Kürt sorununda “barış” umutlarının canlandığı bir dönemde, bu umutların kana bulanmasına paralel olarak KCK operasyonları da dalga dalga gelmeye başladı…
Uzun süredir her gün değişik illerden çoğu BDP’de siyaset yapan kişiler olmak üzere çok sayıda insanın gözaltına alınması ve çoğunun da tutuklanıp cezaevine konulması, “rutin” bir haber haline gelmeye başlamıştı.
Bu “rutin”i bozan gelişme Prof. Büşra Ersanlı ile yayıncı Ragıp Zarakolu’nun gözaltına alınması, ardından da 44 kişi ile birlikte tutuklanması oldu. Ersanlı ve Zarakolu’nun gözaltına alınmasını, aklı başında herkes gibi ben de şaşkınlıkla karşıladım. Bunun, muhtemelen Ersanlı ve Zarakolu’nun BDP’nin bazı etkinliklerine katılmalarıyla (ki Büşra Ersanlı BDP Parti Meclisi ve bu partinin anayasa çalışmalarıyla ilgili oluşturduğu komisyonun üyesi) ilgili olduğunu ve bir nevi “BDP’den uzak durun” mesajı vermek amacı taşıdığını düşündüm. Ama bu ülkede “aklı başında” yorum yapmanın olanağı da kalmadı. Zira beklenenin aksine tutuklandılar…
Bu gelişme üzerine TV kanallarının “gözde” tartışma konusu KCK operasyonları oldu. Ve birçok yorumcu, “kimsenin suç işleme ayrıcalığı yok” türü aslında hiçbir şey demek olmayan yorumlar yapmaya başladılar. Peşi sıra sanki KCK dün kurulmuş gibi, KCK’nin “ne” olduğuna dair bilgiler sökün etti. Meğerse kurulduğu dönemde izlemekle yetinilen bu KCK, bir tür “devlet içinde devlet” imiş… Dolayısıyla bu “devlet”e bulaşanların tutuklanmaları da doğal oluyor(!)
Zarakolu ve Ersanlı’nın hangi iddialarla tutuklandıklarını, soruşturmada kendilerine sorulan sorulardan anlamak mümkün. Basına da yansıyan bilgilere göre Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı, BDP’nin siyaset akademisinde “ders” vermişler. Evlerinde bu derslerin notları da “ele geçirilmiş”. Bu haberlere, bazı medya organlarının Büşra Ersanlı’nın “eski kocası Yahudi imiş” türü yayınlar yapmalarındaki iğrenç manipülatif haberler eşlik etti. Ama bu haberler, gerek ulusal, gerekse de uluslar arası düzeyde bu tutuklamalara yaygın bir tepki gelişmesini önlemeye yetmedi tabii ki…
BDP’nin siyaset okulunda ders vermiş olmak, ne tür bir “suç” olabilir? Bunun bir “suç” olarak değerlendirilmesi “komik” bulunacağından olsa gerek, “KCK üyesi oldukları” iddia ediliyor. Bu KCK, iddia edildiğine göre “fiili bir devlet” organizasyonu; peki Ersanlı ve Zarakolu bu “devletin” nesi oluyorlar? Bu çürük iddianın mahkeme safhasında çökeceği şimdiden belli. Ama bu sırada yattıkları süre de yanlarına kalmış olacak…
Bilinen bir hukuki klişedir, tutuklanmanın “delilleri karartma” ihtimali olanlar için başvurulan bir “önlem” olduğu söylenir. Ersanlı ve Zarakolu’nun evlerinde yapılan aramalarda her ne bulunmuşsa bulunduğuna göre, tutuklanmaları bir “önlem” olmaktan çok peşin peşin çektirilen bir “ceza” olmaktan başka bir anlam taşımıyor…
Öte yandan KCK operasyonlarının giderek yasal Kürt siyasetinin tasfiyesine dönüştüğü belirtiliyor. Bu gelişmelerden hareketle BDP hakkında bir kapatma davası açılmasının da “eli kulağında” diyebiliriz. Yasal, meşru seçeneklerin tasfiye edildiği bir ortamda Kürt sorununda barış seçeneğinden bahsetmenin daha da zorlaşacağı, bugünden belli bir başka gelişmedir. İnsan düşünmeden edemiyor; yoksa amaçlanan tam da bu mudur?
Bugün KCK operasyonları ile ortaya çıkan durumun bir adım sonrası, herhalde, barıştan, şiddet ve çatışma ortamının bitirilmesinden, silah ve şiddetin daha fazla ölüm, gözyaşı ve acıdan başka bir sonuç ortaya çıkarmayacağından bahseden herkesin “potansiyel KCK’li” olarak görülmesi olacaktır.
KCK’liyim… KCK’lisin… KCK’li… Öyle mi?
Yazık…