Milli

Abone Ol

Biz Türkler, başına "milli" gelen her şeye kutsal muamelesi yapmaya koşullandırılmışızdır.

Semavi değilse, kutsal olan her şeyin dünyevi bir dinsellik kazandığının pek farkına varmamışızdır. Ama kutsal için ölünüp öldürüleceği gerçeğiyle çok sık karşılaştık.

Sonra ideolojilerin yapısını inceleyince onların kısmi, yanlı ve sorgulanmadan kabul edilen (kutsalları olan) dünya görüşleri ya da siyasal öneriler olduğunu öğrendik.

O zaman milliyetçiliğin (nasyonalizm) bizim milletimizi kutsallaştıran, diğerlerini horlayan bir ideoloji olduğunu anladık.

Anlamamızla birlikte kafamızda yeni sorular oluştu. Bizim milletimiz, çoğunu düşman (en keskin kelime "emperyalist"ti) diye tanımladığımız milletlerden daha geri, daha yoksul ve daha yereldi.

Bu fark bizim milli duygularımızı fena halde rencide etti. Geriliğimizi de "geri bıraktırılmış ülke" olmak formülüyle düşmanlara yükledik.

Neden geri kaldığımız konusunda ciddi (milli) bir tahlil geliştirmedik. Şu yabancılar olmasa "damarlarımızdaki asil kan" her derde deva olacaktı ama o adi emperyalistler yok mu?

Bozkurt (saf kan) faktörü

İkinci sorun bizim "millet"ten ne murat ettiğimizdi. Biz millet olarak milli sınırlar içinde yaşayan ve vatandaşlık bağıyla bu ülkeye bağlı herkesi mi kastediyorduk?

Öyle söyleniyordu ama gerçekte öyle değildi.

Devlet teşkilatımız, milli devletin imparatorluk bakiyesinden bir millet yaratma sürecinde bu ülkenin siyaset ve hukuk felsefesine ruh veren Mahmut Esat Bozkurt'un görüşlerini benimsedi.

Bozkurt, 1922-1930 yılları arasında İktisat ve Adalet bakanlıkları yapmış, 1924 Anayasası'nın ve birçok kanunun hazırlanmasında başrolü oynamış, Ankara Hukuk Fakültesi'nin kurulmasına öncülük etmiş olan önemli bir ideologdur.

Mahmut Esat Bozkurt yazı, icraat ve dersleriyle "milli" olmanın ölçülerini belirlemiş ve onlara devletimiz bugüne kadar idare, hukuk ve eğitim alanlarında sadık kalmıştır:

· "En büyük harikamız, en yüksek şerefimiz Türk olmaktır."

· "Türküm ve yalnız Türklük için yaşıyorum. O kadar ki Türk olmasaydım, kendimi dünyanın en bahtsız adamı sayardım..."

· Türk Devleti'nin işlerini TÜRKLER'den başkalarına vermeyelim! TÜRK Devleti işlerinin başına ÖZ TÜRKLER'den başkası geçmemelidir. Yeni TÜRK Cumhuriyeti'nin DEVLET işlerinin başında mutlaka
TÜRKLER bulunacaktır! "


· ''Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların tek hakları vardır hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkıdır. Dost ve düşman hatta bu dağlar bu hakikati böyle bilsin.''

İç düşman faktörü

Birçok kişiye son derece doğal gelecek olan bu önermelerin iki sakıncası var.

1- Ulusal sınırlar içinde yaşayan yurttaşlar arasında ayırım yapıyor ve soy bağı itibarıyla Türk olmayanlar hizmetçi veya köle olmak konumuna indirgeniyor.

Oysa yurttaşlık adından da anlaşılacağı gibi yurdu paylaşan herkesin hakkıdır. Bir hukuk devletinde yurttaşlığa esas olan hukuk bağıdır, kan değil.

Böyle bir tanımın başka sakıncası da "ötekini" veya "düşmanı" içeride tanımlamış olmasıdır. Türkiye'nin bir türlü huzura kavuşamaması, çeşitli etnik ve inanç kümeleri arasında sürtüşmelerin dinmemesi "milli" olanın dar tanımlanması, resmi kimliğin olumladığı Türk ve Müslümanlar arasında bile "uygun" veya "makbul" olanla olmayan arasında ayırımcılık yapılmasıdır.

Bunun en önemli nedeni de kimin Türk ve Müslüman, nasıl bir Türk ve Müslüman olunacağının devletçe belirlenmesidir.

Yani kimseye ne olursa olsun yurttaş olma hakkı hatta kendine göre Türk ve Müslüman olma hakkı tanınmamıştır.

Farkında mıyız bilmem ama bugün süren Kürt, Alevi sorunları ve Ergenekon davaları, makbul kimliğe uymak-uymamak ekseninde uçlara varmış uygulamalarla hesaplaşmadır.

Makbul kimliğin özelliklerinden biri devletine mutlak itaat ise diğeri de vatandaşın durumuna pek bakmadan vatan için ölmektir. Bu konu perşembeye...

 

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }