‘Pembe tezkere’ hikayeleri

Her bir hikayenin anlatacağı çok şey var

‘Pembe tezkere’ hikayeleri

PEMBE TEZKERE DOSYASI-3

Ercan Jan Aktaş / Demokrat Haber

Pembe Tezkere dosyasının ilki 14 Şubat tarihinde Ali Can’ın hikâyesi üzerinden yayına girdi. Gelen tepkiler; “çok kolay olmuş, sen bir de bu süreci …’da yaşa” biçiminde oldu. Ali Can belki biraz şanslı, ya da ne yapacağını daha iyi bildiği için daha kolay bir süreç ile tamamladı. Bu her yerde süreç böyle işleyecek anlamına gelmiyor tabi. Çünkü sonrasında iletişime geçen ve de hikâyesini paylaşan her birinin başka deneyimleri var. Ve her bir hikayenin anlatacağı çok şey var.

İkinci bölümde Tuncay’ın hikâyesi 21 Şubat tarihinde yayınlandı. Bu biraz daha farklı ve de uzun bir süreçti. Çünkü ilk muayenesinde “hetero” olmak üzerinden askerlik kâğıdını almış ve gideceği yer de belli olmuştu Tuncay’ın: “İlk muayenelerden geçip sağlam raporu aldım ailem için. Gideceğim yer bile belli oldu. İzmir Yenifoça Komando Er Birliği. Anladığımda dedim ki beni savaşın ortasına salacaklar. Şubedeki bir askerin "Allah yardımcın olsun" demesiyle ne yalan diyeyim bir korku saplandı içime.”

Sonrasında kendi içinde devam eden tartışmalar ile “ben ne yapıyorum?” diyerek gidip bu kez “pembe tezkere”sini almıştı. Tuncay’ın hikâyesi de önce “ailem, çevrem ne der?” üzerinden yürürken sonrasında işin peşini bırakmamak ve de sonunda istediğini almak biçiminde olmuştu.

Bu iki bölümden sonra iletişime geçen ve kendi hikâyelerini paylaşanlardan Can ve Drag’ın (çeşitli kaygılardan dolayı, istedikleri başka isimler ile hikayelerini paylaşıyorum) hikayeleri ile daha konunun başka boyutlarını da irdeleme imkanı oldu. Can’ın hikâyesi ile trans bireylerin Türkiye’deki zorlu yaşamlarını bir kez daha okumak mümkün: “Geçiş sürecinde” değilim, herhangi bir tıbbi müdahale yok bedenimde. Ama toplumun büyük kısmının kafasındaki "penisle doğan insan" görüntüsüne çoğu zaman uymuyorum. Hal böyle olunca sokakta, İstiklal gibi kalabalık bir yerde bile, insanlar rahatça sözlü tacizde bulunma haklarını kendilerinde görebiliyorlar.”

Üniversite öğrencisi olan Can, bütün sıkıntı ve zorluklara rağmen idealleri için mücadelesini sürdürüyor.

“DEVLETİN BANA "HASTA" DEMESİNİ İSTEMİYORUM”

Can’ın hikâyesini diğer yaşanmışlıklardan farklı kılan; “Pembe tezkere almak istemiyorum. Çünkü devletin bana "hasta" demesini istemiyorum. Öte yandan pembe tezkereli olmak Türkiye toplumunda barınmamı son derece zorlaştırır. Pembe tezkere alan insanları gerçek anlamda cesur buluyorum ve politik duruşlarında ötürü son derece saygı duyuyorum” değerlendirmesidir. Türkiye’de bunu yaşayan başka trans bireyler de var. LGBTİ+ ve vegan aktivisti olan Can zorunlu askerlik karşısındaki duruşunu da ; “Ben askere giderek silaha, militarizme hizmet etmeyi asla istemiyorum. Devlet de bunun için bana "ceza" kesiyor haliyle. Adına bedelli askerlik deniyor. Hani şu politikacıların çocuklarının yaptığı askerlik...” bu şekilde diye açıklıyor.

Drag ise bu sürece girişini; “Genel olarak süreç hakkında bilgim vardı ama ne kadar feminen görünmem gerektiği ve ailem ile aramdaki iletişimi nasıl göstermem gerektiği hakkında kafamda soru işaretleri vardı” diyerek açıklıyor. Psikiyatri ile ilk görüşmesini; “bana istediğim raporu vereceğini ama eşcinsellere hastalarmış gibi rapor vermeyi sevmediğini, ben istersem askerliğe uyumsuz raporu verebileceğini barış durumunda askere alınamaz sefer sırasında alınabilir gibi bir rapor hazırlayıp seneye de aynısını verebileceğini söyledi” diye ifade ediyor.

Mersin’de bu süreci yaşamaya başlayan Ural Berk’e; “bana ben kimseye böyle bir rapor vermem” diyen başka bir psikiyatr hekimin sözlerini düşününce işlerin her yerde aynı devam etmediğini rahatlıkla görebiliyoruz. Bu sürece girenlerin hemen hepsi öncelikle daha önceden duydukları, ya da okuduklarından dolayı kaygılı ve endişeli bir adım atıyor. Kimileri süreç içinde bu kaygılarının haklı olduğunu görürken, kimileri de kendilerini de şaşırtan daha kolay bir durum ile süreci tamamlayabiliyor.

“Salı günü heyete gittim, adımın anons edilmesini bekledim, imza atıp parmak basıp çıktım ve bir saate belgem hazırdı. Orda heyetten bir sene erteleme alan biriyle karşılaştım, kendimizce yapılı biri olduğu için vermediklerini düşündük maalesef. Ertesi gün de belgeyi askerlik şubesine teslim edip tam altı günde işlemleri tamamladım” diyen Drag’ın süreci de Ali Can’ın süreci gibi bir hafta içinde tamamlandı.

Bu süreç içinde bana ulaşan mülakatlardan edindiklerimi özet biçimde sıralamak istiyorum:

  1. Kafada bir sürü “acaba?” ile sürece giriliyor. Acaba; “ailem ne der”, “arkadaşlarım nasıl karşılar”, “çalışma hayatım nasıl etkilenir”, “pembe tezkere ile beni nasıl bir gelecek bekliyor” sorularının yanıtını arama uzun bir zaman devam ediyor. Kimilerine cevaplar gelişirken, kimilerinin de hiçbir cevabı olmuyor. “Bir an bu ailem için de olsa hiç kimse için bunu yapmamalıyım diye düşündüm. Çünkü istemiyordum ve o an itiraza karar verdim. Hiçbir bilgi sahibi değildim ve eşcinsel arkadaşım da yoktu bir iki kişi dışında. Onların da bu konularda bir bilgileri yoktu. Ben de bir yerde bu süreci yaşayarak kendi kendime öğrendim.” Zira bütün bunlara dair karşılarında bilinir, net bir tablo yoktur.
  2. Bu süreç başladığında genelde kendisine yakın buldukları bir arkadaşları ile bunları paylaşıyor ve destek almaya çalışıyor. “İnternette çok güncel bilgi olmadığını düşündüm direk bunu deneyimleyen arkadaşlarımla görüşmeyi tercih ettim, Ali Can da bu olayı en yeni tecrübelenen kişiydi ve onunla konuşmadan önce yaptığınız söyleşiyi de okudum ve faydalı buldum.” Bu süreçler genelde verimli oluyor, çünkü birlikte kolektif bir tartışma yürütmek, nereye, nasıl bakılacağına dair destek almak yükünü biraz hafifletiyor.
  3. En zor ve de bilinmeyen şey ise; “sürece başladığımda başıma ne gelecek?” sorusuna net cevapların konulmaması oluyor. Bu konuda bilgilenmek için internet ortamına girdiklerinde karşılarında “pembe tezkere” için içine girilen son derece zorlu, şiddet, aşağılama içeren hikâyeler ile karşılaşıyorlar. “Bu test üç saat sürdü. Aynı soruların tekrarından oluşuyordu. ‘Çocukken silahlarla mı oynardın yoksa bebeklerle mi?’ ya da ‘Tiyatrocu mu olmak istersin yoksa gazeteci mi?’ gibi sorular vardı.” (1) Zira Türkiye’de uzun yıllar bu süreçleri yaşayanlar ciddi travmalar yaşadılar. Bugün bile o yaşadıklarını anlatmak, görmek, hatırlamak istemeyen çok fazla insan var.
  4. Sürece girildiğinde gidilen Askerlik Şubeleri, Aile Hekimleri ve psikiyatrların yaklaşımı birbirlerinden tamamen farklı oluyor. “Ne zamandan beri durumumun farkındasın, ilişkilerini nasıl yaşıyorsun, uzun süreli ilişkin var mı, kimlere açıksın, düzenli kullandığın ilaç var mı, alkol sigara kullanıyor musun?” şeklinde başlayan ve devam eden sorular. Bu aşamada muhataplar genelde ‘kafalarına’ ve de ‘keyiflerine’ göre bir tavır içinde olabiliyorlar. İlk karşılaşmanın üzerindeki etkileri ile ya biraz motive olabiliyorlar, ya da bu süreci zorlu bir şekilde tamamlayabiliyorlar. Çünkü bu süreçteki ‘keyfi’ yaklaşım ve süreç, sordukları sorular hala ciddi şekilde baskı ve şiddet içerebiliyor.
  5. Bu süreç içinde kişinin fiziğine dair oldukça geniş bir anlatı var, “normal” bir erkek tipinde birilerinin raporu alması hemen hemen imkânsız. Kafalarda bir “erkek” tipi var; geniş omuzlar, sakal, bıyıklar içinde birisinin bu süreçleri geçebileceğini hiç düşünmüyorum. Çünkü eşcinsel olmak demek, “kadınsı” bir görünümü gerektiriyor onlara göre. Böyle olunca “normal” ve de “erkek” bedenine sahip eşcinsel bireyler bu sürece girerken ve süreç içinde adeta bir beden performansı içinde kalıyorlar.

Bu sürece girecekler için birkaç kısa öneri yapacak olursam; Öncelikle zorunlu askerliğin kendisinin kişi hak ve özgürlüklerine aykırı olduğunu hep akılda tutmak gerekir. Hiçbir şekilde başka bir birey, kurum, ya da yapı bizi bir saat bir yere kapatsa yasalar karşısında suç işlemiş olur.

Ancak arkasına aldığı şiddet tekeli ile “ben ne dersem o olur, istersem seni bir yıl, istersem üç yıl senin yaşamın içinden çekip alırım ve ben ne dersem onu kabul edeceksin, tek doğru benim ve de benim söylediklerimdir. Aklına uymazsa bile itiraz etmeyeceksin, sana öngördüğüm süreç içinde hem bedenin, hem aklın ve hem de ruhun benim olacaktır” diyen bir devlet aklını kabul etmek mümkün değildir. Böylesi bir talep uluslararası yasalara aykırıdır. Bunun için vicdani ret yasaları düzenlenmiştir. Hiç kimse kendi rızası dışında silahaltına alınamaz, yaşam hakkı elinden alınamaz. Türkiye’nin de altında imzası bulunan BM ilgili yasalarında vicdani ret hakkını kendi iç yasalarına uygulamayan tek ülke Türkiye’dir. Onun için AİHM’ne giden bütün vicdani ret davalarında Türkiye mahkûm oldu ve maddi tazminatlar ödemek zorunda kaldı.

PARASI OLANLAR BİR YOLUNU BULUYOR

Diğer bir durum da, Türkiye’de zorunlu askerlik sistemi de sınıf eksenli devam etmiştir. Parası olanlar ve de Ankara’da yüksek düzeyde aile, yakın ve de tanıdıkları olanlar her zaman asker olmamanın bir yolunu bulmuşlardır. Özellikle de ırkçı/militer söylemler ile bütün zamanlarda “vatan, millet”, “bir karış toprak” edebiyatı yapanlar bu ülkede bu hizmeti satın alacak paraları her zaman oldu. Oğlunun bayrağa sarılı tabutuna elini koyarak; “Affet beni oğlum 18 bin liram yoktu”(2) diyen annenin yaşadıkları ve de söyledikleri bu gerçeği açık etmektedir.

Zorunlu askerlik sistemi kişi hak ve özgürlüklerinin gaspıdır, bunu hep akılda tutarak bu süreçleri direngen yaşamak gerekir. Bir yerde bu süreç bireyin devletin o “ben bilirim, ben yaparım, ben doğruyum, sen ise ben ne dersem osun” dayatmasına karşı kendisini gerçekleştirmesidir. Bir yerde kişinin özgürleşme sürecidir. Ciddi sıkıntı ve de zorlukları da olsa, bu süreci atlatmak kişinin hayata dair duracağı yeri kurması açısından önemlidir.

Ciddi bir kamu, aile, toplumsal çevre baskısı var. Bunları deşifre etmek, özellikle de “pembe tezkere” aldıktan sonra bunun kendisinin kamu içinde çalışma hayatı edinmesini hemen hemen ortadan kaldırdığını düşünerek buna karşı mücadele etmek, başka ihtimaller açığa çıkarmak, bu konuda dayanışma ağları kurmak önemlidir.

Hemen hemen her şeyin erkek aklı ile kurulduğu Türkiye gibi bir toplumda hem devlet mekanizmalarına ve hem de aile, toplumsal hayata karşı yapılacak şeylerden bir tanesi “pembe tezkere” almaktır. Bununla bitmiyor tabi, hayatın her alanında bir mücadele ile “zorunlu askerlik” sitemini hayatımızdan çıkarmamız gerekiyor. Bunun için söylenecek her söz, yapılacak bir açıklama, örgütlenecek her kampanya ve eylem değerlidir.

-SON-

__________________________

  1. http://www.radikal.com.tr/hayat/pembe-teskere-nasil-alinir-951032/
  2. http://haber.sol.org.tr/toplum/hayatini-kaybeden-askerin-annesi-affet-beni-oglum-18-bin-liram-yoktu-125641

Güncelleme Tarihi: 05 Mart 2018, 21:43
YORUM EKLE