Ölülere yanarken, öfkeniz patlarken, bazen bir şarkıya bile düşman kesilirken, bazen sessizce içiniz ağlarken herhalde içtensiniz.
Ama siz, evet siz, siz ve siz…
Bakın çok açık söylüyorum; bazen (sık sık) ister istemez ikiyüzlüsünüz!
***
İster iktidar zirvesinde, ister rütbe piramidinde.
İster gazete köşesinde, ister fetva merciinde.
Ölümlerde alt üst olan duygularınız, o çocuklar hayatta iken üst-alt diye diziliyor, diziyor, had bildiriyor ya; hikayemizin böyle acı kalması biraz da o yüzden.
Canlısına kıymet verseniz, kim olursa olsun, canına da kıymet verir; politikanızı, askeriyenizi, açılımınızı, kaçılımınızı, demokrasinizi, cumhuriyetinizi onların hepsi için kılardınız.
Oysa pek öyle yapmadınız; yapmıyorsunuz…
Sadece, ölüm doldurulmuş tabutları; kefen olmuş bayrakları; ruhu huzura kavuşmamış cansız resimleri selamlıyorsunuz.
Oysa, hayatta iken, aranızda iken, emrinizde veya gölgenizde iken de içten, eşit, adil bir “merhaba” istemezler miydi?
Hiç aklınıza, vicdanınıza gelemezler miydi!
***
Adını vermeyeyim.
Zaten ölmedikten sonra siz de merak etmiyor olabilirsiniz!
Mehmet diyeyim mesela; öyle ya, Mehmet’i seviyor, sonuna “çik” bile ekliyorsunuz.
İşte Mehmet de, emir altında ölmeye öldürmeye talim ederek uzman çavuş olmuştu.
Şimdi Yüksekovada’da da olabilirdi; Silvan’da da ölebilirdi.
Ölmedi; hasta diye ölüme terk edildi.
Mehmet’i işe alan TSK, bir yıl önce ona sağlıklı raporu vermiş. Bir yıl sonra bir muayene:
O şimdi lösemi!
Lösemi dediğin kanser; kanser dediğin uzun, zorlu, pahalı tedavi, belki öle yazmak!
Ama dur bakalım Mehmet, kanun var:
“Uzman erbaşlar ve bakmakla yükümlü oldukları aile fertlerinin tüm sağlık işlemleri hakkında TSK İç Hizmet Kanunu uygulanır.”
Fakat kanun bu; durmuyor. Alttakinin üstüne üstüne yürüyor; “Ancak” deyip:
“Ancak, uzman erbaşların hava değişimi ve istirahat süresi toplamı, tedavi süresi hariç olmak üzere… geriye doğru bir yıl içinde üç ayı geçemez. Üç ayı geçenlerin TSK ile ilişikleri kesilir.”
***
Kolayca ölüme yolladığınız, kışlada alçak süründürüp ateş hattında komutan yapabildiğiniz insanlara biçilen insanlık bu.
İster 20’sinde ister 40’ında; ister içten kemirerek ister dağ başında hırpalayarak, uzunca yatıracak bir hastalık yapıştı mı, kesiverirler.
Öldürüldüğünde şehit olarak kutsadığınız “evlatlarınız”; üstünde aynı üniforma, kanser olursa, erken yıpranmış damarı tıkanırsa, 100 metre koşarken az yavaş kalırsa, 15 yıl dere tepe koşturduktan sonra, henüz ölmemiş de azıcık bitkinse, “ilişik” kalamaz artık!
***
Mehmet diyor ki, “Ordudan, işimden attılar. Tedavi de olamıyorum. Şimdi yayladayım, çobanlık yapıyorum.”
Sonra Cumhurbaşkanı şey diyor, Başbakan şey diyor; Genelkurmay Başkanı bir şey, Anamuhalefet lideri başka bir şey diyor.
Siz, belki tüm içtenliğinizle 13 tabuta bakıp ağlıyorsunuz…
40 bin dediğimiz toplam ölü sayısını 50 bin diye telaffuz eden de var artık.
Sanki aradaki o kocaman, kanlar içindeki, genç bedenler ve huzursuz ruhlarla dolu 10 bin fark, kur farkından ibaretmiş gibi!
***
Muhalefet diyor ki, “Komutanlar tutuklandı diye ordunun morali bozuk”…
İktidar diyor ki, “Tam tersine, ordunun morali çok daha iyi”.
Mehmet’in moralini soran dersen, yok ki…
Muayene ediyorlar:
Lösemi ise ordudan atılıp bir dağa gidiyor ölmeye yatmaya…
Sağlıklı ise, ihmallerle ve kalleşliklerle dolu bir dağa gidiyor, ölümüne yanmaya!
Sıvasız evlerin her yandaki çocuklarından on binlerce kişilik bir ölü ordu, aynı toprak altında, bir ötekine karışarak, hayatına, hayatiyetine, hakikatine kıymet verilmesini bekliyor.
Siz de moral diyorsunuz!
Başka bir şey diyorsunuz!
Kendinize değil, bana kızıyorsunuz!
Tamam, bana kızın da, Mehmet’e ne diyeceksiniz?
Hiç utanmayacak mısınız!