“Konu Türkiye değil bu iktidardır; Bu iktidar Türkiye değildir... “

HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç, Meclis’te basın toplantısı düzenleyerek güncel gelişmeleri değerlendirdi.

HDP’li Oluç, “Bu iktidar ne zaman kendisine yönelik bir eleştiri ortaya çıksa, kendi yanlışlarına ve eksikliklerine yönelik, yanlış politikalarına, iç ve dış, ekonomi politikalarına yönelik eleştiriler ortaya çıksa ve bu eleştiriler güçlü bir şekilde dile getirilse, hemen bir konuya sarılıyor. Darbe tehdidi. Yani bu iktidar kendisini ayakta tutabilmek için, bu toplumda sürekli ‘bize karşı darbe tehdidi var’ söylemini ve gerekçesini kullanıyor. Bu doğru değil. Bu iktidara karşı bir darbe tehdidi yok ortada. Ama bu iktidar darbe tehdidi gerekçesini kullanarak, bunu siyasi bir taktik haline getirerek, yanlışların tartışılmasını ve iddiaların soruşturulmasını engelliyor. Bu kez de aynı yola başvuruyor” dedi.

Mafya-siyaset ilişkilerini değerlendiren Oluç, şöyle konuştu:

Bugünkü basın toplantımızda iki konu üzerinde duracağım. Birincisi, AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın grup toplantısında değindiği konuların bir kısmıdır.

Gözden kaçırmayın

İsveç hükümetinde YPG krizi: Bağımsız vekil desteğini çekti İsveç hükümetinde YPG krizi: Bağımsız vekil desteğini çekti

Birkaç gündür bu ülke ve toplum bir videolar dizisi ile uğraşıyor. Milyonlarca insanın konusu haline gelmiş bir durum var ortada. Buna ilişkin biz çeşitli vesilelerle görüşlerimizi dile getirdik, bir kez daha değinelim.

Önce şunu belirteyim. Bu iktidar ne zaman kendisine yönelik bir eleştiri ortaya çıksa, kendi yanlışlarına ve eksikliklerine yönelik, yanlış politikalarına, iç ve dış, ekonomi politikalarına yönelik eleştiriler ortaya çıksa ve bu eleştiriler güçlü bir şekilde dile getirilse, hemen bir konuya sarılıyor. Darbe tehdidi.

Yani bu iktidar kendisini ayakta tutabilmek için, bu toplumda sürekli ‘bize karşı darbe tehdidi var’ söylemini ve gerekçesini kullanıyor. Bu doğru değil. Bu iktidara karşı bir darbe tehdidi yok ortada. Ama bu iktidar darbe tehdidi gerekçesini kullanarak, bunu siyasi bir taktik haline getirerek, yanlışların tartışılmasını ve iddiaların soruşturulmasını engelliyor. Bu kez de aynı yola başvuruyor.

Konu Türkiye değil bu iktidardır; Bu iktidar Türkiye değildir...

Şimdi iki gündür iktidar ortaklarının şu söylemini duyuyoruz: ‘Hedef Türkiye’. Değil.  Konu Türkiye değil, konu bu iktidar, konu bu iktidar ortaklığı, bu iktidar ortaklığının yanlışları, iktidar ortaklığının görünmeyen ittifak mensuplarıdır.

Bu iktidar Türkiye değil. Bu iktidar Türkiye’nin bir parçası. Siz kendinizi bütün Türkiye zannetmeyin. Sürekli bu ülke ve toplum büyük tehdit altındaymış korkusu yaratarak yanlışlarınızın, kirlenmişliklerinizin ve hukuksuzluklarınızın üstünü örtmeye çalışıyorsunuz. Tehdit Türkiye’ye yönelik değil, tartışılan konu Türkiye değil, iktidarın yanlış politikaları ve kendisidir.

Bir kez daha şunu açık ve net söyleyelim. AKP-MHP ittifakı ve görünmeyen ortaklarıyla kurulmuş olan Cumhur İttifakı, Türkiye’nin tamamı demek değildir, kesinlikle Türkiye değildir. Üstelik bütün kamuoyu yoklamaları göstermektedir ki, bütün saha çalışmalarında edindiğimiz izlenim de gösteriyor ki, bu iktidar gittikçe Türkiye’de daha küçük bir toplum kesimi tarafından desteklenir hale gelmiştir. Bunu da bir kenara koyalım. Yani, birincisi darbe konuşulmuyor; ikincisi Türkiye konuşulmuyor. İktidar konuşuluyor. 

“DÜNYANIN HER YERİNDE MAFYA-SİYASET İLİŞKİLERİ MAFYANIN İÇİNDEN BİRİLERİNİN KONUŞMASIYLA ORTAYA ÇIKAR”

Bakın, üçüncü bir gerçeği söyleyeyim. Bu sadece Türkiye için değil, bütün dünyada böyledir. Bütün dünyada organize suç örgütleri ya da mafyatik yapılarla ilgili, bu yapıların içinde yer alan ya da bu yapıları yöneten kişiler konuşmaya başladığı zaman ortaya bütün pislikler, kirli ilişkiler, bürokrasi ve siyaset ilişkileri ortaya saçılmaktadır. Bu İtalya’da da böyledir ABD’de de böyle olmuştur. Dünyanın herhangi bir başka ülkesinde de, mafya-siyaset ve bürokrasi ilişkilerinin konuşulmaya başlandığı her zaman böyle olmuştur. Dolayısıyla bir organize suç örgütü liderinin ya da bir mafyatik yapının içindeki kişinin konuşmaya başlamasıyla ancak bu gerçekler ortaya saçılır. Yoksa hiç bir siyasetçi, hiç bir bürokrat ortaya çıkıp bu ilişkileri dökmez, saçmaz.

Konuşulan konu Türkiye’de yeni de değildir. Çok eskiden beri var olan bir yapının ve konunun bir kez daha açığa çıkmasıdır. 1996 Susurluk kazası dönemini hatırlayalım. O zaman da böyle olmuştu. Bir kaza sonucunda siyaset-mafya ve bürokrasinin kirli ilişkileri, bütün hukuk dışı derin devlet adı verilen çalışmalar, failli meçhuller, cinayetler, kara para aklamaları, uyuşturucu trafiği, off-shore vurgunları, banka hortumlamaları, hepsi o zaman teker teker ortaya saçılmıştı.

Bu çeteler ve mafya ile can ciğer kuzu sarması olan, mitingler yapan kimdi?

Bugün videoları yayınlayan organize suç örgütü liderinden söz ediyoruz ya, can ciğer kuzu sarmasıydı bu iktidarla. 2015'te Rize’de Tayyip Erdoğan’a destek mitingini kim yaptı? O yaptı. 2017’de referandum için ‘evet’ mitinglerini düzenleyenlerden biri kimdi? Oydu. 2018’de Cumhur İttifakı’na destek veren kimdi? Oydu. Tam sayfa gazete ilanları verdi. Hangi gazetelerde çıktı bu ilanlar? İktidarın yandaş medyasında çıktı. Peki Suriye’de ÖSO'ya, iktidarın işbirliği yaptığı cihatçı gruplara yardım tırlarıyla kim destek gönderdi? En hayırsever iş insanı ödülünü hangi gazete ve medya grubu bu kişiye verdi? Bu kişinin iftar davetlerinin baş konuğu haline getirildiği organizasyonu hangi medya kuruluşları gerçekleştirdi? Bir tanesi Milliyet gazetesidir, öbürü Akit. İkisinin de arkasındaki gruplar bellidir. Peki, “akan kanlarınızla duş alacağız” lafını iktidarı desteklemek için söylerken kim sesini çıkarmıyordu? Erdoğan'ı eleştirip, çeşitli ifadelerle hedef alanları ‘bayrak direklerine asacağız’ diyen kişi kimdi? Buydu. Öyle değil mi, bütün bunları yaparken can ciğer kuzu sarması olan kişi bugün başka bir duruma geldi.

 ‘TAYYİP ABİ’ SÖYLEMİ MAFYANIN İKTİDARLA SICAK İLİŞKİLERİNİ GÖSTERİYOR’

 ‘Tayyip Abi’ diye hitap ediyor. Bu hitap şekli sıcak ilişkinin seviyesini göstermek açısından önemlidir.

Peki olması gereken neydi? Türkiye eğer bir hukuk devleti olsaydı, Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargı olsaydı, olması gereken iki gündür iktidar ittifakının yaptığı gibi tüm bu kirli iddiaların ve ilişkilerin arkasında durmak değil, yapılması gereken bunların soruşturulmasını ve araştırılmasını sağlamak olmalıydı. Ama Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargı olmadığı için, bu konuda bir adım atılamadı. İktidar ortakları dediler ki, biz bu düzeni böyle sürdüreceğiz. Yani iktidarın kafasında demokratik hukuk devletinin gereklerini yerine getirmek, hukukun üstünlüğünü sağlamak, evrensel demokratik hukuk ilkelerini işletmek gibi bir kaygı kesinlikle yoktur. Tek kaygıları iktidarın bekasını sağlamaktır.

“İKTİDAR KİRLİ İLİŞKİLERİN ÜZERİNİ ÖRTMEK İÇİN VATAN-MİLLET SÖYLEMİNE SARILIYOR VE MUHALEFETE SALDIRIYOR“

Bu iktidar bütün bunların üzerini örtmek için iki yola başvuruyor. Birincisi, vatan-millet söylemi ve ‘hedef Türkiye’ lafının arkasına gizlenmek; ikincisi, toplumsal ve siyasal muhalefeti, demokratik siyaseti hedefe koymak.

İktidar partisinin genel başkanının, Cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı konuşmada, Rize'deki linç girişimini, demokratik siyasete karşı linç girişimini savunması kabul edilebilir bir şey mi? ‘Bu daha iyi günleriniz’ diyerek toplumsal ve siyasal muhalefeti linçle, şiddetle tehdit etmesi demokratik siyaset açısından kabul edilebilir bir şey mi? Yani iktidar ortakları diyorlar ki, muhalefete; “sizi hiçbir yerde konuşturmayacağız, çalıştırmayacağız. Bu koşullarda seçime gideceğiz.”

Demokratik siyasete yönelik bu tehdit dilini kesinlikle reddediyoruz. Hiçbir muhalefet partisinin bu tehditler karşısında boyun eğeceğini ve mücadeleden geri duracağını düşünmüyoruz.

Cumhurbaşkanı muhalefeti tehdit etmiştir: Bundan sonra tek bir kişinin burnu kanarsa bunun sorumlusu Cumhur İttifakıdır

Şunu açıkça söyleyelim. Toplumsal ve siyasal muhalefete yönelik şiddet ve linç girişimlerinin tamamının, bundan sonra bir kişinin bile burnunun kanamasının müsebbibi bu iktidar ortaklığıdır, bu ittifaktır, Cumhur İttifakı’dır. Çok açık bir tehdit yapılmıştır. Tüm Türkiye bunu bilmeli, tüm dünya bunu görmelidir. Çok tehlikelidir. Bir siyasi partinin genel başkanı, Cumhurbaşkanı sıfatıyla demokratik siyaseti, toplumsal ve siyasal muhalefeti tehdit ederek, topluma linç girişimlerinde bulunma çağrısı yapmıştır. Siyasi rekabet yerine despotik ve mafyatik yöntemlerle iktidarı sürdürme anlayışını bir kez daha dile getirmiştir. Bu kabul edilebilir bir şey değildir.

“KÜRT HALKINA YÖNELİK SAVAŞLA BESLENEN ÇETELER VE MAFYA DÜZENİ BUGÜNKÜ SAVAŞ ORTAMINDA DA VARLIĞINI SÜRDÜRÜYOR”

1996 yılındaki Susurluk kazasından bahsettim. O dönemin mafya-bürokrasi ve siyaset ilişkileri içindeki aktörlerin neredeyse tamamı bugün iktidar ittifakının ortaklarıdır.

Yani 1000 operasyonun, beyaz torosların, 17 bin faili meçhulün planlayıcısı ve yürütücüsü olanlar, bugünkü iktidarın da ortaklarıdır aynı zamanda. İşte bu ortaya çıkmıştır. Biz bunu biliyorduk. Bunu söylüyorduk, ilk defa da söylemiyoruz. Ama bir kez daha görüldü ki, o dönemin aktörleri bugünün de aktörleridir. O dönemin genelkurmay başkanının ‘düşük yoğunluklu savaş sürdürüyoruz’ lafını hatırlatıyorum. İşte bu düşük yoğunluklu savaştan, kirli savaştan, Kürt halkına yönelik çatışma ve savaş politikalarından beslenen çeteler, mafyatik örgütler ve o ortamda büyüyen ve gelişen yapılar, bugün yine savaş ve çatışma ortamından, Suriye’den Libya’ya kadar olan savaş ve çatışma ortamından beslenerek ilişkilerini sürdürmektedirler.

Yani nerede bir savaş ve bir çatışma varsa, nerede Kürt halkına bir düşmanlık varsa,  orada bu çeteler, mafyatik yapılar kendilerini var ederler, filizlenirler, güçlenirler, iktidarla ilişkilerini geliştirirler. O gün kirli savaştan beslenenler, bugün de savaş ortamından beslenmektedirler. Çetelerle Kürt düşmanlığı ortaklığını o gün yapan da o dönemin iktidarıydı; sonra birbirleriyle çıkar çatışmasına sürüklendiler ve iktidar değişikliği yaşandı. Bugün de aynı şekilde çetelerle Kürt düşmanlığında ortaklık yapanlar, şimdi kendi içlerinde çıkar çatışmasını sürdürmektedirler. Bunu da bir kez daha vurgulamış olalım.

“SUSURLUK ARAŞTIRMA KOMİSYONU SAYESİNDE BİRÇOK GERÇEK ORTAYA ÇIKTI”

Sorunun çözümü nedir? Çok net söylüyoruz: Türkiye’de demokratikleşme, Kürt sorununun demokratik ve barışçı çözümü, hukukun üstünlüğünün sağlanması, yargının bağımsız ve tarafsız olarak bu tür kirli ilişkilere müdahale etmesi ve Meclis’in bu konuda üzerine düşeni yapmasıdır. Bakın 1996 yılında Susurluk kazasından sonra Meclis’te bir Susurluk Araştırma Komisyonu kuruldu. O dönemin kirli ilişkileri, o komisyonun yaptığı araştırmalar sonucunda önemli bir raporla ortaya döküldü. Devlet Denetleme Kurulu’nun hazırladığı bir rapor da vardı. Kirli ilişkiler o dönemde ortaya döküldü. Sonuç alınamadı, çünkü iktidar değişti ve kirli ilişkiler yeni iktidarla sürdürüldü.

“İKTİDAR BUGÜN ARAŞTIRMA KOMİSYONUNU REDDEDERSE, KİRLİ İLİŞKİLERİN ORTAYA ÇIKMASINI İSTEMİYOR DEMEKTİR”

Bugün biraz sonra Genel Kurul’da bir araştırma önergesi veriyoruz. Araştırma komisyonu kurulmalıdır. Meclis, aynı Susurluk kazası döneminde olduğu gibi, üstüne düşen sorumluluğu bugün de yerine getirmelidir. Sadece araştırma değil, soruşturma komisyonu da kurulmalıdır. Meclis bu konudaki sorumluluğunu yerine getirmezse ve vereceğimiz önerge iktidar partilerinin oylarıyla reddedilirse, bir kez daha bir gerçek ortaya çıkacaktır. İktidar bu kirli ilişkilerin hukuk içinde, demokratik siyaset içinde araştırılmasını, bir sonuca bağlanmasını, ortaya saçılmasını istememektedir. Bir kez daha bunu hep birlikte biraz sonra göreceğiz.

“HSK SEÇİMLERİ YÜRÜTÜLEN PAZARLIKLA BELİRLENDİ: BUNU KABUL ETMİYORUZ”

Son olarak değinmek istediğim konu şudur. Bağımsız ve tarafsız yargıdan bahsediyoruz. Türkiye’nin en önemli sorunu, yargıda tuzun kokmuş olmasıdır. Bunun en önemli nedeni, HSK’nin aslında bağımsız ve tarafsız bir yargı mekanizmasının  oluşmasını engellemesi ve siyasi saiklerle atamalar yapmasıdır. Önemli bir neden budur.

Dün Meclis’te kapalı kapılar ardında yapılan Millet İttifakı ve Cumhur İttifakı pazarlığı ile HSK yeni bir döneme adım atmıştır. İlk defa Meclis’te HSK seçimi yapılmıştır. Bu çok önemli bir şeydir. Olması gereken, liyakatın öne çıkması, siyasi aidiyetler ve siyasi bagajlarla hakim ve savcıların bu kurula seçilmemesi ve atanmamasıdır. Esas itibariyle liyakatın, demokratik evrensel hukuk ilkelerine uyumun ve hukukun üstünlüğünün ön plana çıkması gerekir. Ama ne oldu?

“MİLLET İTTİFAKI BÜYÜK BİR YANLIŞ YAPARAK İKTİDARIN ÖNÜMÜZDEKİ 4 YILDA YARGIDAKİ HUKUKSUZLUKLARINA ORTAK OLDU”

Maalesef, Millet İttifakı büyük bir yanlış yaparak, Cumhur İttifakı ile uzlaştı ve HSK'nin önümüzdeki dört sene içinde yargı mekanizmasında yapacağı tüm hukuksuz uygulamaların, yanlış uygulamaların ortağı oldu. Durum budur.

Biz bunu eleştirdik ve dün seçimlere bu eleştiriler çerçevesinde katılmadık. Bu konudaki eleştirilerimizi sürdüreceğiz. HSK’ye 11 kişi seçilecek ve atanacak. 4’ü Cumhur İttifakından geliyor, 4’ünü Cumhurbaşkanı sıfatı ile AKP Genel Başkanı belirliyor, etti 8. İki de Adalet Bakanı ve yardımcısını eklediğimizde 10. 13 kişilik kurulun 10 kişisi iktidar tarafındadır. Yani RTÜK'ten daha beter bir tablo ortadadır. Muhalefet bağımsız ve tarafsız yargı eleştirisini yapma ve önerisini sunma imkanını dünkü HSK’deki kapalı kapılar ardındaki pazarlığı ile elinden kaçırmıştır. Maalesef böyle bir şey yaşandı. Bu konudaki eleştirilerimizi bir kez daha dile getirmiş olalım.