İslamiyette Reform Mümkün mü?

Uşşaki Tarikatı Şeyhi Fatih Nurullah’ın 12 yaşındaki bir kız çocuğuna yaptığı cinsel istismar suçundan tutuklanmasının ardından yeniden gündeme gelse de, cemaat örgütlenmelerinde ya da bu örgütlenmelere bağlı yurtlarda, vakıflarda, kuran kurslarında uzun zamandır yaşanan sorunlara bakıp, İslamiyette reform mümkün mü sorusunu soranlar olmuştur.

Zamanında reformlar yapılabilseydi İslami kesimde yaşanan sorunların önemli bir kısmı bugün yaşanmayacaktı demek de mümkün.

Birkaç örnekle sorunu açacak olursak:

Bazı vakıf yurtlarında, kuran kurslarında ya da cemaat örgütlenmelerinde ortaya çıkan erkek çocuklara tecavüz olaylarının sıkça rastlanması;

Yine benzeri yerlerde ortaya çıkan tecavüz ya da cinsel taciz olaylarının suç olarak kabul edilmesi yerine üzerinin örtülmeye çalışılması;

Kız çocukları ile evlenilmesine İslam tarihi içinde örnekler gösterilmesi;

Resmi nikahlı ve imam nikahlı eşlerin olmasına, İslamiyette dörk kadınla evlenilmesinin örnek verilmesi;

İŞİD’in Şengal’i işgal ettiğinde gündeme gelen esir alınan kadınlara tecavüz edilmesi ve pazar yerlerinde satılmasına, İslamiyette esir alınan kadınların köle olarak kabul edildiğini ve köle kadınların cariye edilebileceğinin, kendi rızası olmadan ilişkiye girilebileceğinin, pazarda satılabileceğinin söylenmesi;

Cemaatlerin holdingleşmesi;

Dinin siyaset alanında güç olmanın, muhalif olanlara karşı mahalle baskısı yaratmanın aracı olarak kullanılması;

Dokuz yıldır Suriye ve Irakta İŞİD eliyle işlenen kafa kesme olaylarının cihat olarak değerlendirilmesi gibi daha birçok örnek bize 21. Yüzyılda bir dinin içinde böylesi suçların nasıl işlenebildiği sorusunu sordurabiliyor.

Karşımıza çıkacak diğer bir soru ise bugün Müslüman ülkelerde yaşanan bu olumsuzlukların Hıristiyan ülkelerde neden yaşanmadığı olabilir.

Hıristiyanlığın Bir Dönemi Bugünkü Müslümanlıktan Farklı Değildi

İslamiyette cihat adı altında yapılan işgallerde gerçekleşen yağma ve katliamların Hıristiyanlık tarihinde yaşanmadığını hiç kimse söyleyemez. 11 – 13 yüzyıllar arasında yaşanan Haçlı Seferleri İslamiyetteki cihat olayının farklı bir versiyonudur demek yanlış olmayacaktır.

Önce cihat olayına biraz değinecek olursak:

İslamiyetin ilk dönemlerinde işgal edilen topraklar sayesinde İslam egemenleri büyük bir servete kavuşmuşlardı. Görünüşte işgal edilen topraklardaki insanları İslamiyetle buluşturduğu söylenen cihat olayı yeni dinin egemenlerine zenginlik kapısı açmaktan başka bir şey değildi.

 “820 yılına doğru halifenin gelirleri, o zamanki Bizans İmparatorluğu’nun yıllık gelirinin –belki- beş katına yükselmişti. Vaktinden önce doğmuş bir ticaret kapitalizmi sayesinde, korkunç servetler birikmektedir; ilişkiler Çin’e ve Hind’e, İran Körfezi’ne, Habeşistan’a, Kızıldenize, Kuzey Afrika’ya, İspanya’ya kadar uzanmıştır."(1)

Bu servetleri cihat sayesinde elde ettiler. Müslüman ordularının işgal ettikleri topraklarda insanları Müslüman olmaya zorlamaları işin sadece görünen kısmıdır. Din burada gerçek amacı gizleyen bir perde işlevi görmüştür.

Haçlı Seferlerinin hedefi de benzeri bir şekilde kutsal toprakları Müslümanların elinden alarak bu toprakları Hıristiyanlaştırmak gibi gözükse de, savaşlara öncülük edenlerin Avrupalı şövalyeler olması yapılan seferlerin asıl amacını ortaya koymaya yetiyor.

Haçlı Seferleri’nin en önemli amacı ekonomikti. Bu savaşların hedefinde Avrupalı feodal beylere – şövalyalare yeni sömürü alanları açmak vardı. Haçlı seferlerinin sonuçlarına baktığımızda bu daha açık bir şekilde görülmektedir.

“XI. Yüzyılın sonlarına doğru Hristiyanların İslamlar üzerine açtıkları uzun süreli ‘Haçlı Seferleri’, kanlı savaşlar olmalarıyla birlikte, Hristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasında yeniden sıkı iktisadi ilişkilerin alıp yürümesine de az yaramadı. Özellikle İtalyanlar, Haçlı kafasını bir yana atıp, geniş bir deniz ticaretine girişerek, Batı ile Doğu arasında pazar malları götürüp getirmeyi tekellerine geçirdiler. Bu sayede birçok İtalyan kenti büyük birer ticaret merkezi olduklarından başka, dokumacılık örneğinde bir endüstri de, Floransa ve Toksana’da kurularak, hemen pek çabuk gelişmeye başladı.”(2)

Haçlı Seferleri sadece İtalya’ya yeni zenginliklerin ve ticaret yollarının kapısını açmadı, bu seferleri destekleyen Avrupa ülkelerinin çoğuna benzeri fırsatlar sundu.

“... bu askeri girişimler Batı’nın maddi bakımdan zenginleşmesini ve deniz ticaretinin gelişmesini destekledi. Her şey bir yana, sayıları gitgide artan hacı kafilelerini taşıma zorunluluğu bile yeterdi böyle bir gelişme için. Armatörler, bu yolla kazandıkları sermayeyi ticarete yatırıyorlar, yolcularını boşalttıktan sonra da gemilerine, baharattan lüks eşyaya değin Doğu ürünlerini yükleyip, getirip Avrupa’da yüksek fiyatla satıyorlardı.”(3)

Gerek İslamiyet içindeki cihat olayı, gerekse de Hıristiyanlık dünyasının Haçlı Seferleri iki dinin egemenlerine yeni servetler, işgal edilen topraklardaki halklara ise ölüm ve açlık getirdi.

Suriye ve Irak’ta İŞİD, daha öncesinde çeşitli ülkelerde El Kaide eliyle gerçekleştirilen katliamların Hıristiyanlık dünyasında yaşanmadığını da kimse söyleyemez.

4. Haçlı Seferi Katolik Avrupa’nın Ortadoks Bizans’a karşı gerçekleştirdiği bir seferdir. 1204 – 1261 yılları arasında İstanbul Latin işgaline uğradı ve dönemin tanıklarının anlattıklarına bakılırsa Haçlı ordularının yaptıkları katliam ve talan 5. Yüzyılda Vandalların İspanya ve İtalya’da gerçekleştirdikleri katliam ve yağmalardan çok daha fazlaydı.

“Bizans tarihi uzmanı Steven Runciman, Kostantinopolis’in Antik Yunan’dan kalan sanat yapıtları ve başyapıtlarla dolu olduğuna dikkat çeker. Venedikliler böyle şeylerin değerini bildiklerinden, buldukları hazineleri alıp götürdüler. Ancak, Fransızlarla Flamanların yok etme arzusuyla, naralar atarak sokaklara ve evlere saldırdıklarını belirten Runciman, manastırların, kiliselerin ve kütüphanelerin bu yağmadan kurtulamadığını söyler. Sarhoş askerlerin, Ayasofya’da bile, kutsal kitaplarla ikonaları ayaklarıyla ezdiklerini, bir fahişenin patriğin tahtına oturarak açık-saçık şarkı söylediğini, her türlü meskenin yağmalandığını belirtir. Şehir’in maddi kültürünün neler olduğunu anlamak için yağmalama hedeflerine bakmak yeterli görünmektedir. Fahişenin patrik tahtına oturması gibi, sembolik ters yüz oluşlarla adeta ele geçiriş haykırılmaktadır.” (4)

Bugün Müslüman ülkelerde yaşanan hukuksuzluğun Hıristiyan dünyasında yaşanmadığını da kimse söyleyemez. Hıristiyanlığın Orta Çağı cadı avları, Engizisyon Mahkemeleri’nin yaptığı işkencelerle, insanları yanan büyük ateşlerin içine canlı bir şekilde atıp katletmelerini anlatan hikayelerle doludur. Papalığın koyduğu buyruklara karşı gelmek ölüm nedeniydi. Avrupa’daki bütün krallar Papa’nın onayını almak zorundaydılar. İncil’de anlatılanlarla çelişen bilimsel buluşlar, yazılan kitaplar suç olarak kabul edilip cezalandırılırdı. Roma Katolik Kilisesi’nin Engizisyon Mahkemesinde yargılanıp idam edilen Giordano Bruno ve yine Roma Engizisyonu tarafından yargılanan Galileo Galilei bilinen örneklerden sadece ikisidir.

Hıristiyanlık benzeri süreçlerden geçmesine rağmen bugün Müslüman dünyasında yaşanan olaylara rastlanamamasına bakıp, Hıristiyanlığın bunu nasıl başardı diye sorulabilir.

Avrupa’daki Köylü Savaşları Açlık ve Ölümün Yanında Reform da Getirdi

Amerika Kıtası’nın keşfi yeni kıtanın zenginliklerinin Avrupa’ya akmasını sağladı. 16 yüzyılda Amerika kıtasından Avrupa saraylarına taşınan altının miktarını hesaplamak mümkün değildir. Amerika yerlilerinin yüzyıllar içinde oluşturdukları değerli madenlerin Avrupa’ya akmasının sonrasında büyük bir sermaye birikimi ortaya çıktı. Aynı dönem kazma, kurutma, havalandırma tekniklerinde ortaya çıkan bazı gelişmelerinde sayesinde Avrupa madenlerinde üretimin artmasıyla sanayideki hammadde ihtiyacının karşılanması gibi bazı gelişmeler yeni üretim ilişkileri ve yeni bir sınıfın ortaya çıkmasının önünü açtı. Bu yeni sınıf burjuvaziydi.

Ortaya çıkan bu yeni sınıfla birlikte, yeni sınıfın iktidara gelme, eski sınıfın iktidarını koruma mücadelesi başladı.

Bu dönem Avrupa’da ortaya çıkan Katolik - Protestan çatışması ya da Köylü Savaşları feodal beylerle, burjuvazinin iktidar mücadelesinden başka bir şey olmadığını söylemek gerekiyor.

“Onaltıncı yüzyılın sözde din savaşlarında da her şeyden önce çok pozitif maddi sınıf çıkarları söz konusuydu, ve bu savaşlar, aynen İngiltere ve Fransa’da daha sonraki iç çatışmalar kadar sınıf mücadeleleriydi. Bu sınıf mücadeleleri o sıralar dini kisvelere büründüyse, çeşitli sınıfların çıkarları, ihtiyaçları ve talepleri dinsel bir perde altında gizlendiyse, bu aslında hiçbir şeyi değiştirmez ve zamanın koşullarınca kolay açıklanır.” (5)

Bu çatışmalar Avrupa devletlerine büyük bir yıkım getirdi. Örneğin Köylü Savaşları’nın öncesinde Almanya’nın nüfusu 21 milyon iken, yaşanan savaşlardan sonra nüfus 13 milyona düşmüştü. Elbette ki 8 milyon insanın tümü savaş meydanlarında ölmedi ama, yaşanan açlık ve salgın hastalıkların ortaya çıkardığı ölümleri de bu savaşlara bağlamak gerekiyor.

Köylü savaşları ölüm, hastalık, açlığın yanında bazı reformların gerçekleştirilmesini de sağladı. Elbette ki bu süreç Köylü Savaşları ile bitmedi. Avrupa’da yaşanan Burjuva Demokratik Devrimleri ile tamamlanan bu sürecin en önemli kazanımlarından biri laiklik oldu. Avrupa’da ulus devletlerinin ortaya çıkması bu döneme rastlar. Matbaanın bulunmasın da etkisiyle Avrupa’da ortaya çıkan aydınlanma hareketlerinin oluşmasında bu dönemde yaşanan gelişmelerin etkisini görmek mümkün. Yine bu dönemde kilise kendisine çeki düzen vermek için reformlara girişti.

Müslüman Dünyası Avrupa’daki Gelişmelerin Niçin Uzağında Kaldı

Avrupa’da yaşanan bu dönüşümlerin başladığı 16. Yüzyılda Müslüman dünyasına egemen olan güç Osmanlıydı. Osmanlı üç kıtada yaşayan Müslümanların önemli bir çoğunluğunu egemenliği altına almasıyla da en önemli güçtü, Osmanlı Padişahının aynı zamanda halife olarak Müslüman dünyasının dini lideri olmasıyla da.

Bu yüzyılda Müslüman dünyasında çağın ihtiyaçlarını karşılayacak dönüşümleri yapması gereken tek güç Osmanlı Devleti olmasına rağmen, Osmanlı Devleti bu dönüşümleri yapacak dinamiklerden yoksundu. Her şeyden önce Osmanlının merkezi feodal yapısı kapitalizmin gelişmesinin önünde en büyük engeldi. Osmanlı Amerika’nın keşfiyle yeni kıtanın zenginliklerinden yararlanarak bir sermaye birikimi yaratmaktan yoksun olmasının yanında, yine bu dönemde yeni ticaret yollarının ortaya çıkmasıyla elinde tutuğu ticaret yollarından geçen kervanlardan aldığı vergilerden de mahrum kalarak iyice güçsüz düşmeye başlamıştı. Bu nedenle Osmanlının en haşmetli padişahı kabul edilen Kanuni döneminde devlet gittikçe güçsüz düşmekle kalmayıp, aynı zamanda Avrupa’nın ucuz hammadde kaynağı haline dönüştü. Osmanlı kentlerinin Avrupalı tüccarların pazarı haline gelmesi bu döneme rastlar.

Amerika’nın keşfi ve Avrupa’da ortaya çıkan teknik gelişmelerle birlikte Kanuni döneminde gerileme başlamış, topraktaki üretim düşmüş, ilk kez ithalat yapılmış, hemen hemen tüm ürünlerde fiyat artışları olmuş, halkın daha çok yoksullaştığı görülmüştür. Gelir kayıplarını ve devletin içinde bulunduğu ekonomik darboğazdan çıkmak için, bugün kamu mallarının özelleştirilmesinde yaşananların benzeri o yıllarda yaşanarak, ilk kez topraklar mültezimlere kiralanmış, bu yöntemle yeni gelirler elde edilmeye çalışılmıştır. Yine kapitülasyonlar döneminin Fransızlarla yapılan bir anlaşmayla Kanuni ile birlikte başladığını unutmamak gerekiyor.

Yukarıda açıklamaya çalıştığım Osmanlı gerçeğinin yeni sınıfı, yani burjuvaziyi ortaya çıkartması imkansızdı. Bu nedenle Avrupa devletlerinde ortaya çıkan yeni sınıfla birlikte reformlardan Osmanlı devleti, dolayısıyla Müslüman dünyası mahrum kaldı.

İslamiyet Bugün de Reformları Yapacak Dinamiklerden Yoksundur

Hıristiyanlık içinde gerçekleşen reformların yeni sınıf burjuvazinin ortaya çıkmasıyla gerçekleşebildiğini söylemiştik. Bu reformlar demokratik devrimlerini yapan ülkelerdeki burjuva sınıfının ilericilik misyonunu yitirmediği yılların ürünüdür. Emperyalizmle birlikte burjuvazi gericileşmeye başladı. Emperyalizmle birlikte burjuvazinin tek sorunu pazar sorunu oldu. Bu nedenle işgal ettiği ya da pazarı haline getirdiği ülkelerdeki tüm gelişmeleri şiddetle bastırma yoluna gitti.

Müslüman ülkeler sanayi devrimi ile ortaya çıkan bir burjuvazi olmayıp, işbirlikçi burjuvazi olduğu için, yukarıda açıklamaya çalıştığımız reformları yapmaya ne gücü ne de niyeti vardır. Sömürgelerdeki işbirlikçi burjuvazinin dinde reform yapmaya niyeti olsa bile, buna bağımlı oldukları emperyalist devletler izin vermeleri mümkün değildi. Bu nedenle Müslüman ülkelerdeki her gelişme emperyalizmin denetimi altında, onun isteği doğrultusunda gerçekleşmek zorundadır. Yine bu nedenle bu ülkelerde din de emperyalizmin ihtiyaçlarına göre kullanılmaya başlanmıştır.

1978 yılında Sovyetler Birliği’nin parçalanması için ortaya atılan Yeşil Kuşak Projesi’nden tutun da, 2000’li yılların başında ortaya atılan Büyük Ortadoğu Projesi ve Ilımlı İslam Projesi gibi projelerin ya da El Kaide, İŞİD gibi örgütlenmelerin emperyalist devletlerin bir ürünü olduğunu bugün aklı başında olan herkes biliyordur. Bunu emperyalist devletlerin temsilcileri de inkar etmiyorlar.

Amerika Başkanı “Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, 13 Haziran 1997 tarihinde CNN’e verdiği röportajda: ’Biz Afganistan’da Sovyetler’e karşı savaşı El Kaide ile yürüttük’ dedi ve cihadı şöyle anlattı: ‘Ben Müslümanların Tanrıya olan derin inançlarını biliyordum. O yüzden bu savaşı onlarla başaracağımızdan emindim.’”(6)

İslamiyet içinde yaşanan olumsuzlukları tümden ortadan kaldırmak bugünde mümkün gibi gözükmüyor. Din de reformlar devri Burjuva Demokratik Devrimlerinin gerçekleştirildiği döneme ait bir gelişme olduğu için bu mümkün değildir. Müslüman ülkeler bu treni kaçırdılar. Bir daha aynı tren gelmeyeceğine göre, bugün yaşanan gerici dalgayı ortadan kaldırmak için kendilerine başka yollar bulmak durumundadırlar.

İslamiyet içinde reform mümkün olmasa da demokrasiyi güçlendirerek gerici dalganın önüne geçmek ya da geriletmek mümkün. Bu nedenle daha çok demokrasi, daha çok adalet demek gerekiyor. Bugün Türkiye’deki gibi ucube bir laiklik yerine gerçek bir laikliği inşa etmek, eğitim sistemini bilimsel hale getirmek bugün için toplumun önünde duran en temel sorunlardır. Bunlar başarıldığında yaşamın her alanına müdahale eden, insanlar üzerinde baskı kuran, insanları ayrıştırıp ötekileştiren bu gerici dalgayı geriletmeyi başarmak mümkün olabilir.

__________

[1] Server Tanilli, İslamiyet Çağımıza Yanıt Verebilir mi?, sayfa 103

[2] Mustafa Akdağ Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, sayfa 480-481

[3] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, II. cilt, sayfa 237

[4] Nurdan Türker, Vatanım Yok Memleketim Var, sayfa 74-75

[5] Karl Marx / Friedrich Engels, Din Üzerine, sayfa 138

[6] Hamide Yiğit, Tekmili Birden İŞİD, sayfa 38

YORUM EKLE
YORUMLAR
Erol ERCAN
Erol ERCAN - 2 ay Önce

Çok aydınlatıcı ve dili oldukça akıcı bir yazı. Çok faydalandım. Eline, yüreğine sağlık yazar arkadaşın.

Alkollü vatandas
Alkollü vatandas - 2 ay Önce

ISLAMDA REFORM MÜMKÜN DEGILDIR. TANRI'NIN SÖZÜ OLDUGUNU IDDIA EDEN BIR KITABI REFORME EDEMEZSINIZ. AYNISI YAHUDILIK ICINDE GECERLIDIR. HRISTIYANLIK REFORMA ACIKTIR CÜNKÜ INCIL' IN TANRI SÖZÜ OLMAK GIBI BIR IDDIASI YOKTUR. INSANA AIT HERSEY DEGISEBILIR. TANRI SÖZÜ MUTLAKTIR! DEGISMEZ MAALESEF.....

başka pencere
başka pencere - 2 ay Önce

islamın reforma değil doğru anlamaya ihtiyaç var islam toplumsal bakarsanız yarı kapitalist yarı sosyalist bir dindir. inançsal boyutu ise gayet her insanın varlık sebebinin cevabını bulabilir kabul ediyorsa istiyorsa inanmayadabilir. islamda en büyük günah nedir şirktir. nedir bu şirk, Allah a ortakçı çıkmak yani herhangi biri diğer insanları kendine taptıracak kadar kibirleniyor büyükleniyor kendini Allah yerine koyuyorsa en büyük günah ı o işliyor demektir.Allah bunlarla savaşmayı emreder normalde köle olmak istemeyen halklarda böyle zalimlerle savaşır yani böyle bir inanç sistemine sahip değilse.ikincisi hem mülke saygıyı emreden hem zekat vermeyi vakıf kurmayıda öğütler yani istifleyip millete yüksek faizle yine kendini ilahlaştıracak kadar büyümeyi yasaklar ticari olarakta yine dengeliyor.başka putlara tapılmasın diye kendine ibadeti de emreder çünkü hayat boşluk kabul etmez sen doldurmassan başkası doldurur insanın doğasında var inanma isteği.bunları yapmamayı affedebilir der fakat bana diğer kulların hakkıyla gelmeyin gidin onun rızasın alın der onu affetmem der.yani böyle bir din kurgu dahi olsa hayatı düzene sokan bir anlayışı var hemde katı hukuk kurallarına ihtiyaç bırakmadan ya da sen hukuk kurallarını ayrıntısına kadar koyacaksın ki bir de onu uygulayan hakim asker besleyeceksin baya maliyetli iş.

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >