı... Dün cezaevindeki meslektaşlarımızın çıkardığı gazeteyi elime aldığımda, bir kaç duyguyu aynı anda yaşadım.

Önce gözlerim doldu. 2011 yılının Türkiye’sine bakın! Sadece Nedim’in, Ahmet’in yazıları değil, Oda Tv’den genç Barış’ların trajikomik tutuklama hallerini anlatan köşeleri, Diyarbakır, Batman, Silivri, Tekirdağ’dan ayrı ayrı yükselen sesler, bu ülkenin “ileri demokrasi” falan olmadığının belgesi. Hüzünlendim.

Bu girişimi yapan Türkiye Gazeteciler Sendikası’na bravo doğrusu. Silivri mahkumları yanında Kürt gazetecileri de unutmamış olmalarına ayrıca sevindim. Çünkü Kürt konusunda resmi teze aykırı görüş ve haber yazdıkları için “terör örgütü propagandasıyla” suçlanan bu meslektaşlarımızın durumu, diğer gazetecilerden farklı değil. Vedat Kurşun’un “Kürt Gazeteci Olmak” yazısı, Tuncay Özkan ya da Soner Yalçın’ın  yazısından daha mı az değerli? Bir zamanlar Anadolu Ajansı’nda da çalışan DİHA muhabiri Hamdiye Çiftçi’nin Bitlis kadın koğuşundaki çocukları anlatan yazısı, insanın içini cız ediyor.

İkinci his, suçluluk oldu. Gazetecilerin zindanlarda olduğu bir ülkede eğlenmek, yazmak, kadeh kaldırmak, televizyona çıkmak mümkün tabii. Mümkün de bazen derin bir utanç kaplıyor içinizi. Görüşlerine hiç katılmadığım ama zindanlara terk edilmiş insanlar “Neden hala suçumuzu bilmiyoruz” diyorlar. Peki bizler iki üç yürüyüş dışında yapıyoruz?

Ve bunu düşünürken içimi bir öfke kapladı. Hayır düzene, baskıya, savcıya falan değil; onların yardakçılarına, medyanın kraldan kralcı, her daim güçlüden yana, vicdandan nasibini almamış tiplerine...

Bu devirde gazetecilik!

Madem konuya daldık, medyadan devam edelim. Milliyet gazetesinin yıllardır “basında güvenin” markası olduğu sır değil. Milliyet Türkiye’nin en çok satan gazetesi değil, ancak araştırmalara göre okur nezdinde en güvenilen gazete.

Nedenini yaklaşık 2 yıl önce Milliyet’e geldiğimde anladım. Burada mutfak sağlam. Gazetenin sıkı muhabirleri ve kuvvetli yazıişleri kadrosu var. Burada asparagas neredeyse imkansız! Sayıca fazla olmasa da muhabirler alanlarında uzmanlaşmış isimler. Gaza gelmeden haberleri sorgulayarak yazıyorlar.

Ne var ki, muhabirler açılan davalardan başlarını alamıyor. Dün gazetede yargı muhabirimiz Musa Kesler’e rastladım. Başındaki yeni davayı anlattı. Olay komik ötesi. Musa, 2009’da Ergenekon sanıklarından Yarbay Mustafa Dönmez’in eşi ve arkadaşlarıyla yaptığı telefon görüşmelerinin, davayla ilgisi olmamasına karşın 3. Ergenekon iddianamesinde çarşaf çarşaf yer almasıyla ilgili haber yapıp, haberde “özel hayatın gizliliği ilkesini gündeme getirdi” ifadesini kullanmış. Topu topu 80 kelime. Ama özel hayatın gizliliğini takmayan hukuk, “Soruşturmanın gizliliği” diyerek Musa’ya dava açmış. 1 yıldan 4 yıla kadar hapis.

Musa tek örnek değil. Ergenekon davasına bakan adliye muhabiri Esra Alus’un başında 40 dava var. 3’ü hapisle sonuçlanmış. Polis ve yüksek yargı muhabirleri aynı durumda. Nedim’in hali zaten malum...

Ne diyeyim. Türkiye’de medya bu kadar özgür işte! Siz siz olun çocuğunuzu gazeteci yapmayın! Neme lazım.

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }