12 Eylül ülkenin bedeni ve ruhunun teslim alınışı, teslim oluşu tarihiydi…
“Demokrasiye geçtikten sonra”ki bir 12 Eylül de, bir insanın (daha) kaybedilişinin, hayatı alınıp yokmuş farz edilişinin yıldönümü.
Cumartesi Anneleri, dün de Kenan Bilgin’i sordu yeniden:
12 Eylül 1994’te gözaltına alındı. Sonra yok dendi; cesedi dahi bulunmadı. Dönem savcılarından Kemaloğlu, gözaltında kaybedildiğinden emin olduğunu beyan etti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, oybirliğiyle Türkiye’yi mahkum etti.
Sene 2011. Devlet hala inkârda.
O gün “Kaybolan koyunun hesabını benden sorun” bile diyen bir cumhurbaşkanı vardı.
Hiçbir hesap vermedi hiç biri!
Hayal!
Bir davet aldım. İçinden bir hayal geçen bir mektup.
İnsanımız, çocuklarımız çok değersiz; kolayca kaybediyoruz ya…
Bir de Emrah vardı.
10 Temmuz 2009’da, “Emrah’ın öleceğini söylemiştim size!” diye yazmıştım Sabah’ta. (Hoş, Sabah hukukçuları, arşivlerindeki eski yazılarımı tanımazlıktan geliyor! Onuru orada baki kalsa da, aman tazminat filan olmasın diye!)
16 yaşındaki Emrah, 22 yıllık bir uzman çavuşun oğluydu.
O gün arkadaşlarıyla yazlık askeri kamptan denize girmek istemişti. Fakat, babasını “alt sınıf” diye orduevine, kampa kabul etmeyen duvar, onu da askeri kampta geri çevirdi.
Arkadaşları içerideydi; tel örgülerden girip yanlarına gitmek istedi.
Bu kez elektriğe takıldı; oracıkta cansız yığıldı.
***
Şöyle yazmışım o gün:
“Babası şehit düşerse, duruma göre, tabutu başına koşuşuyor komutan, bakan, başbakan...
Canlı ise, ne orduevi kapısına bir öğün yemek için yanaştırılıyor, ne askeri kampın kumuna, denizine kavuşturuluyor...
Elektrik de biliyor, kim girer, kim giremez...
Bedenine çarpıveriyor 16 yaşındaki Emrah'ın...
Yere cansız seriveriyor!
Kimine göre, derler ya, Emrah zayiat...
Lakin ille de Emrah artık askeri kamp şehididir!
O duvar, o duvarınız, o cumhuriyet, demokrasi karşıtı yasaklarınız...
Aynı şehit töreninin sessiz tabutlarında olduğu gibi...
Cansız Emrah'a artık vız!
Canlı, hayat, umut dolu bir çocuk olarak sokmadığınız kıymetli kampın hudutları dahiline, handiyse inadına, ceset olup düşüyor...
Hadi kovun o cesedi de oradan...
Misal olmasın, emsal olmasın, kural, töre bozmasın...
Rütbe çiğnemesin, yerini, haddini, nizamını, babasını bilsin.
Bu da bir nevi bedelli askerlik işte!
Bedeli evladın canıyla ödeneni.”
***
Bugün “Emrah’ın babası” gibi (Emekli) uzmanların derneği EMUZDER’in genel kurulu var. Başkan Esef Merdoğlu “hayali”ni bir davetiyeye koyup yollamış:
“978 TL ile geçinmeye çalışanları yalvar yakar Ankara’ya davet ediyorum. ‘Gönlümüz bir ama cebimde 50 liram var’ diyene nasıl anlatılır ki, hayalimdeki kocaman tabela. Duvara çakılı pirinç plaket, EMUZDER Emrah Uçar Sosyal Tesisleri!
Plakette, gülümseyen, aklımdan hiç çıkmayan o masum yüz.
Üzerinde; ‘Marmara Ereğlisi Deniz Kampı’na, babası uzman erbaş olduğu için alınmayan Emrah’ olacak.
Havuz da olacak. Evlatlarımız özgürce girecek. Herkesin evlatları ama.
Nasıl anlatılır ki Abdi İpekçi? Adına dikilmiş anıtın bulunduğu park. Parkta Ankara şubatında kurduğumuz çadır.
Sayın Talu; bunları yaşarken yanımızdaydınız. Çadırımızda gibi anlattınız bizi. Ev sahibine aylarca kira ödememişleri yüreğinizde hissettiniz. Evladının doğumunda bulunmak yerine, ilişiğinin kesilmesi işlemleriyle uğraşanları hissettiniz.
11 Eylül Pazar da yanımızda hissedeceğiz sizi. Çok şey ikram edemeyeceğiz; beş yıldızlı otelde genel kurul toplayamayacağız. Sıcak simit ve çay, belki bir dilim peynir olacak açık büfemizde. Ama yüreklerimizi ikram ederiz; dualarımızı.
Gelemeseniz de biliyoruz ki yüreğiniz burada da olacak ve biliniz ki kulağınız her çınladığında…
Dostluklarımızla”
***
Emrah’ın o günkü hayali iki kulaç denize girmekti.
O hayal bugün, Emrah’ın hep orada kalacağı bir tesis; en insani haklar için gayret ve mücadele oldu!
Tüm çocukların, tüm insanca hayallerin yolu açık olsun!