Pervari’deki karakol baskını ve hayatını kaybeden askerler hakkındaki sorulara Erdoğan tuhaf bir yanıt verdi malumunuz:
“Maalesef terör örgütü vahşetini devam ettiriyor. Ben size ikide bir bu tür değerlendirmeleri yapmayı da doğru bulmuyorum. Tabii o görevini yapıyor, biz de bunun karşısında görevimizi yapmaya devam edeceğiz. Üzerinde yoğun bir şekilde duruyoruz. Arkadaşlardan detayları henüz almadım. Türkiye’ye döndükten sonra değerlendirmelerimizi yapıp ona göre adımlarımızı atacağız.”
İkide bir değerlendirme yapılmasın, herkes görevini yapsın, adımlar atılsın. Pek güzel. Bize ise ölenleri izlemek ve şansımız yaver gitmezse işlek bir sokakta patlayarak ölmek düşecek.
Giderek cevvalleşen öfke söylemleri
Kıbrıs’tan Kürt meselesine giderek cevvalleşen bir Başbakan’la karşı karşıyayız. Herhalde Sayın Başbakan ‘öfkenin bir hitabet sanatı’ olduğuna dair kendi gözlemine kendini o kadar kaptırdı ki, bir süredir hem içeride hem de dışarıda bir öfke küpü olarak dolaşıyor.
Bu öfke üslubunun bakanlara sirayet etmemesi kaçınılmaz. Bakan Hayati Yazıcı, BDP’li milletvekillerine kükreyiverdi mesela: “Milletvekilleri olarak ya vekâleti yerine getirirsin ya da istifa eder çekilirsin. Ya da hukukun gereği işler azil süreci başlar.”
Ankara’daki bombadan Siirt’e, halı sahada öldürülen polislerden bir arabada taranarak can veren genç kızlara kadar nefret edilmemesi imkânsız bir saldırı dalgası var. Fakat bu saldırı dalgasının üzerinde öfke ile sörf yapıp, çözümsüzlüğün popülist kazançlarına bel bağlamak başka bir hikâye.
Hâlâ bir umut ışığı var
Elbette dünkü Radikal’in manşetinde de görüleceği üzere, hem iktidardan hem de muhalefetten mevcut gerginliği azaltıcı bazı açıklamalar gelmiyor değil.
Erdoğan’ın ateşkes halinde askeri operasyonların duracağını açıklaması zayıf da olsa bir umut işareti. Kılıçdaroğlu’nun silahsız çözüm önerilerine katkıda bulunacaklarını açıklaması da gerçekten çözüm isteyenler açısından bir şans.
Herkesin silah bırakması ve çözümün her yerden her kanaldan aranması, içine girilen şiddet buhranının tek çözümü. Bu zaten bilinen ve basit bir gerçek. Bunun ne şekilde yapılacağı asıl sorunu oluşturuyor.
Tutuklu milletvekili krizini çözmek
İlk adım, Meclis’e BDP’li milletvekillerinin gelmesiyle atılabilir. Bunun için de bazı AKP’lilerin “Tükürdüklerini yaladılar”, “Tıpış tıpış gelecekler” gibi ifadeleri, Hayati Yazıcı’nın da “Ya istifa edin ya da azledilirsiniz” gibi tehditleri bir kenara bırakması şart.
Bu köşede daha önce iki defa yer aldı. Anayasa hukuku profesörü ve Anayasa Mahkemesi’nin eski hâkimlerinden Prof. Fazıl Sağlam’ın kriz çözücü ve hayata geçirilmesi çok kolay bir önerisi var.
Anayasanın dokunulmazlığa ilişkin 83. maddesinden “Seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır” ibaresinin çıkarılması, tutuklu milletvekili krizini rahatlıkla çözebilecek bir formül.
Maddedeki o ibarenin 12 Eylül’le geldiği de göz önünde tutulursa, maddenin değiştirilmesi her açıdan demokratik bir tavır olacak.
AKP bu değişikliğe karar verirse, CHP’nin de buna destek vereceği ortada. Bu yeni şiddet sarmalının başlangıcı, bu tutuklu milletvekili krizine ve KCK operasyonlarına dayanıyor.
Bir satırla çözülebilecek bir krizi kırk satırla sürdürmenin sorumsuzluğunu tarih kaydeder. Yol hâlâ yakın. Hem siyasi hem de sembolik olarak önemli olan bu adımı atın.
Kürtlerin siyasi temsili ile PKK şiddeti sorunu ayrı ayrı ele alınmazsa, PKK kampındaki en şiddet yanlısı unsurlarla istense de istenmese de zımni bir işbirliği yapılıyor demektir.
Herkes görevini yapsın. Göreve anayasanın 83’üncü maddesini değiştirmekle başlayın.
Hükümet göreve!