Yarın yokmuş gibi. Yarım kalmış gibi. Bırakın sahnem benim için açılsın, oyuncum benim için ölsün. Gözümü kapattım ve gördüm, çürümüş hırslarla dolu yüreğini, kibirle paslanmış, övgülere yaslanmış. Öncesi olmayanın sonrası neydi. Afetimi gıdıkladı, felaketimi tetikledi, yaramı deşti. Acılı bir geçişti, yapış yapış kandı, arada sendeledi. Kökünden kestim, daha beter uzadı, bahçemde çiçekler. Bilemediğim sözlerin bir arp gövdesi ve benim parmaklarım gezinir kendine has ritmiyle üzerinde. Bozkır kızıl çöllerle karışır birazdan, uyumayacakçasına, vadilerden yaylalara süzülür bedenim. Çelikten güldür yaprakları, saç uçlarıma kadar uzanır da, salınır sarp yamaçlarıma.
Unutturabilmeyi ummuştum sana, grinin bildiğim tüm tonlarını. Yorgun bir fil oldum sonra, içimde uzanıp giden dümdüz bir sahrada. Zamanın ihanetini unutamam ve nasıl kıydığını o güzelim canlara. İçindeydim ve kutu boş çıktı.
Hep bir gitme isteği. Kendi ipimi, kendim kestim. Yakınlaştığını sandıkça, uzaklaşırsın benden. Sustukça, ruhunu sarar çığlıklarım. Tam peşinden iz sürdüğüm bir güneşe değecekken, söndüğünü görüp de, düşmekti, her gür çağlayan gibi. Kendi kaynağına akan hüzünlü bir su misali şimdi, hatırlar ve gülümser...