İstanbul Sözleşmesi neden hedef alınıyor?

İstanbul Sözleşmesi içerdiği 'toplumsal cinsiyet eşitliği' ilkesi sebebiyle bazı muhafazakar çevreler tarafından tartışılmaya devam ediyor

İstanbul Sözleşmesi neden hedef alınıyor?

Türkiye kadın hareketinin en önemli kazanımı olarak kabul edilen İstanbul Sözleşmesi, son günlerde yeniden bazı muhafazakar kesimlerin hedefi haline geldi.

Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde hukuki bağlayıcılığı bulunan ilk uluslararası belge olan İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılmış ve sözleşme ilk kez Türkiye tarafından imzalanmıştı.

Sözleşmenin uygulanması için düzenlenen 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ise 2012 yılında kabul edilmişti.

Saadet Partisi Kadın Kolları Başkanı Ebru Asiltürk, Milli Gazete için kaleme aldığı yazıda, “İstanbul Sözleşmesi ile ailenin maddi ve manevi bütünlüğünün tehlikeye düşürüldüğü artık gün gibi açıktır” diyerek sözleşmeyi “aile yapısına atılan bomba” şeklinde tanımlamıştı.

Sözleşmeyi bir tehdit ve tehlike olarak gören Asiltürk, tek çözümün sözleşmenin feshedilmesi olduğunu belirtmişti.

Tartışmaya son dönemde dahil olan bir başka isim ise AK Parti eski milletvekili, Mehmet Metiner. İstanbul Sözleşmesi’nin görüşüldüğü oturumda ‘evet’ oyu verdiği için çok pişman olduğunu söyleyen Metiner, “Evet” diyen milletvekillerinin çoğunun neye oy verdiğini bilmediğini ifade etmişti.

‘KADINI ERKEKLEŞTİRME, ERKEĞİ KADINLAŞTIRMA POLİTİKASI’

Sözleşmenin kaldırılması için savunuculuk yapanlardan biri de yazar Sema Maraşlı. Kurucusu olduğu ‘Çocuk ve Aile’ isimli web sitesinde bir yazı kaleme alan Maraşlı aileyi yıktığı, eşcinselliği meşru kabul ettiği, kadın ve erkeği birbirine düşman ettiği için İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanuna karşı olduğunu belirtiyor.

Duvar’dan Aynur Tekin’in haberine göre, sözleşmenin acil feshedilmesi gerektiğini söyleyen Maraşlı, yazısında şu ifadeleri kullanıyor:

“Toplumsal cinsiyet eşitliği adı altında cinsiyet rollerine savaş açan, kadını erkekleştirme, erkeği kadınlaştırma politikalarını  kabul etmiyoruz. Ailenin çatısı cinsiyet üzerine kurulmuştur. Cinsiyet yoksa aile yoktur. Aile yoksa din de yoktur vatan da yoktur.”

‘TARTIŞMAYA DİYANET’İN İFADELERİ YOL AÇTI’

Başkent Kadın Platformu Üyesi Fatma Bostan Ünsal, İstanbul Sözleşmesi etrafında yürütülen tartışmaların Diyanet İşleri Başkanı’nın LGBTİQ bireylere yönelik ayrımcı ifadelerinden sonra çok daha geniş kitlelere yayıldığını belirtiyor.

“Diyanet İşleri Başkanı’nın söz konusu ifadeleri ve baroların bu ifadelerin nefret dili oluşturduğunu ileri sürerek suç duyurusunda bulunması meselenin kamuoyunda daha genel tartışılmasına yol açtı.”

Sözleşmenin hedef haline getirilmesinin siyasi bir çaba olduğunu belirten Bostan Ünsal’a göre, bu tartışmanın amacı Cumhur İttifakı’nın kendisine oy vermeyen muhafazakar seçmeni kendisine çekme çabası.

“Tartışmanın Diyanet İşleri Başkanı’nın ifadesine dayanması nedeniyle bu kurumun siyasi önemini göz önüne almanın durumu anlamamıza yardım edeceğini düşünüyorum. Bilindiği gibi Diyanet İşleri Başkanı, siyasi iktidar tarafından belirlendiği için oldukça siyasi bir konumda olmuştur. 28 Şubat sürecinde başörtüsü ayetlerinden bahsettiği için bazı din görevlilerinin ceza almasına benzer şekilde Diyanet İşleri iktidarlara paralel bir tutum içinde olmuştur hep. Bugün gelinen noktada siyasi iktidar Cumhur İttifakı’nda olsa da çok çeşitli sebeplerle toplumsal desteği gittikçe azalmaktadır. O yüzden Cumhur İttifakı, esasında ittifaklar böyle bir ayırıma dayanmasa da kendisinin doğal hitap ettiği kesim olan “muhafazakar” kesimi kendi alanına çekmeye çalışmaktadır. Yani Millet İttifakı’nda yer alan, İyi Parti ve Saadet Partisi gibi partilerin seçmen tabanını oluşturan muhafazakar kesim iktidarın ilgi alanına girmektedir. Bu şekilde hem kendi popüler desteğini arttıracak hem de Millet İttifakı’nı parçalamış olacaktır.”

‘TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ YETERİNCE TARTIŞILMADI’

Bostan Ünsal, sözleşmenin AK Parti iktidarında imzalandığına ve 6284 sayılı Kanunun Türkiye tarihinde az rastlanır bir şekilde oy birliğiyle kabul edildiğine dikkat çekiyor.

Bununla beraber, sözleşmenin dayandığı “toplumsal cinsiyet eşitliği” ilkesinin kamuoyunda yeterince tartışılmadığını vurgulayan Bostan Ünsal, şöyle devam ediyor:

“Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı, yani erkek ve kadın cinsiyetlerinin üzerine yüklenen toplumsal rollerin ve bu rollerin, eşitsizliğin yeniden üretilmesine karşı çıkılması üzerinde, maalesef Türkiye’de geniş ölçüde tartışılıp bu konuda kamusal kabul ortaya çıkmamıştı. 6284 sayılı yasa parlamentodaki bütün partilerin oy birliğiyle çıkmıştı ama böyle bir kabule dayanmadığı için birden ‘tartışılır’ konumda olmuştu.”

‘BÜYÜK BİR KAZANIM OLDUĞUNU DENEYİMLİYORUZ’

Havle Kadın Derneği kurucularından Rumeysa Çamdereli ise İstanbul Sözleşmesi etrafında yapılan tartışmaları üzülerek takip ettiğini söylüyor.

Özellikle ev içi şiddete karşı koruyucu önlemlerin yasalaşmış olmasının önemine dikkat çekiyor ve şöyle diyor:

“İstanbul Sözleşmesi’nin Türkiye kadın hareketindeki en önemli ve en büyük kazanımlardan biri olduğunu biliyoruz, görüyoruz ve deneyimliyoruz. Aslında ne kadar önemli bir şeye sahip olduğumuzu özellikle bize benzetilen bazı Orta Doğu ülkelerindeki ya da Malezya gibi Endonezya gibi ülkelerdeki uygulamalara baktığımızda da görebiliyoruz. Ayrıca, İstanbul Sözleşmesi gibi bir uluslararası bir sözleşmenin imzacısı olmanın Türkiye‘de ne kadar çok şey değiştirdiğini gördük. Çünkü böylesi bir yasal düzenleme kadınlar için çok şey ifade ediyor. Etrafımdaki kadınlarla konuştuğumda sözleşmeyi eleştirenlerin bu kazanımların farkında olmadıklarını görüyoruz ve bunun üzüntüsü içinde olduğumuzu hissediyoruz açıkçası.”

‘KARŞI ARGÜMAN YOK, KURGUYLA MÜCADELE EDİYORUZ’

Sözleşmenin bazı muhafazakar kesimler tarafından aileyi yıkmakla itham edilmesini ise şöyle yorumluyor:

“Aileyle birlikte düşündükleri ve gizli saklı ifade ettikleri birçok şey var aslında. Özellikle kadınları aile içine kapatan, şiddeti sürekli meşru gösteren ve bu haliyle kabul edilmesi gereken bir aile tanımına tutunuyorlar. Kol kırılıp yenin içinde kaldığı, her şeyin görmezden gelindiği bir aile tanımı bu. Ancak böyle bir aile tanımı, Türkiye‘deki aile kurumunu yıkıyor olabilir. Eğer gerçekten aile üyeleri sağlıklı, sıhhatli hayatlarına devam ediyor olduğunda İstanbul Sözleşmesi bu ailenin devamlılığına yönelik herhangi bir şey yapıyorsa onunla ilgili tartışabilirler tabi. Ben herhangi bir aklı selim argümantasyon göremediğim için karşı argümanı da yok gibi hissediyorum bu düşüncenin. Sadece bir kurguyla ve karanlık fikirler kümesi ile mücadele ediyoruz.”

Güncelleme Tarihi: 17 Mayıs 2020, 17:51

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER