Liberalizm ve Sol

Liberalizm ve Marksizm

Bu konuyu kavramsal düzeyde ele almak istemiyorum. Liberal ideolojinin Marksist eleştirisi çoktan tüketilmiş bir tartışmadır. Bu nedenle böyle bir tartışmaya yeniden dönmenin çok faydalı bir konu olmadığını düşünüyorum. Gerçi ben her ne kadar böyle düşünsem de Türkiye siyasi tarihi açısından tüketilmiş bir konu olmadığı da ortada. Marksizm, özgün bir siyasal felsefe, tarihin diyalektik materyalist bir yorumuna dayanan ekonomik ve toplumsal bir dünya görüşü, kapitalizmin Marksist açıdan çözümlenmesi, bir toplumsal değişim teorisidir. 1848 yılında Komünist Manifesto' nun yayınlanmasından günümüze kadar kapitalizmi ret ededenler in düşünsel kılavuzudur. Marksizm bir öğreti olarak siyasal, ekonomik ve felsefi bir bütünlük içerir. Marx’a göre liberalizmin iktisadi görüşü burjuva toplumunun sonsuza uzanacağı savından hareket eder. Liberalizm Modernizmin özgür insanını temel alarak, ekonomik/politik yaklaşımını özgür bireyin varlığını, yani bireyselliği öne çıkararak, bireyin yaratıcılığına yani “hür teşebbüse” dayandırıyor.

Liberalizme göre, ‘hür teşebbüs’ bütün ekonomik faaliyetin öznesidir. Marksizm, tam tersine liberalizmin bireysel ideolojisinin karşısına toplumsal bir bakış açısını öne çıkartır.

Siyasi liberalizm, insanları tek tek bireyler olarak değerlendirir. Her bireyin doğuştan eşit haklara sahip olduğunu, olması gerektiğini var sayar, insan hakları veya evrensel hukuk gibi değerleri öne çıkartır. Bu açıdan bakıldığında gerçekten özgürlük ve demokrasi mücadelesinin en tutarlı savunucusuymuş gibi gözükebilirler.

 Marksizm’in özgürlük, demokrasi gibi kavramlarla ilişkilendirilebilmesi için siyasal liberalizmin ilkeleri ile ilişki kurmasına hiç gerek yoktur. Çünkü Marksizm zaten özgürlükçüdür, Doğanın insanların daha özgür olacağı bir evrene ulaşmak için bir eylem kılavuzudur.

Türkiye solunun Marksizm’le tanıştığı, onu içselleştirdiği tarihsel süreci çok eskilere dayanmaz. Bilimsel sosyalizm ve Marksist kitapların sorunlu çevirilerini de bir tarafa bırakırsak daha çok yetmişli yıllardan sonra daha fazla ilgi alanı oluşturmuştur. Bu tartışmalarda devrimlere öncülük etmiş ‘’usta” diye ifade edilen liderlerin pratik eylemlerini ve yorumlarını yazdıkları kitaplar kaynaklık etmiştir.

Sosyalist hareketler ise Türkiye pratiğinde bu liderlerin üslup ve tarzını kendi pratiklerine yansıtmışlardır. Josef Stalin’e toz kondurulmazken, Marksizm’i savunan Lev Troçki sol içinde dahi kimilerince görülmemiştir.

Reel sosyalizm tartışmaları

Kemalizm meselesi ile yüzleşmeye çok geç başlamış olan sosyalist hareketler sürekli ulusalcılığın etkisinde kalmıştır. Bu etki bazı sol grupları günümüzde devletin kurucu ideolojisi ile yan yana getirmiştir. Bazıları ise bu konuyu geçiştirmek isteseler de Türkiye siyasi pratiği onların yakasını hiç bırakmamıştır. Kürt sorununa söylem düzeyinde sadece ‘’Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” bağlamında yaklaşmışlardır. Ermeni meselesi ve diğer azınlıklarla ilgili konular ayrıca da inanç gruplarının talepleri yok sayılmıştır.

Sovyetler Birliğinin çökmesinden sonra gündeme gelen Reel sosyalizm tartışmaları sonrasında bazı eski Marksistler, Marksist düşüncelerin sonunu geldiğini ifade etmişlerdir. Ve liberallerde kapitalizmin mutlak ve sürdürülebilir bir sistem olduğuna dair düşüncelerini heybelerinden çıkartmışlardır. Devrime ve değişime olan inancını kaybetmiş eski sosyalistler ise bu fikirlerin etkisiyle liberal düşüncelerini kendi sol kimlikleriyle beraber savunacakları bir ortam bulmuşlardır. Türkiye deki sosyalistler açısında 12 Eylül darbesi ve yenilgisinin etkilerini de göz ardı etmemek gerekiyor.

Ara not

Bu siyasal değerlendirmelerin daha ayrıntılı değerlendirilmesi bu yazının sınırlarını aştığını düşünmekle birlikte, önümüzdeki döneme ait demokrat, sol, sosyalist hareketlerin politik yönelimlerinde ortaya çıkan arızalı durumlardan sakınmak için ön düşünceler düzeyinde şimdilik bu kadar da olsa ele almakta fayda olduğunu düşünüyorum. Demokratik hareketlerin dağınık ve etkisiz olduğu dönemlerde birlikte siyaset yapan insanların genel bir hem fikre ulaşmalarının gerektiğini düşünüyorum.

Bu es bölümünden sonra daha güncel değerlendirmelerle konuya tekrar dönersek;

Liberaller ve ÖDP

12 Eylül sonrası demokrasinin sınırlarının giderek daraldığı bir ülkede yeniden ayağa kalkmak için öncelikle demokratikleşeme yi savunmanın haklı gerekçeleri çoktan oluşmuştu. Buna uygun örgütlenme araçları ve siyasal faaliyet artık sosyalistlerinde gündeminde idi.

Bu oluşan gündem siyasal liberallerin özgürlük, eşitlik, insan hakları ve evrensel hukuk gibi konularda öne çıkardıkları söylemler nedeni ile aynı platform yada partilerde çalışma olanaklarını da ortaya çıkarmıştır. Türkiye’de güçlü bir liberal akım hiçbir zaman olmamıştır. Bu nedenle Burjuvazini etkili bir liberal partisi de hiç olmadı. Bu konuda ki girişimlerde Yeni demokrasi hareketi gibi oluşumlarda ülkemizde karşılık görmedi. Liberal eğilimler eski solcularla sınırlı kaldığı için diğer solla aynı zeminde buluşması da kolay olmuştur. Bu bağlamda ÖDP programıyla ve pratiğiyle içerisinde liberalleri de barındıran bir siyasi parti olarak tarihimize geçmiştir.

Burada yanlış olan bir şey yoktur, zaten mücadele hattı sistem içi demokratikleşmeyle sınırlı bir programı kapsamaktadır. Solun geniş bir kesimin kapsayan bu hareket ister kan uyuşmazlığı deyin, ister eski sol hastalıklar deyin, fazla sürdürülemedi. Çünkü Kürt meselesi konusundaki farklı yaklaşımlar ayrışmayı derinleştirdi.28 Şubat muhtırası ve sonrasındaki siyasal gelişmelerde bu ayrışmada etkili oldu. ÖDP’yi de aşan daha geniş birlikteliklere ihtiyaç duyuldu, ancak hem ulusalcı eğilimler, hem de Kürt hareketinin siyasetteki ağırlığı bu yapıyı dağıttı. Özgürlükçü sol bir siyasetin yeni imkânları, arayışları gündeme geldi. Bu haklı ve gerçekçi arayış sosyalistleri ve liberal düşünceye sahip insanları aynı politik faaliyetin içinde kalmalarına neden oldu. Çünkü Kürt meselesinin çözümüne dair TÜSİAD dahil çok farklı kesimlerin raporlar yayınladığı bir siyasal, tarihsel dönem içerisinden geçilmekteydi.

AB Tartışmaları

 AB sürecinin Türkiye üzerindeki etkileriyle birlikte düşünüldüğünde Kopenhag kriterleri demokrasisi yok edilmiş bir ülke için neredeyse umut olmuştu. Bazen tarihsel süreç ‘’çıkarları” çakıştıra biliyor. Küresel şirketlerin Türkiye’nin AB ye girme isteğindeki Maastricht Kriterlerine duyduğu ihtiyaç ile Kürt hareketinin ve demokratların göz ardı edemeyeceği Kopenhag kriterleri Türkiye siyasetinin yönünü AB ye çeviriverdi.

Geleneksel devlet partilerinin AB konusundaki isteksiz ve ketum tutumlarına karşın, Siyaset sahnesine AB’ci AKP çıktı. AKP’nin bu serüveni kısa zamanda iktidar olmasına vesile oldu. Çünkü Erdoğan Kopenhag kriterlerini kastederek Türkiye AB ye alınmazsa Ankara kriterleri olarak yolumuza devam ederiz diyordu. Bu hareket hem yıllardır dışlanmış yok sayılmış mütedeyyin kesimlerin sözcüsü, aynı zamanda küresel şirketlere açık çek veren neo-liberal politikaların savunucusu, bir başka yönüyle de cumhuriyetin kuruluş sürecinden günümüze kadar gelen bir siyasal hesaplaşmanın mücadele zeminini AB süreci üzerinden kurdu. Geniş kesimlerin ve sermayenin itiraz edemeyeceği bu zemin AKP için iyi yakalanmış bir ipucu oldu.

Sırtını AB ye dayayan AKP ipi asıldıkça eski devletin bütün kurumları çatırdamaya başladı. Sosyal demokratlar, sosyal demokrasiden uzaklaştı, sosyalist sol daha da ulusallaştı. AKP karşıtlığı bir türlü sistem karşıtlığına dönüşemedi. Bu dönemde Türkiye’nin temel meseslerinden uzak siyaset yapan muhalefet sürekli kan kaybetti.

AKP sol içindeki liberallerin ilgi alanı olurken, sola bulaşmamış sol ile ilişkisini çoktan kesmiş liberallerinde tam desteğini aldı.

Sol muhaliflerin aciz halleri

Türkiye siyasi tarihinde 367 krizi olarak bilinen oylama, Anayasa Mahkemesinin tutumu, ordunun e muhtıra sı, gibi gelişmeler AKP için yeni hamle olanakları sağladı. Bu yanlış siyasetin siyasal sonuçları AKP yı hep güçlendirdi. Muhalefeti zayıflattı. Mağdur siyasetine yatan AKP sürekli gelişmeleri lehine çevirmeyi başarmış oldu. Sol muhalefet bu yanlış politikalarını hiçbir zaman gözden geçirmedi. AKP’nin güçlenmesine kendilerinin vesile olduğunun farkında bile olmadı.

AKP içerisindeki etkisini iktidar olanakları ile güçlendiren Gülen cemaati entelektüel düzeyi yüksek tartışma ortamları yaratarak AKP siyasetini artık belirler hale geldi. Cemaat üyesi olmak yada cemaat referansıyla bütün kapıların açıldığı bir dönem başladı. ABANT toplantıları bu dönemde hem sol liberallerin, aynı zamanda AKP içindeki liberallerin ilgi odağı haline geldi. Neredeyse bu toplantılara katılmak ve çağrılı olmak ‘’mühim” adamlar ya da kadınlar statüsünü elde ettiler.

Bu süreç Oslo görüşmeleri ve Habur sürecine kadar devam etti. AKP içindeki iç çatışmanın başlangıcı yada devlet içindeki fraksiyonların hamleleri…!! Ne dersek diyelim Kürt sorununda yeni gelişmelerin habercisi oldu. HDP’nin kurulması parti olarak seçimlere katılması ve ciddi bir başarı göstermesi, çözüm süreciyle birlikte karşılıklı açıklamalarla silahların sustuğu yeni bir döneme girildi. Milliyetçi ulusal kesimlerin hoşuna gitmeyen bu dönem devlet içerisin de dirençle karşılaştı. Ergenekon davaları bu direncin bertaraf edilmesi için kullanıldı. Bu dönemde liberaller her gördüğü kişiyi Ergenekoncu ilan ettiler. Sahte düzmece belgeler, ya da gerçek her şey birbirine karıştırıldı. Askeri vesayet artık Türkiye’de son bulacaktı.

2010 anayasa oylaması ile kısmi referandum gündeme geldi bu dönemde AKP yi doğrudan destekleyen liberaller ile sol içindeki liberaller çok etkili oldular ve Yetmez Ama Evet tartışmalarının gölgesinde oylama yapıldı ve anayasa değişti. Demokratik hareketler ve sol ne 367 krizinde nede Anayasa oylamasında doğru tutum alamadı. 367 tartışmasında eski devletin yanında yer almadan Milliyetçi ve ulusalcıların dışında siyasi iktidara tutum alabilirlerdi. Referandumda ise ‘’Yetmez ama evet” sloganına teslim olmaya bilirlerdi. O dönem aslında bu teslimiyeti fark eden EDP, “AKP’ye hayır Referanduma evet” diyerek siyaset üretmesine rağmen kendisini boğucu toz duman olan ortamda ve sol içi saldırgan tartışmaların içinde kaybetti. Doğru tutum; konu anayasa tartışmasından çıktığını gördüğü noktada Ulusalcı ve milliyetçi kesimlerden farklı olarak kendi Hayır’ını ortaya koyabilirlerdi. Muhalif sol her iki dönemde de bağımsız bir tutum belirleyemediler, güçsüz ve etkisizlikleri siyasi iktidarın güçlenmesini sağladı.

Çözüm süreci

Barış döneminde Haziran direnişi ortaya çıktı. Barış ortamının hazırladığı siyasal ortam gerginliğin zayıfladığı demokratik taleplerin öne çıktığı bu dönemde AKP toplum üzerindeki olumsuz etkilerine tepki çığ gibi büyüdü. Bazı liberaller bu eylemlerin karşısında yer aldılar. Absürt açıklamalarıyla gizli ya da açık siyasi iktidara dolaylı destek oldular. Muhalefet açısında önemli bir deneyim olan gezi eylemleri, var olan sol yapılanmalarının kendilerini de sorgulamasına bir vesilesi oldu. Başlangıçta Kürt hareketi Çözüm süreci bağlamında tereddütlü yaklaştı. AKP saldırgan dönemlerinden birini başlatmış oldu, onlarca insanın ölümüne neden oldu.

Türkiye siyaseti AB’ rayından çıkmaya başladı. Önce çözüm süreci Dolmabahçe mutabakatının bozulmasıyla ortadan kalktı. Şiddet sarmalı içinde kitlesel katliamlar başladı.

Suriye’nin iç siyasete etkileri

Suriye iç savaşı “Büyük Ortadoğu Projesi “ kapsamında başlamıştır. 1976 da NASA da üretilen kapitalist/emperyalist düzenin “Yeni Dünya Düzeni” tasarımı çerçevesinde, NATO/CIA’nın “Low Dencity War Strategie” düşük yoğunluklu savaş stratejisi planı kapsamında uygulanan iç savaşlardandır. Irak, Tunus, Libya, Mısır, Suriye hatta Afganistan ve Yugoslavya iç savaşları bu kapsamdadır. Sonrasında Rusya’nın devreye girmesiyle ( Laskiye Limanı ve Rus donanmasının Akdeniz kapısı) emperyalist güçlerin Ortadoğu’da kendi nüfus alanlarını genişletme savaşına dönüştü. Tunus bu süreci kendi iç siyasetinde doğru müdahale ederek kaos sürecini şimdilik atlattı gözüküyor.

Türkiye siyaseti ve iç politikası bu savaşın aşamalarına göre şekillenmeye başladı. Son siyasi gelişmelerle birlikte olası iki yola evirilme ihtimali belirdi. Ya savaş çok şiddetli bir noktaya taşınacak, Türkiye savaşın içinde kendini bulacak, ya da ABD ve Rusya’nın uzlaşmasıyla diğer güçler etkisiz hale getirilecek. Pazarlıklar ve diplomasi nin nasıl sonuçlanacağını hep birlikte göreceğiz. Suriye konusu bu yazının konusu elbette değil, konumuza dönersek Liberaller bu savaşta saflarını Esat karşıtlığı üzerinden kurdular birçok liberal çok kısa sürede Esat diktatörlüğünün sona ereceği beklentisine girdi.

Buna karşılık ulusalcı kesimler ise Esat’ı ve rejimini sahiplenen bir yerde durdular. Esat rejimin devam etmesi, ise Türkiye’yi dengelere oynamaya zorladı. Liberallerin bu konudaki görüşleri elbette değişmedi. Ancak artık AKP’nin iktidarda kalma reflekslerine göre siyaset yapan, özünde liberallerden de kopan eski solcu bazı tipler AKP’nin politikalarına uygun pozisyona geçtiler. Suriye’deki sosyolojik durumu hemen tespit ediverdiler. IŞİD’in ortaya çıkışını, Müslümanlara ve İslam dinine karşı sürdürüle gelen ön yargı ve ayrımcılıktan kaynaklandığını. Müslümanlara karşı duyulan irrasyonel nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve kinin sonucu olduğunu anlatmaya başladılar. İslamofobi açıklaması ile İŞİD meselesinin kaynağını tespit ediverdiler. Böylelikle bilirkişi edasıyla havuz medyasının yüksek ünvanlı uzmanları korosuna katkı sunulmuş oldu.

 Ayrık otunu bilirimsiniz bilmem çok arsız bir ottur. Bahçeye bir girdimi kımıl zararlısı gibidir çok zor temizlersiniz. Bazı ayrık otlarının genleriyle oynanmış galiba, karşı bahçeye geçti mi diğer otlarla iyi anlaşıyor sorun yaratmıyor. Bu tarafa geçti mi bütün hayatı canlılığı tehdit ediyor.

15 Temmuz değerlendirmesi

15 Temmuz çok açık ki İktidar bloğundaki iç çatışmanın ürettiği virüsün, uluslararası bakterilerle de buluşmasıyla ortaya çıkan kavganın kanlı sonucudur. Komplomu? Darbemi? Arbedenin darbeye dönüştürülmek istenmesi mi ? Gibi sorular sürekli hafızaları meşgul etmektedir. Secimle gelmiş hükümetlerin hangi sebeple olursa olsun Askerler tarafında alaşağı edilmesini savunmak akla ziyan bir konudur. Bu konuda AKP karşıtlığı üzerinden siyaset yapanların tutumları bellidir. AKP gitsin de nasıl giderse gitsin diyenlerin çaresizliği siyasete değişik biçimde yansımıştır. Garip gelişmelerde olmuştur. Darbecilikten yargılanan Ergenekon sanıkları ilginç biçimde 15 Temmuz darbesine karşı çıkmışlar ve hükümetin yanında yer almışlardır. Demokratların ,sosyalistlerin, liberallerin ortalama doğal yurdumun insanımızın bu tür girişimlerin yanında olması mümkün değildir. Kaldı ki 28 Şubat, ve e muhtıra dönmelerinde sokağa çıkan tepki gösteren sol kesimler olmuştur. Gariptir 28 Şubatı savunanlar 15 Temmuza karşı çıkmışlardır.

15 Temmuz yükselen halk muhalefetine karşı askerlerin yönetime el koyması değildir. Bu nedenle Kahraman halk darbeyi önledi gibi saçma değerlendirmelerle AKP ye şirin gözükmeye gerek yoktur. Çünkü darbe sürecinin nedeni zaten AKP nin kendisidir.

Darbe sürecinden sonra siyasal sonuçlarının diktatörlüğe dönüştüğünü hep birlikte izlemekteyiz. Durum ‘’Kahraman ‘’ halkın darbeyi önlemesi olsaydı diktatörlüğe bu halk karşı çıkardı.

Böyle bir durum yok siyasi taraftarların sokaklarda boy göstermesinden ibarettir olup biten.

Bu yazıyı ilgilendiren konu ise bazı ‘“demokratların ve solcuların” kahraman halkın darbecilere karşı nasıl direniş yaptıklarını neredeyse öyküleştirme noktasına taşımalarıdır. Bu değerlendirmeler darbeye karşı çıkmanın ötesinde AKP ye mavi boncuk göstererek biz onlardan değiliz, geçmişte Abant toplantılarına katılmışta olabiliriz, bizi affedin iç dökmeleridir. Bu şahısların işi çok zor hem ‘’solcu” olacaksın, geçmişte cemaatin toplantılarında demokratikleşeme adına yer alacaksın, sonrada rüzgâr ters esince kendine uygun zeminler hazırlayacaksın.

Böyle durumlar bu siyasi şahsiyetler için zor durumlardır. Siyasi iktidar bunların durumunu fark etmiştir. Kedi fare meselesi gibi artık oynar sırtını hep sıvazlar nerde ne konuşacağını ve nasıl davranacağına kadar sürecin içine çeker. Olan da zaten bu ,AKP ye karşı birkaç eleştirinin yapılmasının çeşitliliği ile zaten AKP ilgilenmemektedir.

Yeni rejimin inşası

Çözüm sürecinin son bulması ile birlikte Ergenekon sanıkları serbest bırakılmaya başladı. AKP içindeki çatlak büyüdü ve Türkiye 15 Temmuz sürecindeki arbedeye taşındı. Siyasi iktidarın ele geçirilmeye çalışılmasından önce ortaya çıkan kasetler. Ayakkabı kutuları, iç hesaplaşmanın geldiği boyut hakkında geniş bir bilgi veriyordu aslında.15 Temmuzu kontrol altına alan siyasi, iktidar yeni bir durum değerlendirmesi yaparak devlet içindeki ittifaklarını gözden geçirdi. Ergenekon davalarına zemin hazırlayan liberaller ise tek tek tutuklandı.

MHP –AKP yakınlaşması yeni bir rejimin inşasının da başlangıcını oluşturdu. Başkanlık süreci tartışmalarıyla birlik ortaya çıkan cumhur ittifakı kuruldu. Başkanlık sistemini birlikte inşa ettiler. Muhalifler ilk defa en geniş birlikteliği bu dönemde sağladılar. Tartışmalı sonuçlanan referandumda güçlü bir itirazı ortaya koydular.

Sola bulaşık bazı tipler bu dönemde başkanlık sistemine karşı çıksalar da, rejimin demokratik kriterlerden uzaklaştığını ileri sürseler de gözlerinin bir ucuyla AKP nin yeniden AB ye yüzünün döneceği beklentisi içindeler. Hatta Abdullah Gülün daha” demokrat” olduğunu ve AB ci olduğu için muhalefetin ortak adayı olması için bile çaba saffettiler. Garbidir 367 krizinde Gül’e karşı çıkanlarda bu önerinin olabileceğini konuşmaya başladılar. Bunlar AKP’nin çöplüğüne yakın yerlerde otlamayı siyasi tercih haline getirmişlerdir.

HDP Eleştirisi

HDP’nin içende bulunduğu süreç hiç şüphesiz acımasız eleştirilmelidir. Eleştirilerin içeriği elbette önemlidir. Kürt sorununu yok sayan bir yerden yapılan eleştiriler başka bir yere tekabül eder. Bu konuda dinci Kürtlerin önemli bir bölümü AKP nin kıskacı altındadır. Miroğlu, Muhsin, gibileri ve bazı liberal geçinenlerin AKP saflarında siyaset yapmak istemelerini de eklersek, Kürtler üzerine AKP nin ince hesapları devam ediyor demektir. Kürt halkını HDP den koparmak, HDP yi sol muhaliflerden uzak tutmak için teorik arka planının örülmesine katkı sunmak için ‘’Tuz’ ’koktu derler ya onun gibi işler tezgâhlanmaya çalışmanın teorisi yapılıyor. Ve sola deniyor ki Suriye eksenli politikadan uzak durun…,Kürt meselesine bulaşmayın mesajı boşuna değildir.

Daha sonra demeyelim ki eniştem beni niye öptü…!!

Havuz medyası

Havuz medyasının inşası bütün muhalif seslerin bertaraf edilmesi için kuruldu. Ana akım medya olarak bilinen medya kuruluşlarının varlığına bile tahammül gösterilmedi. En son Doğan Medya grubunun el değiştirmesi ve Cumhuriyet gazetesinin ulusalcılara devredilmesiyle bu konuda son nokta konulmuş oldu.

Onlarca internet sitesinin kapatıldığı, sosyal medyanın dahi kontrol altına alındığı bir süreçte siyasi iktidarı eleştirme olanakları neredeyse tamamen kaldırıldı. Yeni gazeteci tiplemeleri ortaya çıktı. Eski devletin bildik akıl hocaları evlerine gönderilirken yeni rejimin akıl hocaları üretildi. Gazetelerden kovulanlar gazeteciler birkaç internet sitesinde yazarak eleştirilerini sürdürmeye çalışıyorlar. Sola bulaşık bazı liberaller bu konuda da sınıfta kaldılar. İktidarın kadrolu bilirkişilerinin yanında ezik kişilikleriyle sözde bazı programların konuğu durumuna düştüler. Gerçek liberallere dahi sahip çıkamayan bu kişilere artık liberal dahi denemediği gibi solla da hiçbir ilişkisi olamaz. Birkaç eleştiri söylemekle çok farklı ses çıkardıklarını, siyasi iktidarla sürdürdükleri diyalogla önemli işler beceren rollerini böbürlenerek anlatma fırsatı bulsalar da, siyasi iktidarın havuzunu doldurmaktan başka hiçbir işe yaramadıklarını aslında kendileri de biliyor olmalıdırlar.

Zor dönem

Rejimin karşısında duran yüzde eli ye yakın genel bir muhalefet vardır. Geçmişte farklı sol siyasetlerde aktif olan onlarca devrimci ve genç insanlar siyasi partilerde örgütlü mücadeleyi tercih etmemektedir. Bunun nedenlerini irdelemek görevimizdir. Toplumdaki hoşnutsuzluk AKP ye destek olan kesimlerde dahi mevcuttur. Bu kesimler dahil herkese ulaşmanın yollarını aramak zorundayız. Bu yazının konusu olan eleştirilerin genel muhalefet için çokta önemi olmadığını düşünüyorum, çünkü bu şahıslar muhalefetin vicdanında zaten mahkûm olmuşlardır. Çünkü Halil Berktay gibileri zaten sola olan düşmanlıklarını çoktan ilan etmişlerdir.

Önümüzdeki zorlu dönem rejimi geriletmek için ciddi siyaset yapma dönemidir. Demokrasi mücadelesi için en geniş birlikteliklerin bir arada olacağı zeminleri güçlendirmek bütün kesimlerin ve bireylerin sorumluluğundadır. Bu sisteme itiraz eden liberaller, demokratlar, sosyalistler, sosyal demokratlar, kadınlar, çevreciler bütün kesimlerin yan yana gelmesi elzemdir. Bunun formülü ve reçetesi yoktur. Sadece uygulama alanı vardır oda sokalar ve alanlardır.

Mevzunun bundan ibaret olduğunu düşünüyorum.

Son söz

“Sapla samanı bir birine karıştırmayalım” deyimi bazı karmaşık konuları açıklamak için kullanılır. Hâlbuki saman saptan üretilir. Cımbızla ayırmaz iseniz mutlaka karışır.

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >