Krizin Derinlerinde Kürt Sorunu

Abone Ol

Aslında 12 Haziran seçimlerinin sonuçları, Meclis’e sorunları çözecek imkânlar sağlamıştı. Ama görünen o ki siyasiler birbirlerini kollamayı ilk adımı atmaya tercih ettiler. Başbakan bu gerginliğin sona erdirilmesi konusunda en etkili yerde duruyor. Meclis’e gelmeyen muhalefet, Başbakan’dan tutuklu milletvekilleri konusunda bir hamle bekledi, ancak çözüme ilişkin umut verici bir tutum göremedi.
Belli ki taraflar bir taktik savaşı yürütüyor. Ancak çok fazla geniş bir hareket alanına da sahip değiller. Çözüm, özgürlük alanının genişletilmesinde; yargının siyaset üzerindeki hegemonyasını sona erdirecek adımların atılmasında. Bu adımların temel hedefinin de Kürt sorunu olması gerekiyor. Çünkü krizin derinliğinde Kürt sorunu yatıyor. 

Hatip Dicle konusu
Başbakan Erdoğan, Hatip Dicle konusunda BDP’lilere yönelik eleştirisinde, “Onu bile bile aday gösterdiler” şeklinde bir değerlendirme yaptı. Dicle, söylediği şu cümle nedeniyle mahkûm edildi: “Ordunun operasyonları durmadığı takdirde, onlar da meşru müdafaa haklarını kullanırlar.” Hatip Dicle, bir anlamda bu çizgideki düşüncelerin temsilcisi olduğu için Diyarbakır’dan en yüksek oyu aldı. Yalnızca Dicle değil, BDP’nin desteğiyle seçilen milletvekilleri de benzer değerlendirmeler yapıyorlar.
Bugüne kadar onlarca dava açıldı, mahkûmiyet kararları verildi, yargısız infazlar yapıldı, ‘faili meçhul’ler devreye girdi, partiler kapatıldı. Ama bunlar ‘düşünceler’i ortadan kaldırmadı. Tam tersine, bölge halkının, Dicle’nin de temsil ettiği ‘düşünceler’e verdiği destekte düzenli bir artış gerçekleşti.
Millet iradesi üstündeki askeri vesayete, yargı vesayetine karşı Cumhuriyet tarihinin en sert kavgalarından birini vermiş olan Başbakan’ın, şu an “Aday gösterecek başka kimse bulamamışlar mı?” gibi tepkiler gösterebiliyor olmasını anlamak kolay değil. Vesayet rejimi yıllarca İslami kökenli partileri ve Kürt partilerini aynı mantıkla kapattı, yöneticilerini tutukladı, siyaset dışında bıraktı. AK Parti bu tür müdahalelerin kendisine yönelik olanlarını aşabilecek bir güce ulaştı, ancak özellikle Kürtler üzerindeki devletçi baskı hâlâ sürüyor. Kürtlerin çiğnenen demokratik iradesi karşısında “Aday gösterecek başka kimse bulamamışlar mı”dan daha gerçekçi ve dengeli değerlendirmelere ihtiyaç var.
Erdoğan’ın 2002 seçimlerinde adaylığı YSK tarafından iptal edildiğinde, CHP’nin desteğiyle bir anayasa değişikliği yapıldı ve ardından ara seçimle bu haksız duruma son verildi ve ‘millet iradesi’ Meclis’e yansıyabildi. Dicle’ye verilen 80 bin oyda kendini ifade eden millet iradesini en iyi analiz edebilmesi gereken kişilerden birinin Başbakan Erdoğan olduğunu belirtmeye bile gerek yok. 

Kürtlerin iradesi, devletin iradesi   
‘Devlet iradesi’ ile Kürtlerin ‘millet iradesi’ arasındaki uçurum belirginleşiyor. Devletin iradesi, ‘Kürtlerin iradesi’ni bastırmaya, cezalandırmaya devam ede ede bugünlere gelindi.
Meclis’teki gelişmeleri en dikkatle takip eden ve her şeye rağmen ‘parlamenter demokrasi’ye anlam yüklemeye devam eden gruplardan birini Kürtler oluşturuyor. Hatip Dicle’nin binlerce Kürt seçmenin oyunu alarak seçilmiş olması, hem demokratik sistemden yana bir irade beyanı hem de antidemokratik mahkeme kararlarının bir protestosu olarak görülmeli. Ancak bütün bunları göz önünde bulundurabilen bir Türkiye Cumhuriyeti, dengeli ve öngörülebilir bir yol haritası üzerinde ve demokrasi doğrultusunda ilerlemeyi sürdürebilir.
{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }