Son haftalarda kamuoyunda çok konuşulan olaylar arasında, kamu emekçilerine yönelen şiddet olayları, bu olaylar sonucunda yaşanan ölümler ve yaralanmalar ile bu olayların nedenleri de yer aldı.
Gaziantep’te, bir hasta yakınının saldırısına uğrayan sağlık emekçisi hekim Ersin Arslan hayatını kaybetti. Yine Nisan ayı içinde Kütahya’da saldırıya uğrayan eğitim emekçisi Hakan Gülhan da ağır yaralandı. En son İstanbul Esenyurt’ta bir öğrencisinin bıçaklı saldırısına uğrayan eğitim emekçisi Narife Çekcen ağır yaralandı.
Gaziantep’de hasta yakınının saldırısı sonucu hayatını kaybeden Ersin Arslan’ın ölümünden sonra sağlık emekçileri bütün ülke genelinde bir günlük iş bırakma eylemi yaparak hem soruna dikkat çektiler hem de çözüm önerilerini kamuoyu ile paylaştılar. Yine Esenyurt’ta bıçaklı saldırı sonucunda eğitim emekçisi Narife Çekcen’nin ağır yaralanmasından sonra da farklı sendikalar üye yüzlerce eğitim emekçisi olayı protesto ederek sorunlara dikkat çekti ve çözüm istediler.
BİREYSEL ŞİDDET Mİ? TOPLUMSAL SORUN MU?
Gaziantep’te sağlık emekçisi hekim Ersin Arslan’ın saldırı sonucunda ölmesi üzerine açıklama yapan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, hastanelerdeki güvenlik önlemlerinin artırılacağını, bu amaçla güvenlik personelinin olaya hızla müdahale etmesini sağlayacak ‘beyaz kod’ uygulamasına geçildiğini ve gerekirse hastane girişlerine ‘x-ray’ cihazı konabileceğini açıkladı. Bakanın ayrıca, adalet bakanlığı ile yapılan görüşmeler sonucunda, ölümle sonuçlanan saldırıyı gerçekleştiren zanlının tutuklu yargılanmasının sağlanacağını ifade ettiği de basına yansıdı (Bu durumda, başka bir değerlendirmeye konu olabilecek olan; yargının bakanlıklardan gelen talimat ve bakanlıklar arasındaki görüşmelere göre tutuklama kararı vereceği ile ilgili ayrı bir tartışma da ortaya çıkmakta)
Bakanın açıklamasından çıkarılabilecek sonuç, devlet yönetiminin bu olaylara yol açan sorunları bireysel kriminolojik sıkıntılar olarak gördüğü ve bu sorunların çözümünde güvenlik algısıyla hareket edeceği tavrıdır. Bu yaklaşımın doğru olacağını kabul etsek bile bu basit polisiye önlemlerle sorunun çözümünün mümkün olamayacağını anlamak için uzman olmaya gerek yok. Çünkü kamu çalışanlarına karşı gerçekleştirilebilecek bir saldırının, sadece hastane veya okul binalarının içinde değil, dışarıda ve hatta evlerinde bile olma olasılığı da bulunmakta. Ancak asıl tartışılması gereken şey, bu sorunların bireysel örneklerle açıklanabilecek bir karakterde olup olmadığı konusu olmalı. Çünkü sorun, bireysel olmanın ötesinde bir takım toplumsal etkenlerden ve sistematik ekonomik politikalardan besleniyorsa, çözüm önerilerini de bu temelde şekillendirmek en doğrusu olacaktır.
Kamu çalışanlarına karşı yapılan saldırılar sadece bir tek iş kolu ile sınırlı bir durum değildir. Ancak bu saldırıların sayısal olarak yaşandığı iki alan sağlık ve eğitim iş kollarıdır. Bu alanlardaki çalışma hayatının toplumun çok büyük bir bölümünü ilgilendirdiği ve bu alanlardan hizmet alan geniş kitlenin sosyo-ekonomik özellikleri incelendiğinde sorunun toplumsal boyutu daha rahat anlaşılabilecektir.
Sözü edilen olayların yaşandığı kamu hizmet birimleri “en alttakiler” olarak değerlendirilebilecek toplumsal kategoride yer alan insanların taleplerine cevap vermeye çalışan yerlerdeki kurumlardır. Kamusal kaynaklardan en az yararlandırılan bu gibi kamu hizmet birimlerindeki hizmet standardı da doğal olarak oldukça düşüktür. Ortaya çıkan düşük standartlı kamu hizmetinin sorumlusu, elbette o birimde çalışmakta olan kamu çalışanı değildir. Ancak, kamu hizmetinden yararlanacak kişiler için de alınan hizmetin düzeyi ve kalitesi oldukça düşüktür. Bu durum kamusal hizmetlerin karşılanmasında toplumsal bir memnuniyetsizlik ve kamu hizmetlerinde yetersizlik sonucuna yol açmaktadır. İlgili bakanlıkların açıklamaları ve bütün toplumsal biçimlendirme araçlarını kullanarak yarattıkları algıda ise, kamusal hizmetlerdeki yetersizliklerin sorumluluk kamu çalışanlarına yıkılmaktadır. Kamu çalışanlarının “işe yaramadıkları”, “çalışmak istemedikleri”, “verimli olmadıkları” şeklinde paradigmalar yaratılmakta ve bu alanda toplumsal yanılgıların oluşmasını sağlamaktadır. Yaratılan bu algı ile kamusal hizmetlerdeki kaynakların yetersizliği, standart düşüklüğü ve kamusal hizmet kalitesinin sınıfsal statü ile ilişkisi perdelenmekte, bütün aksaklıkların kaynağı olarak kamu çalışanları hedef haline getirilmektedir.
KAMUSAL HİZMETİN TASFİYESİ
Kamu çalışanlarının, kamusal görevlerinden dolayı çeşitli gerekçelerle saldırıya uğramaları yeni bir durum olmamakla birlikte son zamanlarda oluşma sıklığı giderek artmaktadır.
Sağlık ve eğitim gibi devlerin kamusal hizmeti olarak değerlendirilmesi gereken çalışma alanlarında, son yıllarda “reform” adı altında uygulamaya sokulan yeni düzenlemeler, bu alanların giderek daha fazla ticarileştirilmesi sonucuna yol açtı.
Özellikle SSGSS Kanunu ile son yıllarda sağlık alanında giderek hızlandırılan sağlıkta ticarileştirme ve sağlık hizmeti alacak insanları da müşterileştirme süreci ile sözde sağlık hizmetine erişim “kolaylaştırılmış”(!) ancak sağlık hizmetinin standardında ve hizmet üretme koşullarında büyük ölçüde düşüşler ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda, toplumun büyük bir bölümünün hizmet almakta olduğu semt poliklinikleri kapanmış, sağlık ocakları aile hekimleri üzerinden özerk mali yapılar gösteren küçük çaplı ticari işletmeleri haline dönüştürülmüş, bu alanlarda çalışmakta olan kamu çalışanları ve hekimler aynı zamanda maliyet ve girdi hesapları yapmak zorunda bırakılan birer işletmeciye dönüştürülmüştür. Sevk zinciri kaldırılarak görece daha donanımlı olan ve sağlık hizmetinin daha kapsamlı verilebileceği daha üst sağlık kuruluşlarından yararlanabilmenin yolları giderek daha belirgin bir şekilde kapatılmış ve bu kurumlara ulaşabilmenin maliyeti hastalar için karşılanamaz hale getirilmiştir.
Yine halkın temel ve kamusal bir ihtiyacı olan eğitim alanında yapılanlar ve yürürlüğe konulan yasal düzenlemeler ile de giderek daha çok ticarileşen bir alan ortaya çıkmakta, öğretmen-öğrenci-veli ilişkisi giderek daha hızlı bir şekilde bir tür satıcı-müşteri ilişkisine doğru daha hızlı bir şekilde evrilmekte. Merkezi bütçeden eğitime ayrılan mali kaynak ve vergilere yansıtılan eğitime katkı payları kamusal eğitim standartlarında gözle görülür bir iyileştirme yaratmamaktadır. Bu durum vergilerin yetersiz olmasından değil, kamusal kaynakların kamusal ihtiyaçlar doğrultusunda kullanılmamasından kaynaklanmakta. Üçyüz bin kadar ataması yapılmayan öğretmen varken, okullardaki öğretmen yetersizliği, ödenek verilmeyen okullardaki eğitim olanaklarının yetersizliği ülkedeki eğitim standardını giderek daha fazla düşürmekte.
YÜZDE YÜZ MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ
Merkezi yönetim tarafından planlanmakta olan kamusal hizmetlerde özelleştirme, taşeronlaştırma ve ticarileştirme faaliyeti sonucunda halkın büyük bir bölümü ‘müşteri’ haline getirilmiştir.
Ticari bir ilişkide belli bir yere kadar doğal karşılanabilecek olan “yüzde yüz müşteri memnuniyeti” ilkesi de popülist bir yaklaşımla kamusal hizmetlerin bir sloganı haline getirilirse ve üstüne üstlük hizmet standardı da giderek düşürülürse, toplumun farkındalık düzeyi yetersiz olan unsurlarının öfkesi ne yazık ki kamu çalışanlarına yönelmeye devam edecektir.
Devlet yönetimi, ülkedeki en büyük toplumsal sorunlarda da tercih ettiği çözüm yöntemi olan güvenlik algısı ve polisiye önlemlerini bu toplumsal sorunlarda da tek çare olarak dayatırsa sorunları daha fazla derinleştirmekten başka bir sonuç elde edemeyecektir.
ÇÖZÜM TİCARİLEŞMENİN DURDURULMASINDA
Çözüm, kamusal hizmet standardının her toplumsal sınıf için yeterli düzeye ulaştırılması, kamu çalışanlarının ekonomik demokratik ve özlük haklarının iyileştirilmesi, personel istihdamının yeterli sayıya yükseltilmesi, kamusal hizmet alanlarındaki ticarileşme ve taşeronlaştırmanın durdurulması, bu hizmetlerin her kesime devlet eliyle çağdaş ölçütler esas alınarak sunulmasındadır.