Kadın hareketi gökten zembille inmedi

Abone Ol
1980’li yılların feminist hareketinin içinde yer alan İstanbul Üniversitesi’den Doç. Sevgi Uçan Çubukçu’ya göre yeni yasa kadına yönelik şiddeti önleyici tedbirlere dair önemli düzenlemeler getirse de büyük eksiklikleri var: Yasanın ruhuna sinmiş olan yaklaşımın aile merkezli olması bana göre, en sorunlu noktalardan biri..

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Siyaset Bilimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırmaları ve Uygulamaları Merkezi Müdür Yardımcısı Doç Dr. Sevgi Uçan Çubukçu ile 8 Mart’ı konuştuk, 2012 yılında 8 Mart’ın Türkiye’ye düşen izini.

-2012 yılında Türkiye’yi kadın hakları bakımından nerede görüyorsun?



Üniversite öğrenciliğimin sürdüğü 80’li yıllarda, Türkiye’de çoğunluğunu akademisyen, gazeteci, çeşitli mesleklerden kadınlar ve öğrencilerin oluşturduğu heyecan verici bir feminist hareket vardı. Ben de üniversite öğrencisi olarak bu hareketin bir parçasıydım. Ataerkil sisteme meydan okuyan bir hareketti bu. Bilinç yükseltme grupları, aile içi şiddete karşı kampanyalar, Mor Çatı, Kadın Kütüphanesi, Ceza Kanunu, Medeni Kanun, çeşitli yayın faaliyetleri, akademiye ve bilimsel bilgi üretim süreçlerine müdahale ve daha nice çaba, mücadele ve kazanım. 1987’yi hatırlıyorum örneğin; Kadıköy, Yoğurtçu Parkı’nda 2500 kadınla birlikte yürüdüğümüz “Dayağa Karşı Kampanya”nın gerçekleştiği o tarihten bugüne gelelim. Aynı konunun, yani şiddetin “marjinal bir grup kadın”ın karşı çıktığı bir mesele olmaktan çıkıp, hem toplumun hem de devletin gündemine yerleştiği bir tarihsel kesitteyiz artık.Kadınların sadece kadın olmaktan dolayı maruz kaldıkları ayrımcılık, dışlanma ve ezilmenin adının konduğu, en azından kadın sorunu diye bir meselenin varlığının kabul edildiği, çoğu durumda söylem düzeyinde kalsa bile meşruiyetinin sağlandığı, toplumsal duyarlılığın yaratıldığı bir süreci yaşıyoruz. Eh bu durum da gökten zembille inmedi tabii ki. 80’li yıllardan bu yana inatla mücadele eden, takipçi olan feminist kadınlarla oldu bu kazanımlar. Şunu söylemek abartılı olmayacaktır: Türkiye’nin demokrasi tarihinde eşitlik, adalet, katılım gibi en temel toplumsal taleplerin hayata geçirilmesi mücadelesinde feminist hareketin çok büyük katkısı vardır. Demem o ki, Türkiye’de bugün öyle ya da böyle toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama yönünde yaşanan gelişmelerin arkasında çok ciddi bir bağımsız kadın mücadelesi var. Devlet kendiliğinden yapmıyor bu düzenlemeleri. Halen de devam etmekte olan bir mücadele bu. Örneğin, Kadına Yönelik Şiddet’le ilgili yasa tasarısının Meclis gündeminde olduğu şu günlerde feminist kadınlar (Şiddete Son Platformu mesela) her noktada takip ediyor, görüş bildiriyor, öneriler getiriyor, taslak hazırlıyorlar.

Tam da burada 4320’ye gelelim. Kanunun yenilenmesinde birçok sorun mevcut.

Haklısın. Kadının ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunmasına Dair Kanun Tasarısı 8 Mart’a yetiştirilmeye çalışılıyor belli ki... Çok önemli bir yasa tasarısı bu elbette. Oldukça önemli düzenlemeler getiriyor kadına yönelik şiddeti önleyici tedbirlere dair. Ancak önemli eksiklikleri olduğunu da söylemek gerekir: Öncelikle taslağın ruhuna sinmiş olan yaklaşımın aile merkezli olması bana göre, en sorunlu noktalardan biri. Zira, kadını özerk ve somut bir birey olarak görmekten çok, annelik, eşlik, kız çocuk roller üzerinden tanımlandığı bir zihniyet sürüyor ne yazık ki hâlâ... Oysa, kadına yönelik şiddeti yeniden üreten zihniyet tam da, kadının varoluşunu bu rollerle sınırlayan ataerkil sistem. Dolayısıyla kadını özerk bir birey olarak gören bir yaklaşımla yapılacak düzenlemeler, yasalar kadın-erkek arası fiili eşitliği ya da toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayabilme potansiyeli taşır. Aksi takdirde, eşitsiz güç ilişkilerinden doğan şiddeti ortadan kaldıramayacağınız gibi, tam da niyetlenilen şeyin tersine, şiddetin yeniden üretimine katkıda bulunmuş olursunuz.

Üniversite yıllarından beri birbirimizi tanımanın rahatlığıyla sorayım bu soruyu. 20-30 yıl öncesine göre bizim kuşağı nasıl değerlendiriyorsun?

Bizler, 80’li yıllardaki feminist uyanış ve bilinçle aslında kendi kadınlığımızı ve kişiliklerimizi inşa ettik bir yandan. Bu nedenle bizim kuşak, öncü feministlere teşekkür borçlu kesinlikle... Bu farkındalık bizlere çok şey kattı. Buna rağmen tabii ki ataerkil sistemin ve kültürün içinde yaşıyoruz. Bunlardan azade değiliz hiçbirimiz. Ne özel alanımızda ne de kamusal varoluşlarımızda. Bu farkındalık kendi bünyemizde çok çelişkili durumlar da getirdi esasen. Farkındalığın verdiği bir güç, kimi zaman da bu farkındalığın getirdiği çatışmalar oldu, zaman zaman yaşanan mutsuzluklar gibi... Bütün bu çelişkili süreçleri birlikte yaşadık. Öğrencilik yıllarımdaki feminist bilinçlenme yaşamımı belirledi şüphesiz. Kadınlığıma dair, insanlığıma, anneliğime, mesleğimde varoluşuma dair... Ama benim için en önemlisi, hayatı ve kendimi anlama ve anlamlandırma süreçlerimde ‘bilgi’yle kurduğum ilişkide gerçekleşen müthiş bir aydınlanmadır feminizm. Halen de bu anlam ve ruh hali devam ediyor benim için. Kendi içinde bedelleri de olan farkındalıklar bunlar tabii ki. En nihayetinde özne olma/kendini gerçekleştirme mücadelesi bu... Ünlü siyaset bilimci Mouffe’un şu sözünü çok seviyorum: “Bitimsiz bir mücadele bu!”. Nihai hedefler önemli tabii ama daha önemli olan, bu çabanın bizahiti kendisi özgürleştirici ve mutluluk verici bir potansiyel taşıyor. Daha güçlenerek çıktığımızı düşünüyorum. Hele bir de iki kız çocuğu annesi olarak! Bu durumun feminist kimliğime ve anneliğime ayrıca bir sorumluluk yüklediğini hissediyorum.

Sahi ne diyorsun onlara? “Kızlar haklarınızı bilin?”

Özne olmaya çalışan bir anne modeli görmeleri benim için çok önemli. Zaten yapabildiğim de bu. Gerisi onların kuracağı bir şeydir. Kendi çelişkileri, kendi mutlulukları, mutsuzlukları, mücadeleleri, hayal kırıkları olacak; bambaşka kodları olacak muhtemelen.. Çok da öngörebildiğim şeyler değil. Ama bütün bunlarla baş etme yöntemleri, kendi seçimlerini yapabilmeleri ve kendilerini inşa edebilme kapasiteleri önemli diye düşünüyorum. Bu noktalarda gerçekleşecek devri miras, galiba bize düşen asıl sorumluluk..

Kadın Araştırmaları Merkezi ve yüksek lisans programı nasıl gidiyor?

Çok iyi... Açıkçası son 4-5 yıldır en mutlu olduğumuz programlardan biri. Farklı disiplinlerden gelen çok iyi bir öğrenci profilimiz var. Bu programı bitirdikten sonra bulundukları yerlerde farklılıklarını ve farkındalıklarını hayata geçiren öğrenciler çoğunlukla. Biz, çok çeşitli disiplinlerden gelen öğretim üyeleri ve öğrenciler olarak hep birlikte yeniden üretiyoruz feminist bilgiyi. Kimi öğrencimiz akademisyen oluyor, kimi belediyede çalışıyor, sosyal hizmet uzmanı ya da eğitimci olarak çalışıyor, çeşitli bakanlıklar ya da sivil toplum örgütleri gibi alanlarda istihdam ediliyorlar ya da doğrudan akvist oluyorlar. Doğrudan sonuçlarını gördüğümüz bir eğitim faaliyeti yürütüyoruz ki bu da az bulunur bir tatmin açıkçası.. Değerli bir kadroyla, değerli bir ekip yetiştiriyoruz. Doktora programı açmamız konusunda çok talep var. Erasmus programımız sürüyor. AB çerçevesinde Almanya ve Avusturya gibi ülkelerin üniversitelerinden ortak lisansüstü programları açma teklifleri alıyoruz..

8 Mart’ta İstanbul Üniversitesi, Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi olarak düzenlediğiniz bir buluşma var. Bu buluşmada cinsiyetsiz bir anayasanın olabilirliğini tartışacaksınız. Böyle bir anayasa gerçekten mümkün mü?

Kısa vadede mümkün diyemeyiz belki ama biz bunu dillendirmeli, tartışmaya açmalı ve talep etmeliyiz. Anayasanın katılımcı, özgürlükçü ve eşitlikçi olmasının istendiği bir noktada, onun cinsiyetinin ya da cinsiyetsizliğinin ne anlama geldiğini tartışmadan bir yerlere varamayız! Her anayasanın bir cinsiyeti vardır, yani erkek egemendir bu metinler... Öncelikle bunu kabul etmeli, tartışmaya açmalı ve eleştirmeliyiz ki, ardından cinsiyetsiz bir anayasanın hayal olup olmadığını tartışmak mümkün olabilsin...
{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }