Sosyalistlik, Beşiktaşlılık, dalgıçlık gibi. Bir de içine doğulan doğal, tarihi, kültürel kimlikler vardır. Müslümanlık, Türklük, kadınlık gibi. Bunlardan da çıkılır ama uzun ve yorucu arayışlar ve ciddi ruhsal travmalardan sonra. Doğal olmayan (cinsiyet gibi) her kimlik toplumsaldır. Tevarüs edilir, öğrenilir, başkalarıyla paylaşılır ve ortak yaşam içinde gelişir. Bu özellikleriyle kültüreldir.
Kültürlerin tarihi, ortak değerleri (inançları, kendilerine ve 'ötekilere' ilişkin yargıları), ifade biçimleri (diller gibi), önemsenen olayları (bayramlar, kutlamalar, yaslar) ve ritüelleri (ortak davranış kalıpları) vardır. Hiçbir tarihi kültür bir diğerine indirgenemez. İnsanlar içine doğdukları kültürü terk etmek istemedikleri sürece zor ve baskı ile ondan vazgeçirilmeleri çok güçtür. Zor ve baskı karşısında insanlar ya kültürel özelliklerini kamu alanında nispeten görünmez kılarlar (örneğin ana dillerini açıkta konuşmazlar) ya da baskı, sistematik bir haksızlık, inkâr ve eziyet boyutuna varmışsa isyan ederler.
Hatırlarsınız, 1980lerde milliyetçilik damarı kabaran Komünist Bulgar hükümeti ülkedeki Türk nüfusun adını değiştirip, sadece Bulgarca konuşmaya zorlamıştı. O sırada Turgut Özal başbakandı. Sınır kapılarını açtı ve asimilasyona tabi olmak istemeyen Bulgar Türkleri7nin Türkiye'ye gelmesine vesile oldu. Biz de öfkeli sokak gösterileri yaptık. Ama hiçbirimiz aynı şeyi Kürt vatandaşlarımıza yaptığımızı düşünmek istemedik.
Bu nedenle doğuda olan bitene kaygısız kaldık ve işlenen büyük suçların Kürtler'i yabancılaştırdığını algılamadık. Ülke de bizimdi devlet de. İsyan edeni öldürmek en büyük hakkımızdı. Çünkü o suçlu değil haindi. Hainlerin hukuku olmaz. Köylerini bir komutla boşalttık, başka bir komutla yaktık. İçinde saklandıkları ormanlık alanları da. Sanki onlar bizim de ormanımız değildi. Demek ki değilmiş. Öyle olmasaydı o yöreyi başka bir hukukla yönetmezdik. Onlar da bizi "sömürgeci" olarak görmezlerdi. Gençlerinin, tabi olduklarına inandıkları aşağılayıcı ve geri bıraktırıcı 'sömürgecilikle' mücadele için birer ikişer dağa gitmesini kimi ana baba çaresizce, kimi sessiz bir onayla seyrettiler. Sonunda Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan beri en büyük isyanına şahit oldu. Hem de 30 yıldır bitiremediği bir isyan.
Bu isyan Türkiye'ye ağır bir maliyet yükledi. Ülkeyi düşman kamplara böldü. Bir "iç düşmanla" yaşadığımız korkusu birbirimize yabancılaştırdı, demokrasinin kalitesini düşürdü. Kalkınmaya gidecek kaynakların iç savaşta tüketilmesine neden oldu. Bunlar olmasaydı Türkiye Avrupa Birliği standartlarını yakalardı.
Ama bizi yönetenler ve resmi ideologlar durumu böyle anlatmadılar. Dış güçlerin maşası olan hainlerin terörizme başvurdukları söylendi. Aksine görüş beyan edenlerin hayatı karartıldı, sesleri kesildi. Sorunun otoriter ve tüm yurttaşları içermeyen bir rejim sorunu, esirgenen insan hakları ve kültürel çoğulculuğa kapalı bir ulus anlayışı olduğu gerçeği hep saklandı. Ne zamana kadar? 1- Tüm mazeretler tüketilmesine rağmen isyan durdurulamadığı anlaşılana kadar. 2- Bir güvenlik sorunu olarak değerlendiren meseleyi çözmek için görevlendirilen ana aktörün, sorun çözmekten çok kendi güçlü ve ayrıcalıklı konumunu sürdürmek için görevinden çok siyasetle uğraştığı, bu yüzden büyük görev ihmalleri doğduğu ortaya çıkana kadar.
Artık meseleye başka bir gözle bakmak ve onu çivi gibi görüp üzerine çekiçle gitmekten vazgeçme vakti geldi.