Kapitalizm, yani pazar ekonomisi dünyaya dalga dalga yayıldıkça münferit yerel veya ulusal ekonomiler uluslararası bir ağın parçası oldular.
Bu ilk küreselleşme dalgasıydı. 17 ve 18. asırlar boyunca gelişen kapitalizm bir dünya sistemi oldu. İlk kapitalistleşen, teknolojisini geliştiren, daha hızlı ve ucuz üreten ülkeler merkez, daha az gelişmiş ve geri teknolojiye sahip ülkeler, ne kadar büyük ve kalabalık olurlarsa olsunlar çevre veya bağımlı ülke konumunda kaldılar. Osmanlı, Hindistan ve Çin, geleneksel ihtişamlarına rağmen bu tür ülkelerdi.
Başka deyişle Osmanlı'yı yıkan, söylemeye bayıldığımız "emperyalist güçler"den çok (Osmanlı da bir imparatorluktu) onu içten çökerten teknolojik geriliği, ekonomik yetersizliğiydi. Gelişen ve zenginleşen çok daha küçük ülkelere karşı savunma masraflarını karşılayamadı ve tabi milletleri bir arada tutacak ekonomik kaynakları yaratamadı. Koca imparatorluğu kaybetmemizin en önemli nedeni budur.
Sovyet imparatorluğunun yıkılma nedeni de ekonomiktir. Ne askeri bir yenilgiye uğramıştır ne de siyasi alanda marjinalleşmiştir. Koca Sovyetler zayıf ekonomisi nedeniyle içine çökmüştür. Şimdiki Rus yöneticiler ülkelerini enerji kaynaklarına ve ulaşım hatlarına sahip ekonomik bir güç olarak dünya sahnesine döndürmek için çabalıyorlar. Bu doğrultuda epey de yol aldılar.
Bu girişi, son günlerde tartıştığımız 28 Şubat (1997) "darbesiz hükümet düşürme operasyonu"nun ekonomik boyutunu anlamak nedeniyle yaptım. Ekonomik altyapısını anlamadan hiçbir siyasi olayı anlamak mümkün değil. Türkiye'de darbelerin ve askeri müdahalelerin yoğunlaştığı dönem ile dünyada gerçekleşen yeni küreselleşme süreci eş zamanlıdır. Artık Batı "bilgi toplumu" ve "iletişim teknolojisi" evresine geçmiştir. Sanayi, çevre ülkelere aktarılmaktadır. Bunun için ekonominin liberalleşmesi ve siyasetin daha özgürlükçü olması, en azından keyfi ve zorba bir devletçilik anlayışından uzaklaşılması gerekmektedir.
Bir sene önce Türkiye Gümrük Birliği'ne girmiş olsa da 1997'de ülkenin dışa açılmasına karşı çıkan çok güçlü çevreler vardı. Ordu istemiyordu. İç pazara rekabetsiz mal ve hizmet sunan, gümrük duvarlarıyla korunan, üretiminin kalitesi sorgulanmayan bir burjuvazi vardı. Medya çevreleri zaten devletle iş çevreleri arasındaki çıkar ilişkisinin köprüsüydü.
Türk burjuvazisi, azınlık girişimcilerinin tasfiyesi, servetlerinin zorla el değiştirilmesi, sürekli devlet eliyle beslenen (besleyen kaynağa biat eden) bir projeydi. Burjuvazisinin demokrasiyi desteklemediği hiçbir ülkede demokrasi gelişmez. Türkiye'de de olmadı. Ta ki burjuvazinin küçük bir bölümü dünyaya açılıp, önce ortaklıklar sonra kendi gücüyle rekabetçi bir nitelik kazanana kadar. Onların ardından devlete hiçbir şey borçlu olmayan, küçükten başlayıp giderek büyüyen, sonra dünyaya açılan bir başka/yeni burjuvazi ortaya çıktı. Bu sınıfın doğuşu 1990'lardır. Onlara siyasette ilk görünürlük kazandıran Refah Partisi'dir.
Refah Partisi'nin İslam Birliği, İslam NATO'su, İslam dinarı gibi ham hayalleri ve kültürel alanda ısrarcı olduğu devletçi geleneği olmasa, değişimin eseri olduğu kadar kendisi de değişime öncülük edebilseydi çok daha uzun ömürlü olurdu. Nitekim içinden çıkan AK Parti oldu. Ama Refah'ı yıkan onun gelenekçiliği ve dinci görünümünden çok ardındaki sosyal sınıfın yükselişi karşısında statükonun siyasi ve ekonomik güçlerinin ortak direnişi ve kural tanımaz davranışıdır. Eğer AK Parti, yükselmekte olan ve ulusal ekonomiyi dünya ekonomisine eklemleyecek olan sınıfın önünü açmasaydı, yani dünya Türkiye'ye girmeseydi biz hâlâ militarist bir iradenin bendesi olmaya devam ederdik.
Şimdiki mesele, Türkiye'nin dünyaya eklemlendikten sonra onun yüksek hukuk, siyaset ve sosyal yaşam standartlarını ne oranda benimseyeceği. Mevcut iktidar, ekonomide gösterdiği başarıyı diğer alanlarda da küresel ölçüleri benimseme doğrultusunda gösterebilirse tarihe geçebilir. Cumhuriyetle başlayan Türkiye devrimi o zaman tamamlanır. Bunu yapmadığı takdirde kaçıncı cumhuriyet hükümeti olmasıyla anılacak. Oysa tarih AK Parti'ye büyük bir fırsat sunuyor.