MİT soruşturmasında konuşamadıklarımız

Abone Ol

İsterseniz dünü, bugünü ve yarını ile MİT soruşturmasının perde arkasını anlatayım sizlere: 

MİT- Emniyet Kavgası yeni değil

Az gittik uz gittik ve 15 yıl önce geldiğimiz noktaya yeniden geldik. MİT ile Emniyet İstihbarat bir kez daha karşı karşıya geldiler. Aktörler değişti, bürokratlar değişti, hatta iki kurumun yapısı değişti ama gelin görün ki bu iki kurum arasındaki görüş farklılıkları ve devlette son sözü kimin söyleyeceği kavgası değişmedi. MİT, kuruluşundan bu yana askerlerin ağırlığını koyduğu, kendi konumlandırmasını devlet algısı üzerine kurmuş bir istihbarat örgütü. Bu haliyle devlet içinde devlet gibi bir görünümü var. Emniyet İstihbarat ise özellikle 90’lı yıllardaki atılımı ile sivil idarenin kontrolü altında gözüken bir kurum. Son yıllarda her ne kadar cemaat algısı yaratılmış olsa da sonuçta daha ‘sivil’ bir durumu var diyebiliriz. 15 yıl önceki kavga ile bugünkü kavga arasında genel resme baktığınızda çok da bir fark yok. O dönemi hatırlarsanız Susurluk kazası sonrasında yine ortalıkta Kürt meselesinin nasıl halledileceği tartışmaları ve faili meçhul cinayetler vardı. MİT ile emniyet kavgalıydı. Hatta her iki kurumun kimi yöneticileri karşılıklı davalıydı. Bugün gördüğümüz kadarı ile yine başrolde Kürt sorununun nasıl halledileceği sorusu var. Ve yine MİT ile emniyet kavgalı. Yargı, emniyet ile omuz omuza soruşturmaları yürüttüğü için daha çok emniyetin yanında duruyor gibi gözüküyor ama yarın ne olacağı da belli olmaz. Malum, burası Türkiye, beş dakikada değişir bütün işler!

MİT’te kim kime hesap veriyor?
“İstihbarat teşkilatlarını yeterince denetleyebiliyor muyuz?” Bu toz duman arasında kaybolan ancak asıl sormamız gereken soru bu. MİT soruşturmasında ortaya atılan iddialar aslında bir istihbarat örgütünün nasıl çalışması gerektiği yönünde de bize pek çok ipucu veriyor. Hrant Dink cinayetinden sonra yazılan kitaplar ve mahkeme süreci ile Emniyet İstihbarat’ın en azından bazı alanlarda nasıl çalıştığını biraz da mecburiyetten öğrendik. Örgütlerin içine yerleştirilen haber elemanları ile kimin hangi düzende irtibat kurduğunu, kime raporladığını, o raporların nasıl ve kimler tarafından değerlendirildiğini artık sokaktaki insanlar bile biliyor. Peki, MİT nasıl çalışıyor, bir bilgimiz var mı? Ne yazık ki yok. Yani PKK içine yerleştirilen bir MİT mensubunun çalışma prensipleri, raporlamayı kimin kime yaptığı, bu raporların ve alınan kararların kimler tarafından değerlendirildiği bir devlet sırrı. Oysa terörle mücadelede çalışmaların içeriği devlet sırrı kapsamına alınsa da biçimi, tam tersi, kamuoyundan gizlenmemeli. Hatta düzenli bir bilgilendirme yapılmalı. Bu işleyiş şeffaf ve denetlenebilir olmalı. Bu teşkilatlardaki yöneticiler de aldıkları kararların doğru ya da yanlışlığı üzerinden hesap verebilmeli. Bugüne kadar MİT, 5 yılda bir genel yayın yönetmenleri düzeyinde ağırlama toplantıları ve internet sitesindeki klişe birkaç cümle dışında bunları hiç kimseyle paylaşmadı. Kapalı bir kutu olarak kaldı. Başbakanlık’a bağlı MİT’in bu kadar dokunulmaz olması doğru değildi. Nasıl Türk ordusu şeffaflaşamadığı için hukuk devreye girmek zorunda kaldıysa burada da benzer bir süreç işlemeye başladı. Buna ‘tam Türk işi denetleme’ de diyebiliriz!



Oslo görüşmeleri kimin fikriydi?
“MİT’in yöneticilerinin aldığı kararların tamamı yasaya uygun mu? Sonuç alıcı mı? Yanlış kararlar sonrasında teşkilatta bir soruşturma yapılıyor mu? Bu soruşturma halkla paylaşılıyor mu?” gibi soruları isterseniz önümüzdeki bir örnek üzerinden konuşalım. Mesela Oslo görüşmeleri olarak anılan ve bugün KCK soruşturmasına da konu olan bu görüşmelerin yapılmasına kim karar verdi? Bu görüşmelerde başarı neden sağlanamadı? Habur rezaletinin sorumlusu kim? Öcalan ile mektuplaşma stratejisi hatalı mıydı? Kim bu sürecin neresinde yanlış bir karar aldı ve uyguladı? Biz bu soruları bugüne kadar sormadık. Sormak aklımızın ucundan bile geçmedi. Oysa tam da bu konuşmalar sızdırıldığında bu soruları gündeme getirmeli ve asıl bunları sormalıydık. İşte kamuoyunun zamanında soramadığı o soruları şimdi savcılar soruyor. Panik yok, yola devam!

MİT’sever gazeteciler ve MİT’in taraf komplosu
Yahu ne kadar çok MİT’sever meslektaşımız varmış aramızda! İfadeye çağrılan MİT’çiler için kopartılan fırtına büyük. “Gazeteciler dokunulmaz değildir” nutuklarını atanların bile katıldığı bir koro, “MİT’çiler nasıl olur da ifadeye çağrılır?” diye ortalığın tozunu attırıyor. “Kanunları değiştirin” diyenlere bile rastladık. MİT’çi dediğiniz kişiler devlet memuru. Dokunulmazlıkları yok. Eğer bir soruşturma varsa onlar da herkes gibi (Hakan Fidan dahil) gidip ifade verirler. Hatırlarsanız bir dönemin MİT Başkanı Teoman Koman çağrıldığı Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu’na gelmeye tenezzül bile etmemişti. Nereden nereye... Tam da MİT’i konuştuğumuz şu günlerde sahte belge düzenleyerek Taraf gazetesi yazarlarının telefonlarını dinleyen, Mehmet Baransu’yu ekipçe takip ettirme görevi veren yöneticilerin olduğu bir kurumdan bahsettiğimizin de farkında mısınız? MİT’in görevleri arasında gazetecilere yönelik bu tür faaliyetler var mı? Varsa hangi yasada var? Yoksa kim verecek bunun hesabını?

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }