Monşer'in kaçak şarapları!

Abone Ol

Ben yıllardır hem bir gezgin hem de bir gazeteci olarak yurtdışına çıkan sayılı Türk gazeteciden biriyim. Zaten bizim gibi gezgin gazetecilerin sayısı çok da değil. Geçen gün Coşkun Aral ile yurtdışındaki büyükelçiler ve büyükelçilik personeli üzerine ilginç bir sohbetimiz oldu. Her ikimiz de elçiliklerde gördüğümüz çifte standartlardan yakındık. Yurtdışına çıktığınızda Türkiye vatandaşlarına yönelik tamamen büyükelçilerin ya da konsolosların kimliği ile biçimlenen bir şizofrenik yaklaşım mevcut. Mesela Coşkun bir ülkede beş parasız kaldığı bir anda suratına kapanan büyükelçilik kapılarını anlattı. Başka bir ülkede tam tersi yaşanıyor, Büyükelçi bir Türk gazeteci için elindeki tüm imkânları sonuna kadar seferber ediyordu. Ben de defalarca yaşadım. Bir ülkeye gidiyorsunuz ‘Monşer Bey’ burnundan kıl aldırmıyor, suratınıza bakmıyor; bir başka ülkeye gidiyorsunuz, elçilik, büyükelçisinden kâtibine, sıradan Türkiye vatandaşına nasıl hizmet ederim diye yanıp tutuşuyor. Büyükelçiliklerimiz tam bir kişisel çifte standartlar dünyası!
Nitekim bu standartsızlığın bir ürününü son olarak Strasbourg Avrupa Konseyi Daimi Büyükelçisi Daryal Batıbay’ın şarap kaçakçılığında yaşıyoruz. İtiraf edelim ki Batıbay’ın bu kadar çok şarabı bir hamlede devletin kasasına fatura edip Türkiye’ye getirmeye cesaret bile edebilmesi büyük bir cüretin ve özgüvenin sonucudur. Başbakan Erdoğan ‘Monşer’ diye çakınca kızıyoruz ama şu tabloyu görünce gel de “Yuh be Monşer!” deyip kızma! Dışişleri Bakanlığı’nın kendi içinde bir standarda kavuşması şart gözüküyor. “Vatandaşa nasıl davranılmalı”dan bir büyükelçinin Türkiye’ye şarap getirme ya da görev başında şarap tüketme sınırına kadar standartlaşma şart!

Laf taşımam, taş taşırım
İktidara mensup belediye başkanının (Sayın Gökçek!), bir eserinin yıllar önce içine tükürdüğü ya da bizzat Başbakan’ın, eserlerini ‘ucube’ olarak ilan ettiği, iktidar yandaşlarının ise Datça’daki, elleriyle yaptığı şahane Can Yücel mezar taşını kırarak ‘onurlandırdığı’ sevgili dostumuz Mehmet Aksoy’un Polonezköy’de muhteşem bir evi vardır. Muhteşem derken hemen gözünüzde Feryal Gülman tarzı, dergilere özel inşa edilmiş ‘decoration’ evi canlanmasın. Tam tersi, Aksoy’un evi inadına böcek şeklinde yapılmış, ilginç bir mimari yapıdır. Dört bir yanından suların aktığı evinin bir yanında bahçe, diğer yanında ise büyük bir heykel atölyesi vardır. Bahçesindeki mermer taşıyan koskoca vincin üzerindeki “Laf taşımam, taş taşırım” yazısı bile Mehmet Aksoy’un eserlerine sinmiş yaratıcılığı ve içtenliği espri ile bize anlatır. İşte o evde bu akşam geleneksel bir Nevruz kutlaması yaşanacak. Yıllardır benzerini görmediğimiz bir gerginlikte geçen Nevruz’a inat, muhtemelen barış ve dostluk içinde geçen bir gece olacak. Benim de birkaç tanesine katıldığım bu Nevruz gecelerinde o güzel evin bahçesinde her seferinde çok farklı bir atmosfer oluşur. Ateşler yakılır, Mehmet Aksoy’un annesi Antakya’dan özel yiyecekler hazırlayıp yollar, Aksoy’un her siyasi kesimden dostları katılır ve gerçek bir bahar bayramı yaşanır. Her yıl farklı isimlerin katıldığı bu Nevruz gecelerinde Mehmet Aksoy’un sanatının da uzandığı paganizmin derinliklerine doğru derin muhabbetler yapılır. Bu yıl katılımcı kadroya baktığım zaman Türkiye’nin son dönemdeki en muhalif sanatçılarının ortak katılımını gördüm. Muazzez İlmiye Çığ/Mehmet Güleryüz/Levent Kırca/Rutkay Aziz/Ataol Behramoğlu/Tarık Akan/Edip Akbayram/Zafer Erdaş/Suavi/Rahmi Saltuk/Cem Mansur/Hazım Körmükçü/Bedri Baykam/Beril Anılanmert/Doğan Cüceloğlu/Gonca Birol Bahar (ses sanatçısı)/Murat Ertel (Babazula)/Şebnem Sönmez/Orhan Aydın/Müjdat Gezen/Oktay Ekinci/Oktay Belli (arkeolog)/Turgut Kazan/Sadık Gürbüz. Bu kadroya bakınca bu sefer Nevruz gecesi hükümetin kulakları bayağı bir çınlayacakmış gibi geldi. Ne olursa olsun, umarım günden geceye barış dolu bir Nevruz günü geçiririz...

Şehitler ölmez, NATO bölünmez
Dün çocukları şehit babalarının tabutlarına doğru koşarken o soru yine geldi kapıya dayandı: “Sahi bizim 3 dönemdir Afganistan’da ne işimiz var?” Diyelim NATO görevi. Yok mu NATO’nun başka kapıkulu askeri, Kâbil bekçisi? Neden dönüp dolaşıp nöbet sırası “Türk Mehmetçik’e” gelip dayanıyor? Lamı cimi yok; emperyal düşlerle yatanlar işte böyle şehit cenazeleri ile gerçekliğe uyanıyorlar. Önceki gün Afganistan’ın 3 yıl boyunca NATO sivil temsilciliğini yapan Hikmet Çetin, askerlerimizin orada şehit düşme gerekçesini açıklarken Neo-Con’ların sahiplendiği ‘önleyici terör’ kavramına sığınıyordu. Neo-Con’ların bile ruhuna rahmet okunan bir dönemde neyin önleyici terörü bu? İşin tuhafı, aynı programda Saadet Partisi Başkanı Mustafa Kamalak, Abdullah Gül’ün zamanında Afganistan’daki Türk askeri gücüne karşı yaptığı konuşmayı hatırlatıyordu. Oysa sicilindeki nice konuşmaların unutulduğu bir Ankaralılaşma atmosferinde nostaljik hatıralar artık bunlar! Hiç uzatmayıp soracağım, yahu bizim bunca yıldır Afganistan’da ne işimiz var? O binbaşılar, subaylar, astsubaylar ne uğruna şehit düştüler? Daha kaç tanesi, ne uğruna, ne zamana kadar şehit düşecek!

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }