Heyulanın dönüşü*

Abone Ol

2009 yerel seçimlerinde BDP’ye karşı bekledikleri başarıyı elde edememenin hüsranını yaşayan Başbakan’a, bu seçimlerden hemen sonra KCK operasyonlarıyla PKK’nın belini kırma stratejisi ‘satıldı’. O günden beri, bu stratejinin akıl hocaları ve destekçileri gidişatın çok iyi olduğuna inanmamız için yoğun bir propaganda bombardımanı düzenliyor. Ordunun kasıtlı olarak PKK’nın üzerine gitmediği iddialarıyla bezenen bu stratejinin adı, alan hâkimiyetini sağlamak. Siyasal alanı da ‘münafık Kürtler’den ve onlara destek verenlerden bütünüyle temizlemeyi hedefliyor. Burada polis, yargı ve medya el ele çalışıyor. Örneğin, “PKK’nın şehir yapılanması KCK’ya yönelik düzenlenen operasyonlarda örgütün hain planları deşifre” oluyor (Akşam, 30.10.2011). Polis diliyle yazılmış, ‘sözde’ sıfatının her yerde kullanıldığı, sözde akademi, sözde eğitim derken hızını alamayıp ‘sözde terör örgütü’ ifadesine yer verildiği haberlerle yapılan bu genel yıldırma ve sindirme harekâtı, dalga dalga yapılan tutuklamalarla pekiştiriliyor. Sözde demokratik hukuk devleti çalışıyor.

Artık alışık olduğumuz üzere, bu harekatın amiral gemisi Zaman gazetesinde yayımlanan bir haber, bundan bir müddet sonra gözaltına alınan kişiye Terörle Mücadele Şubesi’nde soru olarak geri geliyor. Amiral gemisinin yanında, bindirilmiş medya kıtasının diğer öğeleri de üzerlerine düşen görevi yerine getiriyorlar. AKP’ye sıcak bakmayan bir yayın çizgisinde olanlar da havaya girmiş, “Misliyle intikam alınacaktır” mesajını almış durumdalar. Bugün Kürt sorununa hükümet katından bakışa hâkim olan polis ve arkasındaki cemaat zihniyetiyle laikçi milliyetçiler ürkütücü bir zeminde buluşuyor. Mithat Sancar’ın yerinde tanımıyla, fiili bir olağanüstü hal bu kez ülke sathında yürürlüğe girmiş durumda.
Terör örgütüne karşı yaratılan milli birlik ve beraberlik ruhu, yeni umacılar yaratarak güçleniyor. Bölücü, terörist, hain ve dahi komünist, solcu suçlamalarına, Başbakan sayesinde Zerdüştlük de yakında eklenerek umacı çemberi genişliyor. Muhafazakâr-milliyetçi dünyanın geçmiş umacıları, tarih sayfalarında kalmış örgütlerin polis raporlarında canlandırılmasıyla, 1970’lerin yasaklı kitaplar listelerinin yeniden devreye sokulmasıyla geri dönüyor.

PKK’nın şiddet stratejisini, benimsediği terör yöntemlerini, Kürt alanı üzerinde mutlak bir tahakküm kurma arzu ve planını eleştirirken, tam bunun karşısındaki devlet şiddetiyle yüreğini soğutanların, ‘ölü ele geçirilen terörist’ sayısıyla huzur bulanların yanına düşmemek için özel bir çaba göstermek gerekiyor. Artık bütünüyle kroke vaziyette olan CHP ise Kürtlerin demokratik taleplerini dile getirenleri kendi içinde susturma savaşı verenlerin esiri olmuş durumda. KCK tutuklamalarına karşı güçlü bir ses çıkaramadığı için Deniz Feneri tahliyelerini teşhir etmekle vakit geçiriyor. CHP lideri yolsuzluk iddialarıyla ilgili Başbakan’a mektup yazıyor. Sahi, bu CHP nerede yaşıyor?

Bütün bu gelişmeler arasında PKK’nın uzun vadeli stratejisi mükemmel biçimde işliyor: Türklerle Kürtlerin arasındaki mesafenin küçük ama kararlı adımlarla açılması ve belki beş yıl, belki yirmi yıl sonra bu mesafenin geldiği noktada ‘nihai çözüm’ün kendini iki tarafta doğal olarak dayatması. Topyekûn etnik çatışmaya doğru kararlı adımlarla ilerliyoruz.

Başbakan’ı KCK operasyonuna ikna edenler veya emrivakiyle kucağına bu zehirli hediyeyi bırakanlar, PKK’nın nesnel müttefiki olarak çalışıyorlar. “PKK’nın arkasında Ergenekon var” iddiası yeterli müşteri bulmayınca, başlattıkları fiili olağanüstü halle PKK’nın giderek daha fazla beslendiği Kürt milliyetçiliği ateşini var güçleriyle büyütmeyi marifet sanıyorlar. PKK’nın örgüt olarak elini bükmenin yegâne hedef olduğu bir stratejinin, amacına ulaşsa bile, Kürt dünyasını çok daha büyük bir eziklik hissi içinde bırakacağı olgusunu ciddiye almıyorlar. Cemaat olarak PKK ile girdikleri ölüm-kalım savaşında, sadece hükümeti değil, Türkiye toplumunu rehin alıyorlar.

Gelinen noktada artık “Peki, o neden tutuklandı?” diye sormanın, şaşırmanın bir anlamı yok. Bu dişli, öğütecek malzeme arıyor. Terörle mücadele kisvesi altında milliyetçi-muhafazakâr otoriter heyulanın geri dönüşünü izliyoruz.

* Yiğit Bener’in son romanının (Can Yayınları) başlığından ödünç alınmıştır.

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }