Hukuk devleti olmanın peşinde

Abone Ol

Siyaset bilimi yazınında çok tekrarlanan kendini sürekli kanıtlamış bir ilke vardır:

"Güç yozlaşır; mutlak güç, mutlaka yozlaşır." Yozlaşmaktan kasıt, aşırılığa kaçmak, keyfileşmek ve hukuk dışına çıkmaktır. Güç ve gücü kullanan kurumlar-kadrolar denetlemedikleri zaman hizmet etmeleri, güvenliğini sağlamaları gereken topluma tahakküm etmeye, kendi "doğruları"na (aslında çıkarlarına) göre gütmeye başlarlar. Bunu yaptıkları anda da meşruluklarını yitirirler. Ama ellerindeki zor araçlarıyla iktidarlarını sürdürürler. Bu durumu kabul etmeyen bireylerin, toplumun kitlesel katliamlara, uzun süreli hapis cezalarına, işkenceye tabi tutulmaları sık görülen bir olgudur.

Demokrasinin özü, ortak yaşamı yöneten kuralların toplumsal çoğunluğun rızası ile belirlenmesidir. Ancak bu uzlaşma kadar siyasal gücü denetleyecek kurumların ve şeffaf yöntemlerin de olması gerekir. Hukuk devleti bu iki esas üzerinde yükselir.

Hukukun üstünlüğü

Bir hukuk devletinde benimsenen kurallar herkesi, yasaları yapan ve uygulayanları da bağlar. Hukukun üstünlüğü, söz konusu kuralların her türlü uygulamaya, kadroya, gerekçeye, koşula bağlı olmadan herkes için geçerli olmasıdır. Bu, kimsenin, hiçbir kurumun yasaların üzerinde olmamasının güvencesidir. Bu açıdan bakılınca pek az ülkede hukukun üstünlüğünü görebiliriz.

Hukukun üstünlüğünün olmadığı veya sözde (veya yazıda) kaldığı ülkelerde yönetimin keyfileşmesi yanında yoğun bir yozlaşma da görürüz. Hukuk devleti olmayan ülkelerde halk da hukuka değil iktidarın davranışlarına bakarak günlük hayatını tanzim eder. Hak arayamayacağını bildiği için ayrıcalık (imtiyaz) arar. Sadece kendisi için ve bir kerelik kanuni sapmaları talep eder.

Bu tavır, büyük ölçüde birer rol modeli olan en düzey yöneticilerin davranışlarından aşağıya, sade vatandaşlara kadar yansır. Bir eski başbakanımız usulsüz bir tahsisat konusu kamuoyuna aksedince, "Ne olmuş, verdimse verdim" demiştir. Türk ekonomisini dünyaya açmakla tanınan bir başka meslektaşı, memurların az maaş alması nedeniyle işlerini iyi yapmaması olasılığına karşı "Benim memurum işini bilir" diyerek maaşın ötesinde bir kazanç kapısını göstermişti.

Kapalılık ve hırsızlık

Otoriter yönetimler sadece uygulamada keyfi ve denetim dışı değildirler. Aynı zamanda kapalı ve dışarıdan görülemeyen dünyalarında hırsızdırlar da. Her otokrasi veya oligarşi (tek adam veya ayrıcalıklı kadro yönetimi) aynı zamanda bir kleptokrasidir, yani hırsızlar yönetimi. Bakın son dönemde devrilen Arap devlet başkanlarına, kendilerinin ve aile efradının içerideki ve dışarıdaki servetleri yoksul ülkelerinin bütçeleriyle boy ölçüşecek boyuttadır. Nereden gelmiştir bu servetler? Ya zorla yönettikleri toplumun ödediği vergilerden ya da ülkelerinin doğal kaynaklarının satışından. Böyle bir gasp olayına toplumun onayı var mıdır? Cevap vermeye bile lüzum yok.

Bir toplum otokratik ve oligarşik yönetim aşamalarını geride bırakmış olabilir. Demokrasinin bütün kurumlarına da sahip olabilir. Ama hukukun üstünlüğünün hem yönetim hem de halk katında benimsenmesi için daha bir hayli yol alması gerekebilir. Örnek mi? Daha geçen hafta yozlaşma, çürüme ve rüşvet olgularını ülkeler düzeyinde ama küresel çapta değerlendiren Transparency International adlı ünlü kuruluş 2011 verilerini açıkladı. Türkiye 183 ülke arasında 61. sırada yer alıyor. Yolsuzluğa en fazla batmış olan ülke hangisi dersiniz? Bu dünyada iyi yönetimin ve dürüstlüğün timsali olduğu iddiasındaki (!) Kuzey Kore en sonuncu. Yani diktatörlüğün dik alası. Varın gerisini siz düşünün. Bir de isterseniz neden hâlâ bizim listenin başlarında değil de ortalarında olduğumuzu...  

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }