“İttifak” ya da “Vat Dı Fak”

Birileri CHP seçmenini bir süredir fena halde gaza getirmeye çalışıyor. Hatta açık konuşmak gerekirse, bunda şimdiye kadar da başarılı olmuşa benziyorlar. "Gazın" içeriği, eğer YSK iktidar çevrelerinin isteği doğrultusunda bir karar alıp, İstanbul seçimlerinin sonuçlarını iptal eder ve altmış gün içinde yeni bir seçim yapılmasına karar verirse, neler olacağıyla bağlantılı: "Bu sefer çok daha yüksek bir oranla kazanır ve AKP'yi büyük bir yenilgiye uğratırız," deniyor bazılarınca. "İmamoğlu, seçim sonrasındaki duruşuyla da büyük sempati topladı. Başkanlık elinden alınmak istenirse, böyle bir haksızlığa halkın tepkisi daha güçlü olur. Oyları belki de yüzde altmışa kadar çıkar."

Şaka gibi, ama gerçek. Böylesi bir ruh halinin muhalefet saflarında, özellikle de CHP seçmenlerinde yaygınlaşmasını en çok isteyenler, seçim sonuçlarından memnun olmadığı için "maçı tekrarlatma" hesapları yapanlardır elbette. "YSK'dan böyle bir karar çıkarsa, CHP yeni seçimi boykot etmelidir" diyen CHP milletvekili Barış Yarkadaş'ı "çok tehlikeli" demeçler vermek ve "Kontrgerillanın ekmeğine yağ sürmek" ile suçlayan iktidar yancısı köşe yazarının sözlerini hatırlamak bile yeterli. Ama nedense çoğu kişi şimdiden bu gaza gelmeye başladı. Daha bundan iki ay önce kimsenin umutlu olmadığı İstanbul seçimlerinin, beklenmedik gelişmeler ve farklı dinamiklerin devreye girmesi sonucu, ancak on üç bin oy farkla kazanıldığı bazılarınca unutuluvermiş. Bugüne dek AKP'nin, yenilenmesini sağladığı hiçbir seçimi kaybetmediği de, "wishful thinking" uzantısında gözden kaçabiliyor kolayca. Oysa 7 Haziran seçimleri sonrasında yaşananlar ve yenilenen 1 Kasım seçimlerinde ortaya çıkan tablonun üzerinden daha dört yıl bile geçmedi.

Belki en doğrusu, seçimlere giden süreçte neler yaşandığını olabildiğince kısa notlar halinde hatırlayıp, yazarların "olay örgüsü" oluştururken yaptıkları gibi, "akış"ın nasıl ilerlediğini daha net görmek:

- AKP, İstanbul'da hiç seçim kaybetmediği gibi, Türkiye'nin bu en büyük kentinde üstünlüğünü her zaman korumuştu. Hatta İstanbul, Erdoğan'ın başkanlığı kazandığı 1994 seçimlerinden bu yana "Milli Görüş" adı verilen çizginin merkez üssü olmuştu. Bu nedenle, yerel seçimler öncesi muhalif kesimde İstanbul'un kazanılabileceğine ilişkin inanç zayıftı. Beylikdüzü'nde başarılı bir belediyecilik örneği sergileyen Ekrem İmamoğlu CHP açısından doğru bir seçimdi ama kentin genelinde çok fazla tanınan bir aday değildi.

- Seçimlere Millet İttifakı adı altında girmeye karar veren CHP ve İyi Parti'nin oy oranları toplandığında, (AKP'deki oy kaybına rağmen) İstanbul'u kazanmaya yetmeyeceği açıkça görülüyordu.

- Yerel seçimler için partiler adaylarını belirlemeye başladıklarında, HDP farklı bir strateji izleyeceğini açıkladı. Güç ve enerjilerini kayyumlara teslim edilmiş belediyeleri geri almaya yoğunlaştıracağını, diğer bölgelerin çoğunda "muhalefetin adaylarını" destekleyeceklerini duyuruyordu HDP. Resmi bir ittifak yoktu, hatta İyi Parti'nin ısrarına boyun eğen CHP, böyle bir ittifakın gündeme gelmesine bile izin vermedi. Ama yine de HDP'nin kararı, İstanbul'da oyların hiç değilse bir kısmının CHP'ye gidebileceğini gösteriyordu. Yine de, eğer bu şehirde oy oranı yüzde 11'i bulan HDP'nin seçmeni "kayıpsız" biçimde CHP'ye yönelmezse, seçimin kazanılması çok zordu.

- Ekrem İmamoğlu, seçim kampanyası boyunca sergilediği tavırla, böylesi bir ittifakı önemsediğini sürekli hissettirdi. HDP'yi kriminalize etmeye çalışan ana akım medyanın yönelttiği imalı sorulara, "Eğer HDP seçmeni bana oy vermeyi düşünüyorsa, bundan ancak mutluluk duyabilirim" benzeri yanıtlar verdi. Partisinin üst yönetiminin yanaşmadığı "demokrasi ittifakı" heyecanını, İstanbul'da muhalif seçmene yaşatmayı başardı.

- Sandığa gidilmesine bir hafta kalmışken, Selahattin Demirtaş'ın tarihi çağrısı geldi: "Sizde birazcık hatırım varsa, bu seçimlerde sandığa gider ve 'Faşizme Hayır' anlamına gelecek oylarınızı kullanırsınız" diyordu Demirtaş, durumun hassasiyetine dikkat çektikten sonra. Bu çağrı, elbette büyük yankı yaratmış ve dengelerin değişebileceğini düşündürmüştü.

- Seçim akşamı (tıpkı daha önceki seçimlerde olduğu gibi) bütün medya Anadolu Ajansı'nın şişirip servis ettiği "alışılmış" verileri kullanarak algı yaratırken, ekibiyle birlikte çok iyi organize olduğunu belli eden Ekrem İmamoğlu, akşamın erken saatlerinden itibaren düzenli olarak kameralar karşısına çıkarak "Durumun ana akım medyada sunulandan çok daha farklı olduğunu", inandırıcı bir özgüvenle yineledi ve "kendisindeki verilere göre seçimi kazanmakta olduğunu" altını çizerek açıkladı.

- Gece yarısından itibaren durum netlik kazanmıştı artık. "Hatır" meselesinin gerçekten önemli olduğu ve HDP oylarının çok büyük bir bölümünün Ekrem İmamoğlu'na yönlendiği anlaşılmıştı. AKP'nin bitmeyen itiraz ve yeniden sayım silsilesine rağmen, İstanbul'da seçimleri muhalefet kazanıyordu.

Buraya kadarı, hepimizin belleğinde tazeliğini koruyan gelişmeler. Son derece adaletsiz koşullar altında yaşanan bir seçimin, "tabanda gerçekleşen spontane ittifak" ile kazanıldığı bir sır değil. Eğer toplumsal dinamikler geleneksel önyargı klişelerinin kırılıp atılmasını gerektiriyorsa, kaybedenlerin hâlâ bu klişelere inatla bağlı kalmaya çalışanlar olacağını biliyoruz. Akış sırası içinde hatırladığımız gelişmelerin seçimden sonraya ait bölümleri, bu anlamda daha da önemli:

- İtirazlar süredursun, İmamoğlu'nun seçimleri kazandığı herkes tarafından olanca netliğiyle anlaşılmış ve bu durum, muhalif saflardaki "moral durumunu" hatırı sayılır biçimde etkilemişti. Kendiliğinden oluşan (başka bir deyişle "CHP yönetimine rağmen gerçekleşen") "sandık ittifakı", rüzgârı tersine çevirmişe benziyordu.

- Ekrem İmamoğlu, seçimleri kazandığı kesinleştikten sonra da duruşunu hiç bozmadı ve "muhalif seçmenin ortak adayı" olmanın hakkını vermeye çalıştı. "Selahattin Demirtaş'ın çizgisini çok beğendiğini" söylüyor, HDP seçmeniyle yakın durmaya çalışıyor, sosyal medyada "Tahir Elçi'nin öldürüldüğü yere çiçek bırakırken" çekilmiş resmi ya da bir gösteride biber gazına maruz kalmış haldeki görüntüleri ilgi topluyordu. Artık oldukça yaygın biçimde, "CHP'nin aradığı yeni dinamik lider" olabileceğinden söz edilmeye başlamıştı.

- Maltepe alanında coşkulu kalabalıkları bir araya getiren "Yeni Başlangıç" mitingi, bu durumu tescil edecek görüntülerle gündeme yerleşmek üzereydi ki, aynı saatlerde beklenmedik bir şey oldu: Çubuk'ta bir asker cenazesine katılan Kemal Kılıçdaroğlu, her yönüyle "organize" olduğu izlenimi veren bir saldırıya ve linç girişimine maruz kalmıştı. Gündem bir anda değişti, İmamoğlu'nun tarihi mitingi gölgede kaldı ve bu saldırıyla birlikte, Kılıçdaroğlu konuşulmaya başladı.

- Kılıçdaroğlu'na saldıranlar (ve onları yüreklendiren çevreler) CHP liderini "PKK ile ittifak yapmakla" suçluyorlardı. Birileri, İstanbul'daki sansasyonel seçim sonucunun HDP seçmeninin desteği sayesinde alındığını elbette çok iyi biliyor ve buna duyduğu hıncı gizlemiyordu. İşin garip yanı, Kılıçdaroğlu da kendisine saldıranlar için "PKK'den farkları yok" nitelemesini kullanıyordu hemen. Yani saldırganlar ile "ortak nefret nesnesi" üzerinde buluşmuştu.

- İmamoğlu'nun seçim zaferi gündemdeki ağırlığını kaybederken, iktidar çevrelerindeki söylem, İstanbul seçimlerinde sandıkta gerçekleşen ittifakı kırmak, CHP ile HDP arasına (Kılıçdaroğlu tarafından zaten öteden beri benimsenmiş) mesafeyi yeniden koymak ve YSK'yı seçimleri iptal etmeye zorlamak üzerine kuruluydu. Diğer yandan, "Türkiye İttifakı" gibi muğlak bir kavram ortaya atılarak HDP bir kez daha dışlanmaya ve muhalif oylar eskisi gibi çok parçalı hale getirilmeye çalışılıyordu.

Geride bıraktığımız ay, aşağı yukarı bunlarla geçti. Bir yandan da, CHP seçmeninin, İstanbul seçimlerinin iptal edilmesi durumunda sessiz kalmasını sağlayacak biçimde, "biz aslanız, yine kazanırız" havasına girmesi alttan alta desteklendi.

Birkaç şey çok kesin:

1. Sandıkta oluşan dayanışma, daha sağlam bir "demokrasi ittifakı"nın yolunu açmadıkça, 31 Mart gecesi oluşan umut ve iyimserlik havasını korumak mümkün değil.

2. CHP'nin mevcut yönetimi ve genel başkanının, bu birliği oluşturacak kapasiteden yoksun olduğunu söylemeye bile gerek yok.

3. "İktidarın bekası"nı amaçlayanların önümüzdeki dönemdeki stratejisi, CHP ile HDP'nin iyice birbirinden uzaklaşmasını sağlamaya yönelik olacak. Her hamleyi bekleyebilirsiniz.

Kısacası, en azından şimdilik, "Mart'ın sonu bahar" sloganı rafa kalktı; henüz aşılması gereken çok sorun var. Demokrasiden yana kesimler için bundan sonrası, geniş tabanlı bir "Barış ve Demokrasi İttifakı" oluşturabilmeye bağlı. Bu gerçekleşmediği sürece, İstanbul seçimleri yenilensin ya da yenilenmesin, yeni bir kazanım elde etmek mümkün değil.

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e destek olmak isterseniz tıklayın >>>